08 Mart 2026 - Pazar

Şu anda buradasınız: / / Müslüman Toplumların Sorunları
Müslüman Toplumların Sorunları

Müslüman Toplumların Sorunları Porf. Dr. Mustafa Aydın

 

 

Maalesef günümüzde pek çok kavram gerçeği ifade etmiyor, öyle ki bir kısmı köşeli daire gibi paradoksal. Birileri tarafından kavramlaştırılmış ve dikte edilmiş bu kelimeler tabir caizse bedava bulunduğu için çoğu kişi tarafından hiç de düşünmeden düşünen de meramını anlatabilmek için mecbur kaldığı için kullanmaktadır, ki ben bunlardan birisiyim. Düzeltemesek ve doğrusunu kullanamasak da işin aslını bilmekte yarar vardır. Onun için de yazımıza bazı kavramların tashihi ile başlamakta yarar vardır. Üzerinde duracağımız kavramlar İslam dünyası ve Ortadoğu kavramlarıdır. 

 

Günümüzde başına bir İslam sıfatı eklenerek kullanılan pek çok kavram vardır. Halbuki İslam, ilahi bir sistem, İslam ile nitelendirilen bütün olgular sadece bir beşerî nispetten ibarettir. İslam devleti, İslam ekonomisi, vb. gibi. Aslında tüm bunlar müslümanın yapabildiği, çağına şartlara göre, bir kısmı İslam’dan, bir kısmı mevcut şartlardan alınmış ilkelerin bir açılımıdır. Bu sistem bir başka ortamda doğru sayılmayabilir, çünkü bu sistem İslam ile özdeş değil, bir dönemin gerçekleştiriminden ibarettir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu ettiğimiz dünya, İslam dünyası değil, müslüman dünya olmuş olur. Çünkü müslüman İslam’la özdeş değil, doğal olarak eksikli bir gerçekleştirimden ibarettir. Gerçi dünya kelimesi de harcı alem bir kullanıma sahiptir, simit dünyası, avize dünyası, eğlence dünyası gibi sanki her şeyin bir dünyası vardır. 

 

İnsanlarla ilgili ırk, din, cins, vb. gibi özelliklere dayalı grupsal veya kategorik alanlar İslami dilde alem olarak nitelendirilir. Kur’an, Fatiha suresinde böyle bir ifade ile başlar. Hamd ’in yegâne sahibinin “Bütün alemlerin Rabbi” Allah olduğu buyrulur. Alem cansız gök cisimleri, gezeğenler değil, insanlar alemidir ve Allah sadece müslüman aleminin değil, inanmasalar da inkarcılar aleminin de Rabbidir.  Dolayısıyla da konumuzdaki ifadenin doğrusu Müslüman aleminin sorunlarıdır. Yurtları da ağırlıklı olarak yer aldıkları doğunun ortası değil, dünyanın ortasıdır.

 

Müslümanlar, dünyanın değişik yerlerinde yaşamakla birlikte müslüman dünyası dendiği zaman Orta doğu akla gelmektedir. Orta kavramı doğru olmakla birlikte bir dönemlerin aktif sömürgecisi İngiltere’sinin uydurduğu Doğunun ortası anlamında “Ortadoğu” kavramı doğru değildir. Çünkü küre bir varlıkta doğal bir doğu-batı yoktur, bu birilerinin durduğu yere göredir. Buna göre yön bağlamında eğer kıta aşırı Amerika Batı olarak (ki uzun bir süredir öyle gözüküyor) esas alınmış ve şu anda da kullanıldığı üzere, Çin, Endonezya, Japonya, vb. uzak doğu ise, bugün Ortadoğu denen yer yakın doğu, Avrupa da doğunun tam kendisi olmuş olur. Ama Ortadoğu bu anlamda kullanılmamaktadır. Yani bir orta var doğunun batısı yok, Batı dünyanın batısı olarak görülüyor ve tabi Ortadoğu doğru bir anlam ifade etmiyor. 

