13 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Allah’ın Selamını Verdiği Kullardan Olmak İstemez Misiniz?
Allah’ın Selamını Verdiği Kullardan Olmak İstemez Misiniz?

Allah’ın Selamını Verdiği Kullardan Olmak İstemez Misiniz? Zübeyde Nalbant

Allah Teâla’nın üstün meziyetler verdiği ve meleklerin dahi hizmet ettirdiği Hz Meryem (a.s),

daha çocuk yaşta iken tek başına kalmış, Allah Teâla’nın terbiyesi altında yetişip, onun gözetilmesini görevini devrin peygamberi ve aynı zamanda teyzesinin kocası olan Hz Zekeriya (a.s) bir baba şefkatiyle tevazu kanatlarını ona germiş, Hz Meryem (a.s) İslam’da üstün nitelikleri ile yüceltilen iffet, takva ve itaat simgesi bir şahsiyet olarak gösterilen Kur’an’da adı övgüyle geçen Hz İsa (a.s)’ın annesidir.

Hz Meryem, yüce Allah tarafından insanlara örnek gösterilmiş ve onun üstünlüğüne işaret etmiştir. Zekeriya (a.s), Hz Meryem için mescide özel bir yer (mihrap) tahsis etmişti. O, burada sürekli olarak ibadet ve duayla meşgul oluyordu. Bir ihtiyaç nedeniyle Hz Meryem’in yanına her girdiğinde değişik yiyeceklerle karşılaşıyordu. Üstelikte o yiyecekler o mevsimin ve beldenin yiyeceklerine benzemiyordu. Yüce Allah’ın ve meleklerin ikramına mazhar olan Meryem (a.s) Kur’an-ı Kerimde şöyle geçer:

“Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya onun yanına mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” der, o da: “Rabbim tarafındandır. Allah dilediğine sayısız rızık verir” derdi.”[1]

YEVMU’R-RACİ VE Bİ’RU MAUNE

Adel ve Kare kabilelerinden bir heyet Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in yanına gelerek İslam’ın kendilerine ulaştığını ve bu dinin gereklerini öğretecek öğretmenlere ihtiyaç olduğunu söylediler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Asım bin Sabit’ i başlarına komutan tayin ederek bir grup gönderdi. Lihyanoğulları denilen bir oymaya onların hakkında bilgi verildi. Lihyanoğulları yüze yakın bir okçu grubuyla onların peşlerine düşerek izlerini sürerek konakladıkları yere geldiler. Yolda yemeleri için Medine’den aldıkları hurma çekirdeklerini gördüler. Dediler ki: “Bu Medine hurmasıdır.” Sonra onların izlerini sürerek kendilerine ulaştılar. Onlar Asım ve arkadaşlarına yetiştiler. Onları çorak bir düzlüğe sıkıştırdılar. Lihyanoğullarının okçuları gelip onların etrafını kuşattılar ve onlara: “Size güvence var. Eğer yanımıza gelirseniz hiç birinizi öldürmeyeceğiz.” dediler. Asım “Ben bir kâfirin zimmetine girmem. Allah’ım! Peygamberini durumumuzdan haberdar et!” dedi. Aralarında Asım da olmak üzere yedi kişiyi okla öldürene kadar çarpıştılar. Geriye Hubeyb, Zeyd ve bir arkadaşı kaldı. Onlara da söz ve güvence verdiler. Öğretmenlerden geriye kalanlar yanlarına vardılar. Onların yaylarının kirişlerini çözüp üçünü de bağladılar. Bunun üzerine üçüncü adam. “Bu kalleşliğin başlangıcıdır.” diyerek gitmemek için diretti. Beraberinde gitmesi için yüzüstü sürüklediler. Anlaşmaya çağırsalar da o karşı çıktı. Böylece onu da öldürdüler.

Hubeyb ve Zeyd’i Mekke’ye götürüp sattılar. Hubeyb’i Haris’in oğulları satın aldı. Çünkü Hubeyb, Bedir savaşında Haris’i öldürmüştü. Onların yanında esir kaldı. Öldürülmesini kararlaştırdıklarında Hubeyb, Haris’in kızlarından tıraş olmak için bıçak istedi. Kadın şöyle dedi: “Bir çocuğumu ihmal etmiştim. Çocuk onun yanına kadar emeklemiş ve oda çocuğu alıp dizine oturtmuştu. Tedirgin olmuştum ve o da tedirginliğimi anlamıştı. Bıçak elindeydi ve bana: ‘Onu öldürmemden mi korkuyorsun? Ben inşallah böyle davranacak değilim.” dedi. Yine aynı kadın dedi ki: “Ben, Hubeyb’den daha hayırlı bir esir görmedim. O sıralar, Mekke’de meyve bulunmadığı ve kendisi de zincire vurulduğu halde onun bir üzüm salkımından yediğini gördüm. Bu Allah’ın onu rızıklandırmasından başka bir şey değildi.” Hubeyb’i öldürmek için Harem’den dışarı çıkardılar. Hubeyb’de “bırakınız iki rekât namaz kılayım!” dedi. Sonra yanlarına gelip: “Eğer ölüm korkusuyla uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, biraz daha çoğaltırdım.” dedi. Öldürülmeden iki rekât namazı ilk eda eden kişi, o olmuştu. Sonra şöyle dedi:

“Müslümanca öldürüldüğümde, Allah için hangi tarafım üzere düştüğüme aldırmam.                                                                

Bu İlah’ın Zatı içindir. Şayet o dilerse, Kıyılmış organının parçalarını kutlu kılar.”

Ukbe b Haris kalkıp Hubeyb’i öldürdü. Kureyşliler Asım’ın cesedinden tanıyacakları bir parça getirmelerini istediler. Çünkü Asım Bedir’de Kureyş’in büyüklerinden birisini öldürmüştü. Allah onun cesedinin üstüne şemsiyeyi andıran arı sürüsü gönderdi. Bu arı sürüsü onu Kureyş in elçilerinden korudu ve hiç bir şey almaya güç yetiremediler.[2]

Evet, Peygamberimizin öğretmen olarak gönderdiği bu yiğitler tarihe altın sayfalarla isimlerini yazıldılar. Onları tuzağa düşürüp ihanet ettiler, her birinin örnekliği bugün bizlere, gelecek nesillere hatta daha sonraki kuşaklara kadar güncelliğini koruyacaktır. Onların sahip olduğu teslimiyet, vakar, fedakârlık, vefa, gözüpeklik o günkü düşmanlarını bile hayrete düşürüyor. Allah işte razı olduğu kullarını hem dünyada, hem ahirette cennet nimetleri ile rızıklandırmaktadır.

“Selam olsun ahirette Rahmana kavuşacaklara!”[3]

İbn İshak demiştir ki: “Zeyd bin ed-Desine’yi de Safvan bin Umeyye satın almıştı. Öldürmek için onu hemen dışarıya çıkardıklarında, Ebu Sufyan ona demiştir ki: “Ey Zeyd! Allah için senden talep ediyorum. İster miydin ki, Muhammed yanımızda olsun; biz onun boynunu vururken, sende ailenle olurdun?” O da demiştir ki: “Vallahi ben ailemle olmak yerine, Muhammed’in bulunduğu yerde bile bir dikenin ona isabet edip onu incitmesine razı olmam.”  Ebu Sufyan da “Ben insanlardan Muhammed’in ashabının Muhammed’i sevdiği gibi hiçbir insanın başkasını sevdiğini görmedim.”[4] dedi ve “O, öyle bir sevgi ki saçlarımın teli kadar canım olsa hepsi de tek-tek çıksa yine de onun ayağına bir diken batsın istemem.” O güzide sahabeler ne diyorlardı? “Anam, babam, kendi canım dahi sana feda olsun ya Rasulullah!”      

Yüce Allah Meryem’in babasız bir çocuk getirmesini takdir etmişti. Bir gün melekler Allah’ın emri ile gelerek bir çocuk doğuracağını ve adının Meryem oğlu İsa Mesih olacağını bildirdiler. Ayrıca bu çocuğun dünya ve ahirette şerefli ve Allah’ın rızasını kazanan bir kul olacağını, beşikte iken konuşacağını da haber verdiler.”[5]

Âlimlere göre, ibadet ve takvasının çokluğu, şerefi, her türlü vesveseden temiz oluşu sebebiyle Allah Teâla Hz Meryem validemizi “seçmiş” ve onu “Dünya kadınlarına üstün” kılmıştır. Yeryüzünde daha hiç gerçekleşmemiş bir mucize eseri; Hz Meryem hiç evlenmemiş eline erkek eli bile değmeden bir evlat dünyaya getirmiş. Allah Teâla onun şahsında eşsiz kudretini göstermiş ve insanları büyük bir imtihan ile yoklamıştır. Çok zor ve çileli, meşakkatli bir hayat yaşayan, zorluklara göğüs geren, sabrı, vakarı, nezaketi, zarif, tevazu ve takva abidesi olan teslimiyeti ile müminlere örnek teşkil eden Hz Meryem, Allah’ın selamı onun üzerine olsun.   

“Ben, şüphesiz Allah’ın kuluyum. O, bana kitap verecek ve beni peygamber yapacaktır. O, nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece de namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden dirileceğim gün esenlik banadır.”[6]

Ölüm öyle bir şey ki bazen insan çok yakınını kaybetmeden anlamıyor. Anne ve babanın değerini bilmek, onlara karşı saygılı olmak, zorba olmamak onları baş tacı etmek, onların rızasını alıp ameli Salih işlemek için birikim yapmak gerekmektedir. Anne baba gibi birinci yakınını kaybetmek bütün hatıralarıyla yaşamak ne kadar zor olsa da, aynı şeyleri bizlerde, sonrakilerde yaşayacak. Acı ama gerçek olan, nesiller ilerledikçe unutulacağız ve unutacaklardır.

Selam olsun “Anne ve Babasına güzel davrananlara![7]

“Rabbim yalnız kendisine tapmanızı ve ana-babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı-öf-bile demeyesin, onları azarlamayasın, ikisine de hep tatlı söz söyleyesin.”[8]

Allah razı olduğu kullardan olmak isteyen her Müslüman, hesaba çekilmeden önce kendi nefsini hesaba çekmelidir. Ölümün hesabını yapan kişi, akıllı kişidir. İnsan, bir daha hatırlanmamak ve dirilmemek üzere ölür. Bir daha dirilmemek üzere öleceğinin hesabını yapıp, o soğuk musalla taşına konmadan önce musalla taşındaki halinin hesabını yapması gerekir. Müslüman imamın “Nasıl bilirsiniz bu kişiyi?” diye sormadan önce; “iyi biliriz” diyebilecek cemaati hazırlayan kişidir. Eğer anne baba evlattan razı değilse, “iyi biliriz” denmesinin ne kadar faydası olabilir ki?!

Selam olsun “Allah’a asi olmaktan sakınan kullara!”[9]

Ebu Hureyre’ den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlılık günlerinde yetişip te cennete girmeyen kimse perişan olsun, perişan olsun, perişan olsun.” [10]

Anne babanın hakkı saymakla bitmez. Fakat ehlimize, kardeşlerimize, akrabalarımıza, çevremize karşı da sorumluyuz. Mesul olduğumuz insanlara ne kadar yakın olunursa, Allah Teâla’da kuluna o kadar yakın olur. Müslümanların hayatı diğer İslam’ı yaşamayanların hayatına benzemediği gibi, ölümü de onların ölümüne benzemez. (Benzememesi de gerekir.) Çünkü insan Allah’a yakınlığı derecesinde muttakidir.

Muttaki demek, Allah Teâlâ’nın emirlerine iman, kalp ile tasdik, dil ile ikrar, azalarla da tatbik olmakla beraber, İslam’a teslim olmak, itaat etmek demektir. Allah Teâlâ’nın rızasını alan muttaki kişiler, onun emrine, hükümlerine tam olarak teslim olduğu anlamına gelir ki bu da İslam’dan başka bir şey değildir. İslamsız iman olmayacağı gibi, imansız İslam olmaz. İmanı olmayanın İslam’ı da olmaz. Bunlar birbirinden ayırt edilmeyen et ve tırnak gibi Birbirlerinden ayrılmazlar.

“İşte onlar sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla, mükâfatlarıyla mükâfatlandırılacaklar. Ve orada esenlik dileği ve selamla karşılanacaklardır.”[11]

Allah yolunda mücadele edenlerin samimi olduğu kadar, inandığı dinin davasını Allah Teâlâ’nın ona yüklediği bir görev olduğu için yapmalı ve onun gereklerini yerine getirirken Allah’ın rızasını kazanmak, onu razı etmek bilincinde olunmalıdır. İslam’a davet etmek ve bu uğurda çalışmak bir ibadettir. Allah’a kullukta dava İslam’dır. İslam davası için çalışıp çabalayan da Müslümandır. Kişileri gayeye götüren yolun adı ise davet yani cennet yolu olan dosdoğru yol, sıratı müstakimdir.

Selam olsun “Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler[12] ayetinin kullarına.

Çünkü kendilerini bu davaya adayan Müslümanlar, âlem içindeki küfrün karşısında gariptirler. İtikat olarak ayrı, amel olarak aynı olan akrabalar arasında dahi garip kalındı. Şimdilik şu an buradayız fakat biraz sonra bir ağacın altında dinlenip, gölgelenip gidecek olan misafir olduğumuzu düşünerek vakti ve saati belli olmayan bir zamanda göç edeceğimizi düşünerek, bu dünyanın bir yolcu konağı olduğu bilinciyle, yarın için hazırlık yapılması gerekilmez mi? Allah Teâla’nın davası, onun rızasını kazanmak ve onun rızasına ulaşılmaya çalışılması büyük bir davadır.

“Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” [13]

İzzet ve şeref sahibi olan Müslümanlar Allah Teâla’nın kendilerini ona kullukta İslam davası ve aynı davaya gönül vermiş kişileri seçtiğinin bilincinde olduklarını bilmelidir.

Bu davayı yüceltmek, hesapsız mükâfatın muhatabı olmak, musibet ve belalara, ölümüne inandıkları İslam davası için öne çıkan engellere aldırmadan bu kutlu davada kulluk yürüyüşünde, iğneden ipliğe hesap verilecek olan imtihan yolculuğunda bir hayli çile, zorluklar olacaktır. O yüzden bu yalan dünyada rahat, huzurlu bir hayat aramamak gerekir ki bu böyle bilinsin.

Selam olsun hidayete, Kur’an’a tabi olanlara!

Bilinmelidir ki dünya, müminin zindanı, kâfirin ise cennetidir. “Sıkıntısız bir dünya isteği mi?” Bu düşünce, Müslümanın sadece kendisini kandırmasıdır. Kullarına karşı çok merhametli olan Allah Teâlâ kullarını hesapta olmayan bir takım imtihanlar, belalar olarak musibetlerle karşılaştırır. Allah yolunda çekilen çileler insanı olgunlaştırır.

Hakla batılı ayırt etmesini sağlar, peygamberler, sahabeler, dava kardeşleri çile denilen o kutlu yollarda aç, susuz, yalınayak gerçek aşk şarabından doyasıya içtiler. Sevgiliye kavuşabilmenin hasretiyle yanıp tutuşarak Allah’ın rızasını kazandılar.

Selam olsun “…Kitabı sağdan verilenlere..!” [14]

Biz Müslümanlar olarak bizlerin kalbimizin hüzünleri bitmez, bitmeyecektir de. Ta ki razı olduğumuz kabullenilene kadar, sorgu sual ve kitabımız sağ elimize verilene kadar, cennete adım atıp yüce Allah’ın cemalini görünceye kadar.

“Allah’ın ayetlerine inananlar…” [15] Selam olsun.

“İman edip salih amel işleyenlere”[16], “Sabredenlere”[17], “Merhametli olan Rab katından onlara selam”[18] verilenlere selam olsun….

 

[1] Al-i İmran, 37.

[2] Ramazan el-Buti, Fıkhu’s-Siyre, 141. Buhari, V, 41.

[3] Ahzab, 44.

[4] Ramazan el-Buti, Fıkhu’s-Siyre, 142.

[5] Al-i İmran, 37.

[6] Meryem, 30-33.

[7] Meryem, 14.

[8] İsra, 23.

[9] Nahl, 30.

[10] Müslim, Birr 9, 10.

[11] Furkan, 75.

[12] Kassas, 55.

[13] Enbiya, 10.

[14] İnşikak, 7.

[15] Nisa, 57.

[16] Bakara, 153.

[17] Rad, 24.

[18] Yasin, 58.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul