İnsan, ruh ve beden olarak iki bölümden oluşur. Beden bu dünyaya aittir. Zeka, el, ayak,
kulak, dil, göz ile iş yapar. Fakat bunların hareketini bilinçli olarak hareket ettiren kalptir.
Ragıp el İsfahani, “kalp komutan, beden ise ona itaat eden askerdir”, der.
Akıl, irâde ve vicdan kalbe ait vasıflardır. Gözün, dilin ve elin, aklı, iradesi ve vicdanı yoktur. Dolayısıyla beden kontrollü olarak kalbe itaat eder.
Kalp iman, İslam, teslimiyet, tevekkül, ihlas, ihsan, takva üzere ise, beden ona göre hareket edecektir. Kalp, şirk, küfür, nifak, hased, kibir, riya üzere ise, beden de ona göre hareket edecektir. Hastalıklı bir kalbin bedeninde iyilik çıkıyorsa bu nifak, iki yüzlülüktür. Yani münafıklıktır. Kalbinin taşımadığını bedeniyle ortaya koyuyordur.
Kâfir, kalp hastalıklarını gizlemezken, münâfık bu hastalıklarını gizler. Küfür, kalben hak
olanın üstünü örtmektir. Münâfık, kalben gizlediğini de insanlardan gizlemekle hem kalben
hem de bedenen hakkın üstünü örtüp gizler.
Küfür, kitabın bildirdiği hakkın üstünü bâtıl olan ile örtmek, hak yerine bâtıla tabi olmaktır. Şirk, küfür ve nifak birer kalp hastalığı olduğu gibi kendini gösterme, bilinip tanınma çabası olan riya, verilenlerle kendini verilmeyen insanlara karşı üstün gören kibir, Allah’ın bir kula takdir ettiği nimetleri çekemeyen, ona yakıştıramayan kişideki hased, insanların gizliliğini araştırma olan tecessüs, iftira, yalan, dünyaya aşırı bağlılık, dünyalıkları ahiretin önüne geçirme, aşırı hırs, kin, ahde vefasızlık, sözünde bilinçli durmama, yalan, lakap takma, alaylı konuşma, ilişkiyi tamamen kesme, konumunu ve görüntüsünü hafife alma, insanları mallarıyla değerlendirme, dine bağlı olana değilde, malı, makamı olanlara aşırı hürmet, sevgi ve saygı gösterme, gibi vasıflarda birer kalp hastalığıdır. Aslında bu hastalıklar kâfirin ve münâfıkın birer vasfıdır.
Bedenin yaratılışı (Halaka) kelimesiyle bildirilirken, ruhun yaratılışı ise (Hulika) kelimesiyle bildirilmiştir. Ahlak kelimesi, hulk kelimesinden türemiştir. Yani ahlak kalbin içeriğini, vasıflarını bildirir.
İman, İslam, yani teslimiyet, ihlas, ihsan, takva, sabır ahlakın içine girdiği gibi, şirk, küfür, hased, kibir, riya gibi vasıflarda ahlakın içine girer. Aslında kalbin bütün halleri ahlakın konusudur. Oysa, şirk ve küfür Allah’a karşı ahlaki bir hastalık iken, hased, kibir, riya, alaycılık, lakab takma, yalan, iftira, gıybet, gizliliği araştırma olan tecessüs gibi hastalıklarda, insanlara karşı yapılan ahlaksızlıktır.
Mü’minler, haseti, kibri, riyakarlığı, tecessüsü ahlaksızlık görmedikleri veya öyle tanımlanmadığı, söylenmediği için yahut hafifleterek, ahlaki değil, diyerek rahat yapabiliyorlar.
Ahlaksızlık demek itici, sert, onur kırıcı görüldüğünden söylenmiyor olabilir. Müslümanın gizliliğini araştırmak, konuşup yaymak, kınama birer ahlaksızlıktır. Yani, kalbin kötü bir hali, hastalığıdır.
Birincisi, bunu Allah’ın bir yasağı, haramı görememek, kendine yakıştıramamak, farkında olmamak, ahlaksızlık görememek, ahirette hesabını vereceğini düşünmemek, yaptığının yanlışlığını fark edememek, şeytanın aldatmasına kapılmak, kalp hastalıklarının yasakların ilk başında geldiğinin farkında olmamak, bu vasfın mü’minlerin arasını bozacağının tam farkında olamamak gibi nice sebeplerle, Rabbimizin kitabında mü’minlere haram kıldığı bu yasaklar işlenir. Biz hased edene, kibirli olana, müslümanın hakkında konuşana, yapılanı yayana ahlaksız demediğimiz için bunlar rahat yapılır oldu. Kur’anda bildirilen yüz yirmi civarında yasağı hafife alan, uymayanın ahlaki problemi vardır.
Kalpte hastalık varsa, şeytan o hastalık üzerinden kalbe girer. Kalpte hastalığın türü ne kadar çok ise, şeytana o kadar yer açılacaktır. Kötülük durdurulmaz ise, kişinin kalbi daha da bozulacağı gibi, kardeşlikler, beraberlikler, komşuluklar, akrabalıklar zaman içinde bozulacaktır. Rasulullah (s.a.s.) “Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin, onada gücü yetmiyorsa kalben buğz etsin. Bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim) Bu din, kötülük kalpte ve toplumda yayılmasın diye onu durdurmayı emreder.
Kalp hastalığı olan hasedinden, kibrinden ve riyakarlığından kaynaklanan tecessüsünü,
yalanını, iftirasını, gıybetini gündeme alarak birçok kişiyi onlara ortak eder. Bunlar konuşulup
yayıldıkça, olan sadece kardeşliklerin bozulması, birliğin dağılması, zayıflaması olmayacaktır.
Allah’ın sınırını aşmak, haram kıldıklarının hafife alınması gibi başka problemlere sebep olacaktır. Sorunu durdurmak için onu önce sorun olarak görmek gerekir.
Onu Allah’ın yasaklaması durduramıyorsa, o kişinin kalp hastalığı, yani ahlaki problemi
vardır ve tehlikelidir.
Hased, kibir, riyakarlık sadece yapanın sorunu değil, onunla irtibatlı olan herkesi etkileyecektir. Bu hastalığı olan ve bunu kullanan kişi, yaptıklarına merhamet
edemez, sevgi besleyemez, ilgi ve ilişkiyi devam ettiremez, gündemini onlarla doldurur.
Konuşmasının konusu yapar, insanlarında ondan uzaklaşmasını ister ve anlatır. Haset ettiği,
gizliliğini araştırdığı kişi hakkında her yerde konuşarak bulunduğu ortamı gıybet mekanına
dönüştürür. Bu hastalığını mescitlere ve sohbet ortamlarına taşır. Bu ahlaksızlığın ilerlemiş
halidir. Allah’a boyun eğilecek mescidleri dahi gıybet, iftira ve yalan ortamına çevirmek mü’minlerin vasfı olmadığı gibi, bunları konuşanların susturulması gerekir. Susturulmayanın, ses çıkarılmayanın ortağı olunur.
Niceleri bu kalp hastalıklarının, ahlaksızlığın içeriğini tam bilmediklerinden, farkındalık oluşmadığından, yaptıklarını düşünmediklerinden, hatta bunu konuşmayı, yaymayı vazife, dindenmiş gibi görmelerinden dolayı yapmaya devam ederler.
Allah’ın bir kula, hatta bir mü’mine takdir ettiği malı, ilmi, makamı, tecrübeyi, aileyi, atı, arabayı, evi, işi bir mü’mine yakıştıramayan, çekemeyen, bundan dolayı hırs ve kin duyup,
gıybet eden, onun gizliliklerini araştırıp konuşan kişinin kardeşliğinden, akrabalığından ve
komşuluğundan kimseye bir hayır gelmeyecektir.
Hased, tek olarak kalmaz. Kine, hırsa, riyakarlığa, kibre, yalana, merhametsizliğe, iftiraya ve gıybete de sebep olur. Siz kalbin bir hastalığına bakmayın, o nice hastalıkları da devamında tetikleyecektir. Kibir varsa, oda haseti, riyakarlığı tetikleyecek. Riya varsa, o da aynı hastalıkları tetikleyecektir. Hepsi kalbin fücur bölümünde birer hastalıktır. Birbirlerini etkilerler. Ayrı vasıf olsalar da, birbirleriyle irtibatlıdır. “Sonra da ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran şüphesiz ki kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 8-9) ve “Biz ona (iyi ve kötü olan) her iki yolu göstermedik mi?” (Beled, 10)
İnsanın kalbine, iyiyi ve kötüyü ayıracak, yöneltecek fücur ve takva vasfı verilmiştir. Sonra bunları kullanacak veya sakınacak bilgi verilmiş, yol gösterilmiştir. Bunlar imtihanda olan insan için gerekli olan, birer vasıf ve bilgidir. İyilik ve kötülük yapacak donanımınız yoksa, zaten bilgiye de ihtiyacınız yok demektir.
Kalp hastalığı şirk, küfür, nifak ise, bunlar imanı ve amellerini yok eder. Hastalık hased,
kibir, riya, tecessüs, iftira ve yalan ise, o da mü’minin amellerini yok eder. Bir mü’minin
hasetine, kibrine, riyâkarlığına, tecessüsüne, gıybetine engel olmak, aslında onun
amellerinin de korunmasına yardımcı olmaktır. Bir haramı işleyen, sadece kendine işlemiş
olur ve pişmanlık duyarsa affedilir. Fakat kalpteki hased, kibir, riyâkarlık, tecessüs (gizliliği
araştırma) hastalığı kalpte sürekli durduğundan dolayı, hem ameli devamlı yok eder hem de
zararı etrafa süreklidir. Hased eden, ettiğine karşı kibir de taşır, sevmediği halde seviyormuş
gibi davranarak riyakarlık yapar. Karşısındaki mü’min olduğu için yol arkadaşı olan kardeşlik
yapamaz, ona yönelemez, ona yardımcı, sırdaş, koruyup gözetleyen, seven ve destekleyen
veli olamaz. Allah Teâlâ mü’minleri birbirine kardeş ve veli kılmıştır. Siz hased edip gizliliğini
araştırıp yaydığınıza karşı ne yol arkadaşı kardeş ne de onu seven ve destekleyip yardımcı
veli olabilirsiniz. Çünkü ona yönelemezsiniz.
Veli, kişinin yöneldiği ve devamında yardımcı ve destekçi olduğudur. Kalben sevemediğinizin ne kardeşi ne de velisi olursunuz. “İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de (kâmil) mü’min olamazsınız.” (Buhari-Müslim) Allah’a Kitabına ve Rasulü’ne güven yoksa, iman yok. Güven zayıfsa, iman da zayıf demektir. Sevgi yoksa da birbirlerine karşı iman, yani güven tam değil demektir. Oysa mü’min Allah’a güvenen, Allah’a güvenmeye çağıran, kendisine güvenilen, güven veren kişiydi. “Müslüman elinden ve dilinden müslümanların güvende olduğu kişidir.” (Buhari-Müslim) buyurmuştu, Allah’ın Rasulü. Elbetteki bu uyarı, üstüne alanlar içindi.
Herkes etrafına akıl dağıtırken, fetva verirken, doğruya yönlendirirken, kendilerine vakit
kalmıyor. İnsanları konuşmaktan, kınamaktan, eleştirmekten, hatalarını araştırıp yaymaktan,
nicelerinin kendilerine ayıracak vakitleri kalmıyor. Bu hal elbette ilmi olan, hakka yönelmiş
olanların konumu ve hali olamaz.
Kişinin asli vazifesi, kendisini kurtarma çabasıdır. Allah’ın Rasulü’nün kızına, kendini kurtar, bana güvenme tavsiyesi, bunun içindi. Asr suresi, önce kendiniz için iman ve salih amel, sonra başkalarına tavsiye. “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Eğer siz doğru yolda olursanız, sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O yaptıklarınızı size haber verecektir.” (Maide, 105) ve “Ey iman edenler! Allah’tan sakının; (emir ve yasaklara uyup, muttaki olun) herkes yarına ne hazırlayıp gönderdiğine bir baksın. Allah’tan sakının. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr, 18) ayetleri aslında herkesin bugünden ne yaptığına ve yarına ne gönderdiğine bakması gerektiğini bildirmektedir.
Nefsiyle uğraşmak istemeyen, kendini temize çıkaranlar veya kendilerini unutanlar, kendilerini bırakmış, başkalarıyla uğraşırlar.
Kötülükten şikayet eden, kınayanların niceleri kendilerinin o kötülüğün müsebbibi
olduklarına bakmaması da bir problemdir. En azından herkesin kendi paylarına toplumun,
gençlerin ve mü’minlerin bozulmuş gidişatında bir payları var mı diye bakmaları gerekir. Hiç
bir zaman kötünün ve kötülüğün sahibi yoktur. Firavun’da, Ebu Cehil’de vb. kesin insanların
iyilikleri için çalışmış iyi insanlardı, kendi paylarına.
Kötülüğü kimse üstüne almaz. Kötülüğü kimse kendine yakıştıramadığı için sahiplenilmez. Ortada bir problem var, tefrika var, fakat bunun sahibi yok. Bu daha büyük bir problem. Hatayı üstüne almak, bende müsebbiblerden biri miyim demek, düzeltmek ve düzelmek için bir adımdır. Yoksa kötülük ortalıkta dolaşır, kişilerde sadece kınamakla kalır.
Nefis gerçekten kendini temize çıkarır ve çıkarmayı sever. Rabbimiz buyurdu ki, “...O halde kendinizi temize çıkarmayın. O, kimin Allah’dan korktuğunu çok iyi bilir.” (Necm, 32) Gerçekten insan kendini masum, hatasız görmeyi seviyor. Oysa Rabbimiz kişinin kalbine ve kalben yaptıklarına bakıp değerlendiriyor. Allah’ın Rasulü buyurdu ki, “Allah ancak samimiyetle ve kendi rızasını gözeterek (ihlas) yapılan ameli kabul eder.” (Nesai) Yani kabul olunacak ameller, samimi, gönülden, kalben bilinçli, ihlaslı, Allah’ın rızası gözetilerek yapılanın kabul edileceği bildirilir.
Hased, kibir, riya, tecessüs, hırs, kin taşıyan kalb, daha Rabbine tümüyle teslim, yani müslim olamamıştır. “...De ki: Eğer, mü’minler iseniz, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor.” (Bakara, 93) ayetini üstüne almayan mü’minlerin kalp hastalığı ve onun sonucunda da
amellerinde problem olması kaçınılmazdır. Kur’an’ın emir ve yasaklarını üstüne alacak
olanlar, o kitaba güvendik diyenler olacaktır elbette. Kitabın emir ve yasaklarını öğrenenler,
bunu başkaları için düşünüyorsa, bu okuma ve bilgilenme doğru değildir. Vermeye
çalıştığımız bu bilgileri kendi üstüne almayan da, aynı hataları yapacaktır. Okuyan kendine
okumuyorsa, ikra okuması bu değildir. “İnsanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor
musunuz. Oysa kitabı da okuyorsunuz. Hala akletmiyor musunuz?” (Bakara, 44)
Akıl, önce kişinin kendisine lazımmış. Akletmiyor musunuz, yani bu bilginin önce kendiniz için lazım olduğunun farkında değil misiniz, bunu düşünüp değerlendirme yapmıyor musunuz denilir.
“Hatırlat; şüphesiz hatırlatma mü’minlere fayda verir.” (Zâriyat, 55) Zikir, kitabın bir ismidir.
İmtihanı, emir ve yasağı, hesabı, ceza ve mükafatı zikretmek, yani hatırlatmak ancak mü’minlere fayda verirmiş. Ya da mü’min olana fayda vermesi gerekirmiş.
İman güvenmekti. Güvendim dediğiniz kitaba siz uymuyorsanız, daha güveniniz tam
değil demektir. Mü’min olan herkes kendi payına denilenleri üstüne alacak ki,
faydalanabilsin. Hadiste Allah’ın Rasulü “Müflis kimdir biliyor musunuz? Sahabiler; malı ve
parası olmayan, kaybeden kimse dediler. Ümmetimden müflis, kıyamet günü namaz, oruç ve zekatla gelir, fakat buna sövmüş, buna iftira atmış, bunun malını yemiş, bunun kanını
dökmüş, bunu dövmüş halde gelir. Hak sahibine onun sevaplarından verilir. Sevapları
bitince, onların günahları ona yüklenir ve sonra cehenneme atılır.” (Müslim). Kalp hastalığının dışa yansımasının asıl zararı onu yapanaymış.
Yine Allah’ın Rasulü, “Hasedden, kıskançlıktan sakının. Çünkü hased tıpkı ateşin odunu
yiyip bitirdiği gibi amelleri yiyip bitirir.” (Ebu Davud-İbn Mâce)
Kalp hastalığının asıl zararı, onu yapan kişinin kendisinedir. Hasetçinin zararı dünyada hem kendisine hem etrafına iken, ahirette ise sadece kendisinedir. Allah’ın kullarına olan takdirini beğenememek, yakıştıramamak ciddi bir kalp hastalığıdır. Hasetin zararını anlamak için Felak Suresi’nde Rabbimiz “Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden” kendisine sığınılmasını istemiştir. Çünkü hased bir kalp hastalığıdır. Görülmeyen bir hastalığa ve kişiye karşı tedbir alamazsınız.
Hased eden kişi tanımadıklarını, uzak olanlara bunu yapmaz. Tanıdıklarına, yakında olanlara hased edilir. Bu da en yakın olan akraba ve mü’minlerle olan ilişkilerin bozulmasına zarar verecektir. Hasetin Allah’ın bir yasağı ve kalbin bir hastalığı olduğunu bilmeyen ve
düşünmeyen, zararını göremeyen bunu yapar.
“Yoksa Allah’ın, lutfundan insanlara verdiklerini onlardan kıskanıyorlar mı? ...” (Nisâ, 54)
Hased, aslında Allah’ın bir kula inancı ne olursa olsun takdir ettiklerini onlara yakıştıramamak, onlara layık görememektir. Allah’ın kaderine, takdirine, miktarına, seçip beğendiğine razı olamamaktır. Kadere iman, takdir edilenlere razı olmaktır. Allah’ın dilemesi olmadan hiçbir kimse bir şey elde edemeyecekse, insanların kazanımlarına kıskançlık, çekememezlik bir mü’minin işi olmamalıdır. Bu hastalıktan uzak durmak için neleri gündem yaptığınıza, neleri konuştuğunuza, bakışınıza, değer yargılarınıza bir bakın. Neleri önceliyor ve değerli görüyorsunuz. Bunlar gündeminizi, konuştuğunuz konuları belirleyecektir. Kalp de bunlarla meşgul olacağından, hastalıklara açık hale gelecektir.
Hedef dünyanız mı, yoksa ahiretiniz mi? Bu inanç ve yaşantınızı, bakış ve duruşunuzu belirleyecektir. “Birbirinize buğz etmeyin, hased etmeyin, sırt çevirmeyin.” (Buhari-Müslim) İnsan özenebilir, gıpta edebilir, arzu ve isteği olabilir. Bu istediklerini, arzuladıklarını Rabbinden taleb eder. Allah’ın Rasulü “İki kişiye gıpta edilir. İlmiyle amel edene ve malını Allah yolunda harcayana.” (Buhari-Müslim)
Yine kibir bir kalp hastalığıdır. Allah’ın verdikleriyle verilmeyenlere karşı üstünlük aracı
olarak görmek ve kullanmak. ”O yaptıklarıyla sevinen ve yapmadıklarıyla da övülmek
isteyenlerin, azaptan kurtulacaklarını sakın ha sakın sanma. Onlar için can yakıcı azap
vardır.” (Ali İmran, 188) Allah’ın dinini dünyalıkları için kullanan, din üzerinden yaptıklarıyla
sevinen, yapmadıklarıyla da övülmek, sevilmek, bilinip tanınmak isteyenlere hitaptır. Bu ehli
kitabın din adamlarının düştükleri durumu anlatır. Müslümanlarında aynı hali taşımaları
bildirilen tehdidi üzerlerine almamaları ve bunun bir kâfir vasfı olduğunu düşünmemeleridir.
“Kibirlenip de insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman, 18)
Kibir hastalığı olanlar, kibir yaptıklarıyla aynı ortamı, semti paylaşmadıkları gibi, aynı sohbet ve konuşma ortamındada bulunmazlar. Bulunduklarında rahatsızlık duyarlar. Maddi imkan verilenler, makam ve mevkisi olanlar, bunları gösterecekleri ortamları tercih ederler. Bu ayetin bildirdiğidir, yani insanlardan yüz çevirmektir. Verilenler geri alınınca kibirleri kalplerine geri çekilir. Bu bir hastalıktır, kişi bunu tedavi etmez, onunla uğraşmaz ise, imkan bulduğunda tekrar açığa çıkacaktır. Aslında kalbin her hastalığı böyledir. Kur’an’ın ve sünnetin emrettikleriyle tedavi edilmezse hastalık her fırsatta açığa çıkacaktır. Siz sadece kişiye verilen imkanlara ve devamındaki haline bakın. Allah’ın Rasulü “Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez.” (Müslim) Kibir Allah’ın emrine karşı ise küfürdür. İnsanlara karşı ise haramdır.
Kibir, şeytanın bir günahıydı. Şeytanın durumu gibi. Kibir haktan uzaklaştırdığı gibi,
insanlara karşı da adaletten uzaklaştırır. Sınıf ayrımı yaptırır, insanları farklı konuma sakar,
kendini övdürür, sevgi saygı bekler, ayrıcalıklı olmayı ister. Oysa Rabbimiz, “...Şüphesiz ki
Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.” (Nisâ, 36) ayetinde, kibirliyi sevmediğini
bildirmişken, bir mü’minin bunu yapması aklın ve akıllı kişinin işi değildir.
İnsanların gizliliklerini araştırmak olan tecessüs, yani casusluk da bir kalp hastalığıdır.
“Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Şüphesiz kulak, göz ve kalp, işte bunların her biri ondan sorumludur.” (İsra, 36) Bilmediğin, bilemeyeceğin, bilmemen gereken hiçbir şeyin ardına düşülmemesi gerektiği bildirilir.
Tecessüs, kişinin bilmemesi gerekenleri araştırıp, sorup bilmesi, görmesi ve çabasıdır. Göz araştırır, kulak dinler, kalp de bunlardan etkilenir. Sonuçta üçü de bundan sorumlu olur. Tecessüs, gizlilikleri araştırmakla kalmaz, gıybete, yalana, iftiraya, söz taşımaya sebep olur. Devamında da kardeşlikler bozulur, birlik dağılır, sevgi saygı, hürmet, merhamet gibi mü’minlere gösterilecek duydular yok olur veya azalır. Bir yanlışta asıl olan, işin sonucunun nereye gittiğidir. Dünyadaki ve ahirette zararının neler olduğudur.
Kur’anın yaklaşık yüz yirmi civarında yasak, üç yüz civarında yapılması istenilen emirleriyle istenilenler, ona güvenen mü’minler içindir.
“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Şüphesiz ki zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu (mahremiyetini) araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. ...” (Hucurat, 12)
Bazı zan ettiğiniz, birinin gizliliğiyse haramdır. Bu gizliliği öğrendiniz, konuşmakla da gıybetini etmiş ve söz taşımış olacaksınız. Yani, bir hastalık diğer hastalığı etkileyecektir. Allah’ın Rasulü, “Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah’da kıyamet günü onun bir ayıbını örter. Kim de müslümanın ayıbını açığa vurursa, Allah da onun ayıbını açığa vurur.” (İbn Mâce) yine “Kim bir kardeşinin günahı sebebiyle ayıplarsa, o günahı işlemeden ölmez.” (Tirmizi) buyurmuştur.
Fark edildiyse, herkesin kalbinin bozuk olarak kazandığının zararı, dünyada da ahirette de
kişinin kendisinedir.
Din adına ve insanlar hakkında Kur’an ve Sünnete dayanmayan bence, bana göre, öyle
zannediyorum bakışı, kişiyi hem Allah adına bilgisizce konuşmaya, hem de insanlar
hakkında kesin bilgiye dayanmayan konuşmalara sevk edecektir. Bilmediğinin ardına düşme
emri, sonrasında gelebilecek zararları durdurmak içindir. Zan bazen kesin hüküm, bazen de
kişinin hatminidir. Allah adına zannınız, sizi rahatça konuşmanıza, fetvalar vermenize,
hükmetmenize sebep olur. Allah’ın yasakladıklarını bir mü’min üstüne almaz ise, rahat
konuşur, emin konuşur, delilsiz konuşur, hesapsız konuşur, sonucunu ve etkisini
düşünmeden konuşur. Konuşmayı kendine vazife edinir, konuştuklarını doğru görür,
doğruluğunu savunur, etrafa yayar.
Eskiler, kalp de ne varsa, dışarıya o çıkar demişlerdir. Kalp de bir hastalık oluştuğunda, kişi onu durdurmadı mı, o hastalık kalbinde durmayacaktır. Göze, dile, kulağa, ele etki ederek açığa çıkacaktır. Zamanla da hased, kibir, riyakarlık, tecessüs, gıybet kişide kötü ahlak haline gelir ve normalleşir. Yani kalp ve insanlar bunu benimser, onu kötü bir vasıf olarak göremez. Bu haramın kendisinden daha tehlikelidir. İş haramı hafife almaya kadar götürür.
Meseleye kişiler üzerinden değil de emir ve yasak üzerinden bakmak gerekir.
Hased, kibir ve riyakarlık yapanlar, her şeye kişiler üzerinden baktıkları için bunu normal görürler. Allah’ın bir yasağını çiğnediklerini, haddi aşıp tağutlaştıklarını düşünmezler. Haramlarda da haddi aşmak tuğyandır, haddi aşmaktır. Bazı haddi aşma şirk ve küfür iken, bazı haddi aşma haramdır. Allah Teâlâ’nın hangi sınırı aşılmış ise, o vasfı kişi alacaktır. Bazıları kalp hastalıkla baş edemeyebilir, nefsine ve şeytana yenilebilirler. Onların hastalıklarını konuşma ve yaymalarına engel olmak, meydan vermemek gerekir.
Allah’ın Rasulü, “Ashabımdan hiçbir kimse, bir diğeri hakkında hoşlanmayacağım bir şeyi bana ulaştırmasın. Zira ben, sizin yanınıza gönül huzuruyla çıkmak istiyorum.” (Tirmizi-Ebu Davud) Siz her duyduğunuzu, etrafınıza, hocanıza, eşinize, komşunuza, akrabanıza, arkadaşınıza anlatırsanız, anlattığınız kişi hakkında muhatabınızın kalbinde kötü duygular oluşturmuş olursunuz. Allah’ın Rasulü bunu yasaklıyor. Bunu yapmakla kötülüklere engel olduğu gibi, kalbinde hastalık olanları da durdurmuş oldu.
Hastalıklı kalbin kazandıkları da hastalıklıdır. Şirk, küfür, nifak, hased, kibir ve riya
hastalığı olanların amelleri de hastalıklıdır. “Onlar şirk koşmadan iman etmezler” ayetinin
bildirdiği gibi. Ahirette Rabbimizin kabul edecekleri.
“O gün ne mal ne de oğullar fayda verir. Ancak Allah’ın huzuruna arınmış bir kalple gelen kimse müstesna.” (Şu’arâ, 88-89) Ahirette şirk, küfür, nifak, hased, gibir, ve riya gibi hastalıklardan arınmış olarak amel yapanlara karşılık vardır.
Güven içinde olunan iman, teslim olunan İslam, sakınılan ve itaat edilen takva, sadece Allah’a güvenilen tevekkül, sadece Allah’ın rızasını gözetilerek yapılan ihlas ve Allah görüyor düşüncesiyle daha iyisini yapma çabası olan ihsan ile yapılmış olan her ne varsa, bunlar kalp ile yapılmıştır ve ahirette karşılığı vardır.
Kalp hastalıklarına bir sebep de riyadır. Kişinin bilinmek ve tanınmak istemesi, övülmek
ve sevilmek, takdir edilmek istemesi bu hastalığı açığa çıkarır. Riya, kişinin yaptıklarını,
malını, bilgisini, amellerini insanlar görsün, bilsin, takdir etsin için gündeme almasıdır. Bu
hastalık amelde şirktir. Allah’ın bilmesi ve takdir etmesinin yanında, insanlarında bilmesini
isteme, amelinde Allah’a eş edinmedir. Bu amelleri yok eder.
Aslında kalp hastalıkları, kâfir ve münâfıkların hallerindendir. Nicelerinin insanlarla uğraşmaktan Allah’ı anacak, hesabı düşünecek zamanları kalmaz. Allah’ın Rasulü “Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir. O da riyadır.” (Ahmed bin Hanbel) buyurmuştur. Mü’minler için tehlike imanda değil de amellerdeymiş. Ne yazık ki çok az kimse kalb hastalıklarıyla uğraşır, nefsine bakar.
Kendinde hata aramak ve düzeltmek zordur. Başkasını konuşmak, akıl vermek, nasihat
etmek işin kolayıdır. Niceleri insanlara hakkı ulaştırıyoruz diyerek kendilerini unutmuşlar ve
şeytanın aldatmasında olduklarının da farkında değildirler.
Allah’ın Rasulü buyurdu ki, “Vücutta bir et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi
olur, o kötü olursa bütün vücut kötü olur. Dikkat edin, o kalptir.” (Buhari)
Kalp, hastalıklardan arındırılmaz ise, beden de ona itaat edeceğinden dolayı, ameller ve insani ilişkiler bozuk olacaktır. Akıl ve irâdenin kontrolü herkesin kendisine verilmiştir. Akıl ve irâde kalptedir. Dolayısıyla kontrol merkezi ve hareket merkezi kalptir.
Bedenin ameli sadece kalbin taşıdıklarının dışa yansıyanıdır. Kişinin ameli de niyetine göredir. Ahirette kişi bedeninin yaptıklarının değil de, kalbinin taşıdığının, niyetinin ve samimiyetinin karşılığını alacaktır.
Emredilenleri kişi üstüne almaz ise kalp sevgi ve merhamet noktasında katılaşır. Taştanda
katı olur. “Onların kalplerinde hastalık vardır. ..” (Bakara,10) “Onlar hiç yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki? Onların kendileriyle akledecek kalpleri ve kendileriyle işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, ama göğüslerde ki kalpler kör olur.” (Hac, 46)
Hakkı görmekte, körlükte bedenin işi değil, kalbin işidir. Kalp gözüyle bakan, işiten kendisiyle
uğraşır, nefsini arındırma çabasında olur. Kendi ortaya koyduklarını insanlara tavsiye eder.
Davet ettiği ve tebliğ yaptığını kendi uygular ve tavsiye eder. Çünkü bilgi herkesin öncelikli
kendisi içindir ve bunun için elde edilir. Kişi kendini düzeltmeden başkalarıyla uğraşmaya
çalışırsa akıl verirken, kendisi için akıl fakiri olur. Kendisi yolun dışında kalıp, insanlara yol
tarif eden kişinin durumundadır. Yolda olan ve o yola tabi olan, o yola çağırır. Doğru olanda
budur.
Ne mutlu bilgiyi uyarıları üzerine alan ve gereğini yapanlara.