 

Aslında doğu nitelemesini hesaba katmazsak “orta” kelimesinin gerçek dünyada yerinde kullanılmış bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu orta oluş doğunun değil, eski dünyanın ortasıdır. Eski dünyadan kastımız Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının oluşturduğu geniş bir dünya coğrafyasının ortasıdır. İbrahimi dinlerin asıl vatanı olan orta dünya. Her yere peygamber gönderilmiş ve daha önemlisi Haniflik toprağa bağlı bir inanç sistemi olmasa da İbrahimi dinler olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın ana vatanıdır. Müslümanların ağırlıkta olduğu bu orta yer, yaklaşık 10 milyon KM2'yi bulan (ki Avrupa kıtası civarında) bir yüzölçümüne sahip, üzerinde 13 ü Arap 18 ülkenin yer aldığı ve yaklaşık bir milyar insanın yaşamakta olduğu bir yerdir. İsrail’in dışında bu ülkelerin hemen tamamı Müslümandır.

Başlığı verilen konuyu işlemek için en azından şu sorulara asgari bir cevabın verilebilmesi gerekir: 

1- Müslüman ülkelerin sorunlarının Batı kökenleri.

2- Terör Örgütleri

3- Sömürgecilere bağımlılık 

4- Ümmet bilincinden yoksunluk  

5- Müslümanların başsızlığı

Sonuç olarak 

 

1. Müslüman ülkelerin sorunlarının Batı Kökeni

 

Osmanlı en düşkün olduğu son zamanlarında bile İslam dünyasının hamisi idi. Batılılar, müslüman ülkeler üzerinde gönüllerince hareket edebilmek için 19. Yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlıyı yok edebilmek için yoğun bir faaliyet gösterdiler. İçerideki işbirlikçileriyle Osmanlıyı yok etme çabası, tarihsel misyonunu bitirmek ve mesela kendi topraklarının dışında hiçbir yer ile ilgilen(e)meyen ve dolayısıyla da sömürgeci Batının önünde engel oluşturmayan ülkeler haline getirmekti. Tabi bu planın hedefinde de öncelikle Türkiye vardı, bu planı da başarıyla gerçekleştirdiler. Son zamanlarda sırf yüreğimizi yakan Gazze değil, Asya’nın en doğu ucundaki Doğu Türkistan’dan Afrika’nın en batı ucunda Moritanya’ya kadar her yerde sorunlar yaşanıyor; Keşmir, Myanmar, Ortadoğu ve Afrika’dan pek çok örnek verilebilir. Afrika’da, Sudan ve Somali ve hatta sınırımızdaki Suriye’de ne işimiz var diyenler sömürge artıklarıdır. Hele şükür bunların itirazlarına rağmen Türkiye misyonunu hatırlayıp yerine getirmeye çalışıyor. 

Ortadoğu’nun Müslüman ülkeleri bir yüz yıl sonra hala ciddi sorunlar yaşamaktadırlar. Mesela hala bir gizil mandacılık sistemi ile yönetilmektedirler. Her geçen gün ABD’ye bağlılıkları daha bir artmakta, İsrail de burada önemli bir görevi yerine getirmektedir. Batı temsilcisi ABD, sadece Filistin’i tekrar ayağa kaldırılacak bir ülkü olmaktan çıkarmakla kalmıyor, bütün ülkeleri bir baskı altında tutuyor. İsrail’in çevresindeki bütün ülkeleri tacizi İsrail düşmanı olmaları veya arzı mev’ud idealine bağlı olarak o topraklar da benim, ben buraları elinizden alacağım, bilesiniz” mesajı vermek için değildir, İsrail’i kurgulayanların böyle bir mesaj vermeye ihtiyaçları yok, fırsat buldukları zaman gelip alırlar. İşin gerçeği İsrail’in şimdiki öncelikli görevi, Ortadoğu’daki bütün ülkeleri ABD’ye daha bir bağımlı hale getirmektir. Hiç de bir düşman olarak görmedikleri İsrail’in hesap dışı saldırılarına karşı tedarikli olmak bunun için de ellerindeki petrol paralarıyla ABD’den silah almak mecburiyetinde bırakmaktır. 

 

Bu yargımızı doğrulamak için elimizde yeterince belge vardır. Mesela bölgenin Suudi Arabistan, Mısır, gibi önde gelen ülkeleri ABD’den kullanımı sınırlı füze satın alma bağlantıları yapmaktadırlar. Bu komedi görüntülü oyunda ABD yönetiminde bir trajedi yaşanıyor. Sözüm ona ABD bu ülkelerin hepsine lojistik destek veriyor. Mesela şu sıralarda Mısır, 4.5, Suudi Arabistan 3,5 milyar dolarlık füze bağlantısı yapmış bulunuyorlar. Tabii ki söylememize gerek yok bu füzeler izin verildiği kadarıyla kullanılacaklar. Şimdi pek kullanılmayan manda yönetimi de budur. Manda bir ülkenin, uluslararası bir örgütün veya güçlü bir devletin kontrolünde yaşaması halidir. Türkiye de 1950’ye kadar İngiliz, 1950’den 2002 ye kadar bir tür ABD mandası idi. Şimdilerde Türkiye’nin üzerinde yoğun olarak durulmasının sebebi de bu sistemden çıkmaya çalışmasıdır. Esasen tüm güler yüzlü diplomatik ilişkilerin gerisinde bu somurtkan siyaset hep var olacaktır.

 

2000’li yıllara geldiğimizde şu anda batının yaptığı en belirgin şeylerden birisi Rusya, Çin ve Hindistan gibi nüfusu ve coğrafyası büyük ülkeleri atlayarak Türkiye başta olmak üzere çoğu Müslüman o eski müttefik ülkeleri kendi safında tutmaya çalışmasıdır. Bu, bir kontrol altında tutma çabasıdır. Bu politikanın öncelikli hedefi Türkiye’dir. Türkiye kendi savunma sanayiinde önemli bir mesafe kat etmiştir. 1964 Kıbrıs çıkartmasında, ABD vermediği için elinde tanksavar silahı bulunmayan Türkiye artık pek çok silahını kendisi üretmektedir. Son on yıl içinde 39 gemi, helikopterler ve insansız hava araçları ve uzun menzilli kara silahları üretmiştir. Yakında uçaklar devreye girecektir. Sözün kısası şimdi ABD’yi masaya oturtabiliyorsa arkasında bu etkinlikler vardır. Bunlara söyleyecek bir sözü bulunmayan ABD, S400 ler gibi dışarıdan aldığı savunma silahlarını sorun edinmekte ama bir sonuç alamamaktadır. Bu süreçte Türkiye de blok dışı bir güç haline gelmektedir. Eğer Batının taşeron terör örgütlerinden yakasını kurtarabilirse bu sürecin önünde hiçbir engel kalmayacaktır. 

Müslüman ülkeler koruyucularını kırmamak. Batılı ülkeler ise beklediği sonucu görmüş olmanın mutluluğundan dolayı bir tavır koymamaktadırlar. Yani Batı artık maşaları varken bu tür olayların içine bizzat kendisinin girmesi gereğini duymuyor. Sömürü biterse kendisinin yaşayamayacağını, daha da kötüsü tüm insanları ve özellikle müslümanların (dillendirmeseler de) kendileri gibi düşünerek (Bernard Lewisin dillendirmesiyle) intikam alınacağını var saymaktadırlar. Onun için de müslüman ülkelerin önünde sürekli engeller oluşturmaya çalışmaktadırlar. 

 

2. Terör sorunu

Zamanımızın önemli bir sorunu olan terör genel olarak modern bir üretimdir ve dolayısıyla geçmiş yüzyılların haramiliğinden (yol kesiciliğinden) farklı bir şeydir. O zaman ki haramilerle Yüz yüze gelebiliyordunuz ve derdinizi anlattığınızda bunu anlayışla karşılayacak insani bir çizgileri vardı. Çoğu kere toplanıp reisin önüne getirilen mallar konusunda sahipleri son bir kez dinleniyor, karar veriliyordu. Bu olaylardan birisini yaşayan Gazali, öğrenci olduğunu söyleyince harami reisi eşyalarının kendisine geri verilmesi emretmişti. Hatta ders notlarını gören harami reisinin Gazali’ye hoş bir tavsiyesi de var: “Çocuğum sen bu bilgileri haramilerin el koyamayacağı şekilde kafana koy”. Bu günkü çağdaş haramilerin böylesi insani bir damarı yok, Malını elinden aldıktan sonra sahibini de öldürebilir. Vakıa 16. Yüzyılda Batılı sömürgeciler Afrika’yı yağmalamaya geldikleri zaman yerliler, bunlar Tanrı misafiridir diye yemek ikram etmişler, yemekten sonra bu yağmacılar teşekkür olarak (!) ev sahiplerini kurşuna dizmişlerdi. 

Terörist her yerde var, ama maalesef İslam dünyası tabir caizse bu konuda çok zengin. Bunların büyük bir kısmı sömürgecilerin üretimi, Müslüman ülkelerin başı dertten kurtulmasın diye oluşturulmuştur. Şu anda en etkin terör örgütlerinden birisi olan DAEŞ bir ABD teşkilatıdır. Trump ilk başkanlık döneminde “DAEŞ’ı ABD üretti, ama bu örgütün arkasında durmayabiliriz” demişti. ABD’nin üstündeki asıl iktidar seçkinleri, aşağıdaki bu sözü söyleyen bir siyaset seçkininin dediğine diyeceğine pişman etmişlerdi. Ama gel gör ki bu ikinci iktidar döneminde de güya Trump’ın hedefindeki asıl düşman bu ABD düzmecesi DAEŞ örgütüdür. Çünkü DAEŞ ABD’nin Ortadoğu ülkelerine iyi bir müdahale gerekçesidir. 

Asya ve Afrika’nın Müslüman ülkelerde adı teröristliğe çıkmış örgülerin en meşhurları şunlardır: 

El-Kaide: geniş çaplı, radikal, silahlı bir İslam örgütüdür. 

DAEŞ, hilafeti yeniden kurmak iddiasında, hayli katı bir örgüttür. 

Ensar örgütü, başta Libya olmak üzere değişik İslam ülkelerinde faaliyet gösteren radikal bir örgüt.

EŞ- Şebab (el-Mücahidin). Somali merkezli Mücahit Gençler Örgütü.

Daru’l-İslam: Endonezya merkezli bir teşkilattır. 

Husiler: Yemen’de Şii ağırlıklı, İran destekli, Sünni karşıtı, gerektiğinde katliamdan çekinmeyen bir örgüttür. 

 YPG: Suriye’de silahlı ayrılıkçı taşeron bir örgüttür. Suriye’nin önemli bir sorun kaynağıdır. 

Boko Haram: Çad, Nijer, Kamerun ve Malide İslamcı üyelerden oluşan radikal bir gruptur. 

FETÖ: İzmir’de Fetullah Gülen tarafından kurulmuş taşeron bir örgüttür. 

Bu örgütlerin hemen önemli bir kısmı sömürgeci Batılılar tarafından kurulmuşlar ama üyelerinin tamamına yakını Müslümandır. Bir zamanlar, FKÖ örneğinde olduğu gibi Marksizm’i savunanlar ve aralarında Batıdan gelip katılmış akıl hocaları vardı. Ama şimdilerde aralarında ne yabancı ideolog ve ne de çatışmacı eleman vardır. Yani elemanları Batıdan gelmediği gibi davaları da bir Batı ideolojisi değildir. Tabii ki düşmanları da Batılı sömürgeciler değil, kendi yönetimleri ve toplumlarındaki kendileri gibi düşünmeyen müslüman gruplardır. İhtiyaç duyduklarında bu müslümanları Allah rızası için (!) (tabi kafir niyetine) öldürebilmektedirler. 

Maalesef müslüman toplumlarda esaslı bir bilinç düşüklüğü yaşanmaktadır. Değişik Müslüman ülkelerden gelip mücadeleye katılanlarda da İslam düşüncesi fevkalade yetersizdirler. Cihadın en makullarından birisi olan Afganistan-Rusya mücadelesine katılmış ve daha sonra bir hazır kuvvet olarak farklı yerlere gitmiş bir grup Türk mücahit ile konuşmuştum. Sorularıma tatmin edici bir cevap alamamıştım. Ama birisi bana çok manidar bir şey söyledi “Hocam, biz sizin söylediklerinizi düşünebilseydik hiçbir cihada katılmazdık. Allah inşallah yaptıklarımızı eksiğiyle yükseğiyle kabul eder. Yaptıklarımızdan dolayı vicdanımız rahat”. “Amenna, benim de buna bir itirazım yok” dedim. 

Müslüman ülkelerdeki terör hareketleri ilginç bir paradigmaya dayanır. Osmanlı tasfiye edildikten sonra Batılıların da yardımıyla siyasal birlikler (güya devletler) oluşturuldu. O bölgeden gözlerine kestirebildikleri birisini, bulamadıkları yerlerde de dışarıdan güven duydukları adamlar getirip bu devletçiklerin başına geçirdiler. Mesela Suud’u Arabistan’ın başına kral yaptılar. Başarısı samimiyeti ne olursa olsun Suud, Arabistan çölündeki yüzlerce klandan birisinin başkanıydı. Başta İngiltere olmak üzere, kritik konumda olan İran’a da bir seri iktidar kavgalarından sonra (1925 de) Asker kökenli Rıza Şahı devletin başına getirdiler. Rıza Şah ve ülkesi İran, Mustafa Kemal ve ülkesi Türkiye’ye büyük benzerlikler gösterir. Şah da seküler/laik, geleneksel kültüre karşı, hayranı olduğu Batı kültürünü her haliyle İran’da egemen kılmak isteyen bir yöneticiydi. 

Şah, cumhura inmeyen bir Cumhuriyeti ilan etmek istiyordu, ama buna muvaffak olamadı, onun için de kullanamadığı Cumhurbaşkanı sıfatının yerine eski bir geleneğe bağlı olarak Şah nitelemesiyle yetindi. Batıya yaranmak için İsrail yanlısı bir politika izledi. Kendini daha bir güvende olduğunu hisseden Şah, 1936’dan itibaren Türkiye’de yapılan örtünme, medrese eğitimi vb. gibi bütün devrimleri yapmaya kalkıştı.  Tüm diktatörler gibi halkı tatmin edecek bir yönetimde bulunamadı. Çok karışıklıklar yaşandığı için de 1941 de yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’yi geçirdi. Şah Rıza Batılılarca kaçırıldı ve 1944 de Güney Afrika’da öldü. Oğlu Rıza Pehlevi’nin iktidarına ise 1979 da Humeyni devriminde son verildi, bir yıl sonra Mısırda kanserden öldü. 

Bu uydurma yönetimler Müslüman toplumlar ili bir türlü anlaşamadı. Çünkü halk ile anlaşsalar Ba ile anlaşamayacaklar ve iktidarlarından olacaklardı. Mevcut yönetimler iktidarlarını sürdürebilmek için sömürgecilerle iyi geçinmeleri gerekiyordu. Onun için de tebaalarının başta din olmak üzere en azından kayıtsız kaldılar. Onun için halk örgütlenip öncelikle yönetime karşı bir mücadele verilmesi gerektiği kanaatine vardı. Yukarıda isimlerini verdiğimiz örgütlerin hemen hepsinin bir cihat örgütü vasfında olmalarının sebebi de budur. Nev ar ki bu mücadeleler bilinçsizce yapılmakta ülkelerinin işi daha da zorlaşmaktadır. 

 

3. Sömürgecilere bağımlılık

Müslüman ülkeler iki yüzyıla yakın bir zamandır ekonomik, sosyal, siyasal ve hatta dini alanlarda açık veya gizil bir sömürge hayatı yaşaya gelmişlerdir. Açık sömürgelikten kastım daha sok siyasal ve ekonomik, açık olmayan (gizil sömürgecilikten kastım ise özgürce (!) yaşandığına inanılan kültürel sömürgeciliktir. Hemen bütün İslam ülkeleri derecesi farklı olsa da Sömürgeciliğin bu iki tipine de örnek verilebilir. Mesela Suudi Arabistan gibi ülkeler korunup kollandıkları inancıyla sömürgeci ABD’ye büyük ödemeler yapmaktadır. Esasen Amerika paraya ihtiyaç duydukça bu ülkelere koruyup kollama gerekçesine bağlı olarak bilvesile salma yapmakta ve ciddi paralar almaktadır. Kısa bir süre Suudi Arabistan’ın ödemesi belirlenen miktar 600 milyar dolardır. 

Onun için de Batı bu siyaset sahasında bir sorun yaşamamaktadır. Çünkü yöneticiler iktidarlarının onlara bağlı olduğunu düşünmekte ve tabi yine de egemen bir devlet olduklarına inanmaktadırlar. Halbuki bu bir tür manda yönetimidir. Manda yönetimi bazı az gelişmiş kabul edilen ülkeleri, kendi kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip, bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar uluslararası kuruluşlarla büyük devletlere verilen yönetme yetkisidir. Birinci dünya savaşından sonra oluşturulan bu sistem öyle uluslararası bir karara göre değil, dün de bugün de bir emperyalist sömürgecilik sistemine bağlı olarak işlemektedir. Ancak düşük bir iş olduğu için manda kelimesi kullanılmamaktadır. 

Sömürgeciliğin ikinci tipi kültüreldir ve belki de bu işin en kötüsü budur. Çünkü kültürel sömürgecilik siyasal baskılardan uzak özgürce (!) yaşanan bir süreçtir. Gizil bir baskı altında gerçekleşir, ona uymak zorundasınız, yoksa modern olamazsınız, Allah muhafaza (?) ilkel kalırsınız. Bu hayat standartlarının karşısına yerleştirilen yerli/milli ve özellikle İslami kurallar kendilerinden kurtulunması gereken utanılası şeylerdir. Bu gizil baskıya sosyal bilimlerde hegemoni denir. Kendisine ve toplumuna ait kültürü sadece esaret saymaz, karşı kültürü yaşamamayı büyük bir eksiklik sayar. Bu işin meşruiyet maskesi ise modernliktir. Bu ortamda insanlar Modernliğin gerçek anlamını bilmez, her şeyin en güzelinin modernite içinde olduğunu düşünür, modern deyince gözlerinin içi güler. 

Varlıklı ve gezmeyi seven bir tanıdığım bana Körfez Ülkeleri’ne yaptığı bir seyahati anlatmıştı: “Hocam, görmelisiniz, harika yerler, çok modern caddeler, sokaklar, parklar, Amerika’da bile bulunmayan körfezde yüzen 7 yıldızlı oteller, şimdiye kadar yapamadık ama inşallah bundan sonra yaparız” demişti. Peki de ellerindeki petrol gelirleriyle ABD’ye jandarmalık ücretini fazlasıyla ödeyip bohemce yaşamanın dışında ne yapıyor bu körfez ülkeleri, taşıdıkları müslüman etiketiyle tarihsel ve güncel hangi misyonu temsil ediyorlar.    

Kıza bir süre önce Ortadoğu’da özellikle Suriye ve İran’da incelemelerde bulunan bir başka dostum bana şu bilgileri aktardı: “Suriye’den umutla döndüm, İslami duyarlılıkları yerinde, o hengamenin için bir müslümanın taşıması gereken tarihsel misyona sahipler. Türkiye’ye büyük bir sevgi besliyorlar, bunun sebebi sadece en sıkıntılı günlerinde kendilerine kapılarımızı açmamız değil, çünkü kendilerine kapılarını açan başka ülkeler yok değil, ‘Türkiye bunu bir tarihsel misyon olarak yerine getiriyor, elinden geldiğince İslam dünyasına kol kanat geriyor’ diyorlar. Ama İran’dan büyük bir sükutu hayalle döndüm. Mollaların temsil ettiği yönetim ile yönetilen halk birbirinden kopmuş. Ortadoğu’da mollalar mezhepçi politikalarla uğraşırken halk, ekseninden çıkmış. Genelde İran halkının şu andaki sorunu Molla yönetiminden kurtulmak. Bunun için İsrail’den bile medet umuyorlar. Yanlış politikalar yüzünden halk İslam karşıtı hale gelmiş, geniş bir kesimi ciddi bir Şii bile değil”. 

Konum bakımından benim burada asıl üzerinde durmak istediğim nokta modern kültür hegemonisinin geldiği yerdir. Geniş bir kesim, bu hegemoninin bir sonucu olarak İslam ile mücadele eder hale gelmiş, yönetici mollalar başörtüsü örneğinde olduğu gibi, tarzında eksiklik olsa bile ilkece doğru olan kararlarını geri almakla meşgullermiş, bizdeki laik Kemalist yobazlık örneğinin tersi bir uygulamayla kadınlar devlet kurumlarına başörtülü gelecekler, sokaklarda ve (Demirel’in ifadesiyle) evlerinde (!) başlarını açabileceklermiş. Bilgi sahibi arkadaş şimdi büyük caddelerde birçok kadın sadece başı açık değil, oldukça kıçı açık, örnek alınan Batı dünyasında da pek görmediğimiz bir şekilde göğüsler ve dudaklar yapay olarak şişirilmiş halde dolaşmaktadırlar.

İşin daha ilginç tarafı sömürgeciliğin işlevsel hale gelmesidir. Pek çok yerde halk ile sömürgeciler arasında yadırganmayan zorunlu bir bağ oluşmuştur. Mesela Afrika’da ön planda gelen ülkelerden birisi olan Tunus bunun tipik bir örneğidir. Fransız sömürgeciliğini yaşaya gelmiş Tunus’un dağlarında çobanlık yapan birisi ana dili olan Arapçadan daha iyi Fransızca konuşmaktadır. Tabi burada yadırgadığım taraf bir yabancı ülkenin dilini bilmek değildir, nasıl kök salıp işlevsel hale geldiğidir. Burada sömürgecilik bambaşka bir hal almış, sömürgecinin şartları Tunuslu insanın doğal hayatının bir gereği haline gelmiştir. Bu çoban yarın Fransa’da veya Tunus’ta bir Fransız’ın iş yerinde (özellikle otomotiv sanayiinde) çalışacaktır. Burada lazım olan ilk şey de onun ana dili olan Arapça değil, sömürgecinin dili olan Fransızcadır. 

Tunus’ta devlet dairelerinin tabelalarındaki ilk ismin Fransızca olduğunu görünce hayret etmiştim. Fransızcanın altında kurumun Arapça adlarının konulması yakın bir geçmişti, uzun tartışmalardan sonra, şu anda hapishanede yatmakta olan Gannuşi’ lerin girişimiyle olmuştu. Yani dil bağlamında Başkent Tunus’u, bir Fransız şehri olarak görürsünüz ve tabi işin kötüsü bu durum artık Tunus insanı tarafından yadırganmamaktadır. İslam topluluklarının büyük bir kısmının ortak dili olan Arapça tabir caizse sallanmaktadır. Elbette müslüman Fransız, günlük hayatında Fransızca kullanır, ama bu dil İslami iletişimde bir ümmet dili görevini yapamaz. 

 

4. Ümmet Bilinci yoksunluğu 

Bana göre müslümanların en önemli sorunlarından birisi ümmet bilincini yitirmekte oluşlarıdır. Ümmet, bir akılsız güruhun sandığı gibi çağdışı bir inanç ve düşünce değildir. İnsanların mensubiyet duygusuyla bağlı bulunduğu (fiziksel değil) imanî, kategorik grup yapısıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun bir müslümanın kendini önce müslüman olarak görmesi ve buna göre konumlandırma işidir. İşin daha önemli tarafı ümmet yalnızca din ekseninde oluşmaz. Kur’an’da “Kuşlar da bir ümmettir” buyrulmaktadır. Hepsi beraberce uzarlar ve konarlar, aynı yolun yolcuları olarak birlikte hareket ederler. Birbirlerine düşmanlık beslemezler. Yine Kur’an’a göre “Müslümanlar da tek bir ümmettirler, birbirlerinin üzerine şefkat kanatlarını indirirler, ama bu ümmete diş bileyenlere karşı da şiddetli davranırlar”. Müslümanlara karşı olan bir güçle iş birliği yapmak, onun değirmenine su taşımak, İslam ümmetinden olmamak anlamına gelir. Maalesef günümüz İslam toplumlarında aydınların önemli bir kısmı ümmet dışıdırlar. Kişisel olarak namaz kılıp oruç tutmak gibi ibadetlerde bulunmak bu ümmetten birisi olmak için yeterli değildir. 

Şu gerçek hatırdan çıkarılmamalıdır. İslam’da yapılması gereken bazı işler vardır ki bunlardan, bir kişi değil bütün bir müslüman toplum sorumludur. Yani bu iş topyekûn ümmetin üzerine yüklenmiştir. Sosyal bilimlerde kişisel olmayan bu tür görevlere toplumun, varlığını sürdürmesini sağlayan görevler anlamında “toplumsal misyon” denmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki söz konusu misyonun iki tipi vardır: Güncel ve tarihsel misyon. Güncel misyon toplumun kendi varlığını sürdürmek için gösterdiği gayretler, girişimlerdir. Bir dış saldırıya karşı kara, hava, deniz araç ve gereçleri üretmek bir önemli güncel misyondur. Tarihsel misyon komplike bir iştir, zaman içerisinde başta din olmak üzere, kültür, tarih, ahlak, coğrafi konum, vb. bileşkesinde ortaya çıkmış bir olgudur.

Müslüman toplumu (Ümmet), sadece gününü yaşayan, tarihsel misyonsuz bir varlık olamaz. Tarihte müslüman bir toplumun misyonunu en iyi yerine getirme örneğini Osmanlı vermiştir. Osmanlının Batı sömürgecileri tarafından tasfiye edilmesinin sebebi de bu misyonu yok etmekti. Türk toplumu verdiği mücadeleyi Osmanlıyı ve özellikle onun temsil ettiği tarihsel misyonunu kurtarmak için yapmış ise de sonuç olarak bunda başarılı olamamış, bu insani ideal elinden alınmıştır. Bu mücadeleden arta kalan ise bir devletin bulunmasıdır ve devletteki bu boşluk zaman içerisinde doldurulacaktır. Çünkü daha yüzeysel olan toplumsal bilinçler sarsılır, ama kaybolmayan toplumsal hafızalar zamanla ortaya çıkar. 

Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılı, Osmanlı sonrasında mevcut toplumun sosyal/kültürel bir varlık olarak yeniden inşasında öncelikle tarihsel misyonun bir dışlama süreci olmuştur. Görev anlamına gelen misyon kavramıyla anlatmak istediğimiz şey fiziksel ihtiyaç ve çıkara dayalı yaşantının ötesindeki beşerî/insani işlerdir. Bu asli görevi ahlakta toplayabiliriz. Ahlakın temel esprisi de sırf kendisi için değil,

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul