YÜCE AHLAK
Yürüyen Ahlak
Ahlak, insanın kendini idare etme (tedbiru’n-nefs) sanatıdır...
Ahlak, yeni ve eskimeyecek bir insanlık boyutudur...
Nefsini, özünü, benliğini ve iradesini denetleyemeyen ve idare edemeyenlerin yeryüzünde nasıl bir ağırlıkları ve amaçları olabilir? Ya da böylelerinin inandırıcı olmaları beklenebilir mi?
Kur’an’da ahlakın işleyişine baktığımızda iman ve salih amelle iç içelik arz ettiğini görürüz... Ahlak ile ibadetin ayrışmazlığına tanık oluruz... Kitab’ı dikkatle okuyan herkes ahlaki ilkeler ile imani ilkelerin ilintili olduğunu hemen fark edecektir... Akideden bağımsız olmayan bir ahlak karşımıza çıkacaktır... Ve bu ahlak ihtiyari değil mecburidir... Toplumsal sonuçları ne olursa olsun, her kul ahlaklı olmak zorundadır... Maslahatı, menfaati olur ya da olmaz, semeri görülür veya görülmez birinci derecede belirleyici olan bu değildir... Mutlaka olması gereken bir sorumlulukla karşı karşıyayız...
Biliyoruz ki Kur’an salt bir ahlak kitabı değildir... Fakat muazzam bir ahlak sistemi oluşturacak bir özellik ve zenginlik içermektedir...
Kur’an, ahlakı sadece önermiyor, üretiyor da... Bir ahlak ordusu inşa ediyor... Tevhid akidesini taşıyabilecek ahlaki bir donanım üzerinde duruyor... Tabii ki bu ahlak da akideden neşet edecek...
İlk Kur’an neslinin ahlaki duruşuna göz attığımızda şunu hemen fark ederiz: Kureyş müşrikleri onlar için mecnun, kahin, akılsız, ayak takımı gibi küçümseyici ithamlarda sıkça bulunuyorlardı, fakat onlara hırsız, zalim, zani, fahişe, yalancı, hain ve ahlaksız diyemiyorlardı... Çünkü öyle net bir kimlikleri ve öyle güçlü bir kişilikleri vardı ki bunun hilafına bir şey söylemek mümkün değildi... Dünün eşkıyası artık bugünün evliyasıydı... Bedeviler insanlığa medeniyet dersi veriyorlardı... Haramilikten sahabiliğe terfi etmişlerdi... Kimse bunun aksini iddia edemezdi...
Tüm zamanların Müslümanlarını bekleyen sorumluluk aynıdır. Bugün de Müslümanlara gerici, mürteci, fundamentalist, radikal, fanatik, köktenci suçlamasında bulunabilirler, bu mümkün... Ama onlara soyguncu, hortumcu, talancı, yalancı, sahtekar, hilekar, dolandırıcı, ırz düşmanı diyemezler, diyememeliler... Ya da dedirtmemeliyiz... Ahlaki temsiliyetteki gücümüz ve güzelliğimiz buna müsaade etmemelidir... Cesaret, cömertlik, mertlik, dürüstlük ismimizin sıfatı olmalıdır... Erdem, onur ve ahlakımızla bizden önce namımız yürümelidir...
Ahlaki yüceliğimizle aleyhimizde tezgahlanan komploları ve kampanyaları boşa çıkartabilmeliyiz...
Düşmanlarımıza karşı siyasi gücümüz yeterli olmayabilir, askeri gücümüzle onlarla boy ölçüşemeyebiliriz ama ahlaki gücümüzle onların hilelerini ve hesaplarını bozabilmeliyiz... Hani, hatırlayıverin, Mekke’nin en azılı müşrikleri bile emanetlerini Muhammedu’l-Emin’e teslim etmek durumunda değiller miydi?
İşte bugün, cellatlarımız bile emanetlerini bize verebilmeliler... İşte o zaman ahlaki yapımızla kapalı yüreklerin kapılarını tıklayabiliriz...
Tüm kalleşlikler kardeşlik duvarımıza çarpıp tuz buz oluverir...
Bireyci, dünyacı, fırsatçı, çıkarcı, hazcı acımasızların dünyasında sehavet ve merhamet ile yolumuza devam edebiliriz...
Bize yönelik tüm hile, hinlik ve hainlikleri hilim ve hikmetle savabiliriz...
Allah’ın terazisinde ahlakın ne kadar ağır bastığını biliyoruz...
Düşmanlarımızın silahı ahlaksızlık olsa bile bizim cevabımız ahlak ve erdem olacak...
Güç, iktidar, fırsat bizde olsa bile bunlar zorbalığa ve sömürüye neden olmayacak... Gücü sınırlayacak ahlaki değerler öne çıkacak...
Cinnetin eşiğine gelmiş toplumsal travmaya, çıkar ilişkisine dayalı ekonomik dünyanın çarpıklığına ve doyumsuzluğuna, siyasetin seviyesizliğine, zorbaların tanrılaşma ve hayvanlaşma heveslerine karşı kalkış noktamız ahlak çağrısı olacak... Rahmet meltemleri estirmek, merhamet kanatlarını germek, adalet ve emniyet iklimini sunmak için bir ahlaki kalkış kaçınılmazdır...
Siyasal yozlaşma, sosyal kokuşma, ticari çürüme ahlaki bir sorgulamayı zaruri kılıyor...
Artık siyasete, ticarete, kültüre, düşünceye, sanata, edebiyata, sokağa, pazara, kamuya, tüm alanlara ve anlara ahlakı taşımak farz oldu... Tabii ki sessiz, sinik, teslimiyetçi, pasif bir ahlak değil; sorgulayan, denetleyen, savunan bir ahlak sistemi... İtaati öğrettiği gibi itirazı da olan bir ahlak... Hep “Evet efendim”ci değil, sırasınca “Hayır” da diyebilen bir ahlak öğretisi... Modern dünyanın çıkmazlarında dik durmayı öğretecek erdem iklimi...
Mistik ve silik değil... Laik ve etik değil...
Kerim ve azim bir ahlak...
Evet, yüce bir ahlakla duruşunu netleştirmeyen ve yürüyüşünü sürdürmeyenin ruhu yorgun, söylemi yavan, zemini kaygandır... Dikkat edilirse yolda dökülenlerin çoğunun nedeni, ahlaki zaafiyetlerdir...
Benliklerimizi okşayan beğenilerin bizi şımartmasından ve şaşırtmasından endişe ediyorum... Kendimizi öncelediğimiz ve sadece kendimizi önemsediğimiz günden beridir ki ortak mücadele ruhu ve heyecanı zedelenmeye başladı...
Yenilgiden korkmuyorum, acelecilikten doğacak fevriliklerden, olumsuzluklardan oluşacak feverandan çekiniyorum... Uzun soluklu bir seferi sürdürecek sabır ve sebattan yoksun kalmak en ciddi tehdittir...
Başaramamak önemli değil, başarının büyüsünün bizi bozmasından kaygılanıyorum... Siyasi başarıların nasıl baş döndürdüğüne, ticari kazanımların baştan çıkarıcı etkilerine az mı tanık olduk?
Büyümenin büyüsünü bozacak tevazu ve teenniye sahip miyiz?
Güzelim değer ve doğrulara yönelik şüphe ve vesveseler salınırken bunu savacak ihlas ve yakini kuşanabildik mi?
Üzerine titrediğimiz ilkeler yeni zamanların gerekliliklerine feda edilirken savunma refleksimizi bilememiz gerekiyor...
Her türlü aracı, alanı, yolu, yöntemi mubah-meşru gören makyavelist, liberalist aklın, anlayışın doğruyu, güzeli, iyiyi öncelemesini ve bunun üzerinde direnmesini beklemek safdillik olur...
Artık akıl, kurnazlıkların, hileciliğin, iş bitiriciliğin aracıdır...
Bilgi “hamd”in, “şükr”ün vesilesi olması gerekirken “gurur”un, “kibr”in nedeni olmaya başlar...
Sermaye, şımarmanın ve sömürünün tetikleyicisi olduğunda geçmiş kavimlerde refah içinde yaşayan ve nimetlerle şımaranların akıbetine bakmak lazım...
Güç ve iktidar, tekebbür ve tahakkümle sonuçlanıyorsa, adalet ve ahlak ayakaltı demektir...
İşte buradan hareketle diyorum ki her duyarlı mümin şunu diyebilmelidir:
Ahlaksız yollardan zengin olmaktansa, ahlakımla iflas etmeye razıyım...
Ahlak dışı yollardan güçlü olmaktansa, güzel bir ahlakla zayıf kalmayı tercih ederim...
Ahlak dışı yöntemlerle iktidarı elde etmektense, ahlaki duruşumla tüm siyasi çıkarları reddetmeye hazırım...
Ahlaktan soyutlanarak başarılı olmaktansa, ahlak ve erdemimle başarısızlar kategorisinde anılmaya razıyım...
Ahlakı sıfırlayarak bilgili, aydın, akademisyen olmaktansa, ahlakımla ümmi, hatta cahil kalmaya dünden hazırım...
Çünkü ahlaksız bir servet, insanı Karunlaştırır... Ahlaksız bir güç, insanı Firavunlaştırır...
Ahlak dışı yollardan elde edilen bir iktidar, insanı Yezidleştirir...
Ahlaktan soyutlanmış bir başarı, insanı barbarlaştırır... Ahlakı yok sayan bir bilgi, insanı Belamlaştırır...
Bu durumda şunun da altını çizmek gerekir:
Tüm olumsuzluklara rağmen, yani ahlaksız bir dünyada ahlaklı yaşamanın imkânı bizdedir...
Bu açıdan bir ahlak yürüyüşü başlatmalıyız... Ya da yürüyen ahlak olmalıyız... Ahlakı ayağa kaldırdığımız zaman nice kapalı kapıların bize açıldığını göreceğiz... Ahlak üzerinden yürekler arası köprüler örülecektir...
Tabii ki bizim derdimiz ahlakçı olmak değil, ahlaklı olmaktır... Hem nasıl bir ahlak?
“Amentü” ile formüle edilen esasların oluşturduğu bir ahlak...
Şayet dinamik bir ibadi hayatı kurmaz, üstün bir ahlakı kuşanmaz isek, o zaman hazlarımız ibadetleşmeye başlar, hevanın tutsağı oluruz...
Çıkış yolumuz ise takva ile tahkim edilmiş yüce ahlaktır…


