HAYIRLI ÜMMETİN VAZGEÇİLMEZİ:
İSTİŞÂRE
Kendisinden başka kanun koyucu hak ilâh olmayan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, yalnız kendisine ibadet, yani itaat etsinler diye yarattığı insan kullarına hidayet rehberi olarak gönderdiği en son Nebî ve en son Rasulü Muhammed (s.a.s.)'e şöyle buyurur:
"Allah'dan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şübhesiz Allah, tevekkül edenleri sever."[1]
"Et-Tefsiru'l-Vâdih" adlı tefsirinde Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicâzî, bu ayet-i kerimeyi açıklarken şunları beyân eder:
"(Allah Teâlâ,) mü'minlere hitab ettikten sonra Peygamber (s.a.s.)'e hitabta bulunuyor:
Allah'ın rahmet ve hidayeti sayesinde, kendileriyle ilişkilerinde mü'minlere kolaylık gösterdin. İrşâd edip doğru yolu gösterirken, kusurlarından dolayı mazeretlerini kabul ederken, onlara yumuşak davrandın.
Rasulullah (s.a.s.), tedbirli bir devlet başkanı ve başarılı bir lider için ideal bir örnek oldu.
Şayed sen -Allah takdir etmesin- kötü huylu, ahlâkı dar, kalbi katı bir kimse olsaydın, etrafında toplanmazlar ve gönülleri Sana bağlanmazdı. Rahmet Peygamberi olarak bütün âlemlere gönderildiğin ve: 'Muhakkak ki Sen, yüce bir ahlâk üzerindesin.'[2] diyerek, Kur'ân-ı Kerim Senin lehinde tanıklık ettiği hâlde, katı kalbli olman mümkün müydü?
Ey Allah'ın Rasulü, Sen bu vasıfta olduğuna göre onları bağışla. Onların yaptıklarını affet. Allah'ın kendilerini yargılamasını dile. Şübhesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir. Savaş, politika, ekonomi ve toplum işlerinin düzenlenmesi ile devlet işleri konusunda onlardan görüş al! 'İşleri kendi aralarında şura iledir.'[3]
Dinî konulara gelince, burada hüküm verecek olan Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân-ı Kerim, senin kendi isteğine göre konuşmadığına tanıktır.[4] İşte bu nedenle mü’minler, dinî hükümlerde Peygamberin görüşüne ve vahye uydular.
Sen ey Peygamber, Bedir ve Uhud’da yaptığın gibi ashâbına danışmaya devam et. Bazı görüşlerde hatâ da olsa, bu pek az ortaya çıkar. Zira iki görüş, bir görüşten daha hayırlıdır. Danışma, olgunluğun, ileri görüşlülüğün ve başarı siyasetin göstergesidir. Bu neden Rasulullah (s.a.s.), bütün işlerde ve her zaman ashâbına danışırdı.[5]
İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:
“İş konusunda onlarla müşavere et.” (Âl-i İmrân, 3/159) buyruğu nâzil olduğu zaman Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Yüce Allah ve Rasulünün aslında öylesi bir danışmaya ihtiyacı yoktur. Ancak Allah bunu, ümmetine bir rahmet kılmıştır.
İçlerinden danışarak iş yapanlar doğruyu bulurlar. Danışmadan iş yapanlar ise yanlış yola girmekten korunamazlar.”[6]
Allah’a ve âhiret gününe iman eden ve Allah’ı çokça zikreden muvahhid mü’min kullar için en güzel hayat örneği ve önderi olan Rasulullah (s.a.s.),[7] hakkında vahiy gelmeyen konularda, başta İmam Ebu Bekr ve İmam Ömer (r.anhuma) olmak üzere en hayırlı ümmetin en hayırlı nesli Ashâb-ı Kirâm ile istişâre ederdi… Buna, hiçbir ihtiyacı olmadığı hâlde hayırlı ümmetine en güzel örnek olsun ve onlar da hakkında bir emir ya da nehiy, yani “Nass” bulunmayan konularda istişâre edip en güzel görüşe uysunlar diye istişârede bulunurdu…
Katâde (rh.a.):
“İş konusunda onlarla müşâvere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şübhesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmran, 3/159) ayetiyle ilgili şöyle demiştir:
-Bu ayette Allah, Peygamberine (s.a.s.), gökten vahiy gelmesine rağmen işleriyle ilgili olarak ashâbına danışmasını emretmiştir. Zira bu, o insanların gönlüne çok daha hoş gelir.
Ancak birbirleriyle istişâre edip bununla Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmayı murad ettiklerinde, istişâre ettikleri için işin en doğrusunu yapmaya karar kılmaları sağlanmış olur![8]
Dahhâk b. Müzahim (rh.a.) şöyle der:
-Yüce Allah, Rasulullah (s.a.s.)’e istişâredeki fazileti bildiğinden dolayı meşvereti emretti!
Daha sonra Dahhâk:
“İş konusunda onlarla müşâvere et.” (Âl-i İmrân, 3/159) ayetini okudu.[9]
“Bazı müfessirler ise (bahse konu ayetteki istişâre emriyle ilgili) şöyle demişlerdir:
Allah Teâlâ, Peygamberini, ashâbının görüşlerine ihtiyacı kalmayacak şekilde desteklemiş ve işlerini çekip çevirmiş olmakla birlikte kimi konularda O’na, ashâbıyla istişâre etme emri vermiştir. Allah bu emri, Peygamberden sonraki mü’minler, kendisiyle ilgili olarak başlarına gelen bir hususta, O’nun istişâre uygulamasına tâbi olsunlar, bu konuda O’nun Sünneti’ne uysunlar diye emretmiştir.
Diğer bir sebeb de, Allah Teâlâ’nın bahşettiği konumuna rağmen Peygamberin, karşılaştıkları dinî ve dünyevî meseleleri ashâbıyla ve tâbileriyle istişâre ederken, mü’minlerin gördüğü (uygulamasını) örnek almalarını ve böylece kendilerinin de birbirleriyle istişâre edip ileri gelenlerin icmâ ettikleri görüşleri karara bağlamalarını sağlamaktadır. Zira mü’minler, hakka ittiba ederek dinî konuları birbirleriyle istişâre ederlerse Allah, gerek lütfundan, gerekse doğru söze ve doğru görüşe isâbet konusunda onları başarılı kılmaktan mahrum bırakmaz.”[10]
İbn Şubrume (rh.a.) anlatıyor:
Hasan (el-Basrî):
“İş konusunda onlarla müşavere et.” (Âl-i İmrân, 3/159) buyruğunu açıklarken şöyle demiştir:
-Yüce Allah, aslında Peygamberimizin (s.a.s.) onların görüşlerine ihtiyacı olmadığını biliyor, ancak bu yönde sonradan geleceklere örnek olması bakımından bunu dile getirmiştir.[11]
Son dönemin meşhur müfessirlerinden Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.), “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı eserinde istişâre konusunda şunları kaydeder:
“Bundan şu neticeyi alırız ki, İslâm şurası (danışma kurulu) nın görevi, yalnız kendi arzu ve isteklerini ifade eden reylerini göstermek değil, olaylarda Allah’ın kullarının genel çıkarları açısından hakkı araştırmakla, o konuda aklî ve naklî delillerden amel edilir olması gereken Allah’ın hükmünü tayin etmektir. Bu şekildedir ki ortaya çıkacak olan irâde, tatbikte hiçbir kıymeti olmayan yalnız beşerî istekler değil, vaki’de gerçekleşecek olan İlâhî irâdeyi temsil ve ona uyarak faydalı bir şekilde hüküm icrâ edebilir. Burada insan irâdesinin hiç hükmü yok denemez. Fakat ilmin irâdeye tâbi olmasıyla, irâdenin ilme tâbi olması arasında büyük bir fark bulunduğunu unutmamak gerekir. Şu hâlde şura, her şeyden önce ilmî bir fikir ile hakkı araştırmak ve İlâhî irâdenin tecellilerine uymak ve cüz’î irâdelerini, kendi temennilerini ortaya çıkarmaya değil, Hakk’ın hükmünü açıklamak ve tayine sarf etmek gerekir. Yoksa ortada müşavere değil, çeşitli irâdelerin çekişme ve mücadelesi cereyan eder ve bu münakaşa, hak ve hayır fikri ile Allah’ın hükmüne döndürülmedikçe çeşitli fırkaların çarpışması, batması gerekli olur.”[12]
Ebu Hüreyre (r.a.), Rasulullah (s.a.s.)’in istişâresi hakkında şöyle söyler:
-Rasulullah (s.a.s.) kadar ashâbı ile istişâre eden kimse görmedim![13]
Hayat önderimiz ve örneğimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasulullah (s.a.s.),[14] insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmet olan ümmetine, hayatî her şeyi öğrettiği gibi, en hayırlı bir ibadet olan istişâreyi de öğretmiştir… Ümmet, önderleri Rasulullah (s.a.s.)’den kavlî ve fiilî olarak öğrendikleri istişâreyi aynen uygulayıp devamını sağlamışlardır…
İmam Buhârî (rh.a.), bu konuda şu hakikati beyân etmektedir:
“Peygamber (s.a.s.)’den sonra sahabî, tabiî ve onların ardından gelen bütün imamlar da mübah işler hususunda, onların en kolayını almak için, ilim ehlinden emin kimselerle istişâre ediyorlardı.”[15]
Hayırlı ümmetin meselelerini görüşüp hayırlı bir neticeye varmak için ehil olan şahsiyetlerle istişârede bulunan mü’min müslümanlar, birbirlerini tamamlamak, desteklemek ve yardımcı olmak üzere müşavere ederler… Bundan dolayı kardeşlik ahkâmına riâyette çok hassas davranır, birbirleriyle uyum hâlinde olurlar… Asla zıtlaşmaz, kinlenmez ve öfkelenmezler… Her ehil olan muvahhid mü’min, istişâre konusu olan şeyde en hayırlı görüşünü beyân eder, mübah olan bu konunun ümmet için faydalı yönünü açıklar… Şura ehli olan mü’min müslümanlar, bu hayırlı, faydalı ve güzel görüşlerden en hayırlı ve faydalı olduğuna kanaat getirdiği görüşü, ya oy birliğiyle ya da oy çokluğuyla kabul edip uygulamaya koyarlar!..
Abdullah b. Ömer (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Muaz b. Cebel’i ve Ebu Musa’yı Yemen’e gönderdiğinde onlara şöyle buyurmuştu:
“Dayanışma içinde ve uyum hâlinde olunuz, kolaylaştırınız (zorlaştırmayınız), (müjdeleyiniz) nefret ettirmeyiniz.”[16]
İmam İbn Cerîr et-Taberî (rh.a.), ümmetin istişâresi konusunda şu faydalı görüşünü beyân eder:
“Allah Teâlâ, Rasulullah (s.a.s.)’in karşılaştığı meselelerin çözüm yollarını ve bu konudaki doğru (tutumu) O’na, vahiy veya ilhâm yoluyla öğretiyordu. Ümmetine gelince, şayet onlar hidayetten sapıp hevâları doğrultusunda hareket etmez, birbirlerine dostça davranarak, hakkı araştırarak ve hepsi birden doğruya isâbet etmeyi dileyerek, Peygamberin uygulamasını örnek alır istişâre ederlerse, Allah onlara, doğru yolu gösterecek ve onları muvaffak kılacaktır.”[17]
Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, muvahhid mü’min kullarının özelliklerini şöyle beyân eder:
“Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha sürelidir. (Bu da) iman edip Rabbine tevekkül edenler içindir.
(Bunlar,) büyük günahlardan ve çirkin utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlardır.
Rabblerine icâbet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şûrâ ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk edenler,
Ve haklarına tecavüz edildiği zaman birlik olup karşı koyanlardır.”[18]
Rabbimiz Allah Azze ve Celle’nin beyânıyla, muvahhid mü’min kulların “işleri kendi aralarında şura ile” gündeme gelir, istişârede bulunup hayırlı bir şekilde karara bağlarlar… Mü’min müslümanlar, “Nass” ile sabit olan işleri, emrolundukları şekilde dosdoğru yerine getirirler… Hakkında “Nass” olmayan helâl, temiz, hayırlı ve güzel işleri ise kendi aralarında istişâre edip sonuca bağlar ve gereğini yapmak üzere harekete geçerler… Bu şekilde davrandıkları zaman doğrusunu gündeme getirir, hayırlısını yaparlar…
Said b. el-Müseyyeb (rh.a.)’in rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
“Kişi, istişâre ettikten sonra helâk olmaz!”[19]
Hâlid b. Ma’dan (r.a.) anlatıyor:
Adamın biri:
-Ya Rasulallah, ihtiyatlı davranmak nedir? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
“Görüş sahibi ile istişâre etmen ve sonra ona uymandır!” diye cevablandırdı.[20]
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Akıl sahiblerine danışınız ki, doğruyu bulasınız. Onların gösterdiğine karşı çıkmayın ki, sonradan pişman olmayasınız!”[21]
Hayat örneğimiz ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurdular!..
Muvahhid mü’min müslüman ve konunun ehli, akıllı bir şahsiyet ile istişâre edildiğinde hayırlı ve faydalı bir sonuç elde edilir… Hele hele böyle bir kişiyle değil de birkaç kişi ile yapılacak istişâre, Allah’ın izni ve lûtfu ile hayırlı bir şekilde sonuçlanıp, en iyi görüş gündeme gelir ki, onunla amel eden mutlaka fayda görür… Ehliyle istişâre etmeden kişisel görüşle amel etmek, çoğu zaman pişmanlık gündeme getirir…
Emiru’l-mü’minin İmam Ali (r.a.) anlatıyor:
Dedim ki:
-Ya Rasulallah, eğer başımıza bir hâl gelir de, o konuda herhangi bir emir ya da yasak bulunmazsa ne yapmamızı emredersiniz?
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“O konuda fakihler ve âbidlerle istişâre ediniz, kişisel görüş beyân etmeyiniz!”[22]
Kendisiyle istişâre edilecek mü’min müslüman şahsiyet, hayatı tanıyan, bilgili ve âdil olmalıdır… İhlâslı ve muttakî, aynı zamanda birikim ve tecrübeli olan kişinin, konuyu kavraması, inceliklerini idrak etmesi ve hayırlı bir görüş beyân etmesi, ondan beklenen en tabiî durumdur… Böyle ehil kişilerle yapılan istişâreler, kişiyi en doğrusuna ulaştırır…
İbn Ömer (r.anhuma) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kişi bir iş yapacağı zaman (müslüman) birine danışırsa, yüce Allah, o işinde onu en doğrusunu yapmaya muvaffak kılar.”[23]
Yahya b. Ebî Kesîr (rh.a.) der ki:
-Süleyman b. Davud (a.s.) oğluna şöyle demiş:
“Evlâdım, bir iş yapacağın zaman mutlaka bilen birisine danış! Danıştığın zaman yaptığın hiçbir işten dolayı üzülmezsin!”[24]
Bu, böyledir ve bu hakikat hiç değişmez!
Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’nın insan kullarına gönderdiği Rasuller ve Nebîler, mü’min müslümanların birbirleriyle danışarak, hayırlı görüş alış-verişinde bulunarak iş görmelerini tavsiye etmişlerdir ki, böyle davrandıkları zaman Allah’ın izniyle doğrusunu yapar, işlerinde başarılı olurlar…
Serî nakleder.
Hasan el-Basrî (rh.a.):
-Vallahi, istişâre eden bir topluluk, karşı karşıya oldukları şeylerin en iyisine yönlendirilir, deyip şu ayeti okumuştur:
“İşleri, kendi aralarında şûrâ iledir.” (Şura, 42/38)[25]
Peygamberlerin vârislerinden biri olan İmam Hasan el-Basrî (rh.a.)’ın beyân ettiği gibi, istişâre hâlinde bulunan bir topluluk, istenilen en hayırlı sonuca Allah’ın izniyle ulaşırlar… Hele hele muvahhid mü’min müslüman şahsiyetlerden oluşan bu topluluk, İslâm Milleti’nin meselelerini görüşmek üzere şûrâyı teşkil eden “Ehl-i hall ve’l-Akd” iseler, İslâm’ın istişâre için koştuğu şartlara riâyet ettikleri müddetçe en başarılı bir sonucu elde ederler… Gayeleri, Allah’ın rızasını kazanmak ve en hayırlı ümmetin sağlık ve selâmetini sağlamak olan İslâm şûrâsının her ferdi, en güzel, en hayırlı, en faydalı görüşünü beyân eder… Konuyla ilgili bu görüşlerden biri, ya oy birliği veya oy çokluğuyla karara bağlanıp yürürlüğe girer…
İmam Süfyân es-Sevrî (rh.a.), şûrâ ehli olan şahsiyetlerinin özelliklerini şöyle beyân eder:
-Takva sahibi, güvenilir ve yüce Allah’dan korkan kimseler, senin istişâre ettiğin kimseler olsun![26]
İmam Süfyân es-Sevrî (rh.a.)’in bu tesbit, her zamanda ve her mekânda geçerli olup şûrâ ehli olanlar buna çok dikkat etmelidirler… Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) da bu hakikata dikkat çekmiş ve istişâre edilecek şahısların güvenilir, yani iman ve İslâm ehli, ihlâslı ve sadık kişiler olmasının gerekli olduğunu beyân buyurmuştur!..
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kendisiyle istişâre edilen kimse, güvenilen birisi (olmalı)dır.”[27]
Hadis-i şerifin şerhinde, meşhur hadis şarihlerinden Tıybî (rh.a.) şunları beyân etmiş:
“Bir mesele hakkında görüşüne başvurulan ve kendisiyle istişâre edilen kimseye itimad edilir, emin bilinir ve ona güvenilir. Şu hâlde danışılan taraf, yararlı gördüğü şeyi gizlemek suretiyle hıyânet etmemelidir.”
Sindî (rh.a.) de şunları söyler:
“Kendisine danışılan kimse, danışma konusu olan mesele hakkında samimî görüş ve kanaatini gizlememelidir. Nasıl hareket edilmesinin iyi olduğu noktasında bir görüşü var ise bunu söylemelidir!”[28]
İmam Tahâvî (rh.a.), bu hadis-i şerif için şunları kaydetmiştir:
“Allah Azze ve Celle’nin dilemesi ile bu hadiste maksadın ne olduğunu öğrenmek için hadis üzerinde düşündük ve gördük ki: Bir kişi, kardeşine danışırsa, kardeşinin kendi görüşüne göre daha üstün olan görüşünü öğrenmek ister. Böylelikle o işinde kardeşi ile danışmasına uygun hareket eder ve kardeşinin kendi kanaatiyle ortaya koyduğu üstün görüşü ile birlikte işini görür. Böylelikle onunla danıştığı husus hakkında yaptığı uygulama ile onu taklid eder, danışmasında onun gösterdiği gibi hareket eder. Eğer danışma neticesinde onun gösterdiği doğru ise, o işin benzeri mükâfat kadar ona da ecir verilir. Şayet bu hususta doğru olmayan bir görüş belirtir ve bunu böyle olduğunu bilerek yaparsa, verdiği o görüşü ile yapacağı işine olumsuzluk katmış olur.
Yine Allah Rasulü (s.a.s.)’den bu anlam çerçevesine giren buna benzer bir rivayet gelmiştir.”[29]
Bu rivayetler şunlardır:
1-Câbir (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Biriniz (din) kardeşine danıştığı zaman, danışılan adam ona (yararlı gördüğü) görüşünü belirtsin!”[30]
2-Emiru’l-mü’minin İmam Ali b. Ebî Talib (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kendisine danışılan kimse, güvenilen (biri olmalı, doğruyu söylemeli ve sırları ifşâ etmemeli)dir.
Bir kimseye danışıldığında, kendisi için nasıl yapılacaksa, danışan kimseye de öyle yol göstersin!”[31]
3-Nevvâs b. Sem’ân (r.a.)’dan.
Rasulullah şöyle buyurdu:
“Sana inandığı hâlde senin kardeşine yalan söylemen, ona büyük bir ihanettir.”[32]
4-Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet etti.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Her kim (kendisine danışan din) kardeşine bir işte gerçek olmadığını bildiği hâlde bir şeyi tavsiye ederse, (tavsiyede bulunduğu) kardeşine ihanet etmiş olur.”[33]
Hadisin şerhinde şunlar kaydedilmiştir:
“Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, din kardeşine bile bile yanlış bir tavsiyede bulunan kimsenin, emanet vasfını kaybedip, hainlik vasfını kazanmış olduğu açıklanmaktadır. Bir hadis-i şerifte: ‘Kendisine danışılan zat emindir’ buyrulduğundan, bir mesele kendisiyle istişâre edilen kimse, kendisi hakkında ne kadar iyilik düşünüyorsa, kendisine danışan kimse hakkında da o kadar iyilik düşünmelidir. Aksi takdirde hainler sınıfına girmiş olur.
Başkalarıyla istişâre ihtiyacı duyan bir kimse de istişâre için fikirlerine ve doğruluklarına güvenilen dürüst, mütefekkir ve emin kimseleri seçmelidir.”[34]
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetinin mü’minlerinin birbirlerine karşı çok samimî davranmalarını, kardeş olduklarını idrak etmelerini ve birbirlerine yardımcı olmalarının gereğini beyân edip, bunun imanî bir mesele olduğunu vurgulamıştır!..
Enes b. Mâlik (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
“Hiçbiriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi, kardeşiniz için arzu etmedikçe (kemâliyle) iman etmiş olmaz.”[35]
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bir kimse, kendisinden sorulan bir meseleyi (bildiği hâlde) gizler de cevab vermezse, Allah, kıyamet gününde ona ateşten bir gem vurur.”[36]
Mü’min müslümanların birbirleriyle istişâreleri ve hayırlı görüşlerin beyânı, hayırlı ümmetin vazgeçilmezidir!..
[1] Âl-i İmrân, 3/159.
[2] Kalem, 68/4.
[3] Şura, 42/38.
[4] Bkz. Necm, 53/3-4.
[5] Prof. Dr. M. Mahmud Hicâzî, Furkan Tefsiri, çev. Mehmet Keskin, İst. T.y. C. 1, Sh. 354-355.
[6] Beyhakî, Şuabu’l-İman, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, C. 7, Sh. 268, Hds. 7138.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, C. 4, Sh. 95. İbn Adiyy’den.
[7] Bkz. Ahzab, 33/21.
[8] İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri-Câmiu’l-Beyân an Te’vili Ayi’l-Kur’ân, çev. Doç. Dr. Ceyda Gürman, vdğ. İst. 2025, C. 10, Sh. 485, Hbr. 8126.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, C. 4, Sh. 94. İbnu’l-Munzir ve İbn Ebî Hâtim’den.
[9] İbn Ebî Şeybe, Musannef, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2011, C. 10, Sh. 390, Hbr. 26798.
İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, C. 10, Sh. 486, Hbr. 8129.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, C. 4, Sh. 94. İbnu’l-Munzir ve İbn Ebî Hâtim’den.
[10] İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, C. 10, Sh. 487.
[11] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2016, C. 19, Sh. 243, Hbr. 20329. C. 13, Sh. 122, Hbr. 13433.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, C. 4, Sh. 94. İbnu’l-Munzir ve İbn Ebî Hâtim’den.
[12] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst. T.y. C. 2, Sh. 439. (Yenda Yayınları)
Sadeleştirilmiş nüsha, C. 2, Sh. 453. (Azim Yayınları)
[13] Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 34, Hbr. 1767.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, C. 13, Sh. 121, Hbr. 13432.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, C. 4, Sh. 95. İbn Ebî Hâtim’den.
[14] Bkz. Enbiya, 21/107.
[15] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İ’tisâm, B. 28. (Bab başlığında)
[16] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 24, Hds. 228.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2015, C. 1, Sh. 450, Hds. 756. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Ayrıca bkz. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağâzî, B. 62, Hds. 343.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Eşribe, B. 7, Hds. 70’in devamında.
[17] İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, C. 10, Sh. 488.
[18] Şura, 42/36-39.
[19] İbn Ebî Şeybe, Musannef, C. 10, Sh. 389, Hds. 26796.
[20] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, C. 19, Sh. 251, Hds. 20346.
Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl Fî Süneni’l-Akvâl ve’l-Ef’âl, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2022, C. 22, Sh. 137, Hds. 7188. Ebu Davud, Merâsil, Hds. 482-483’den.
[21] Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-Ummal, C. 22, Sh. 136, Hds. 7186. Hatib, el-Müttefik ve’l-Müfterik’den.
Kuzâî, Şihâbü’l-Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yardım, İst. 1999, Sh. 146, Hds. 472.
[22] Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 1, Sh. 486, Hds. 834. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Not: Ravileri, Sahîh’in ravilerinden olup güvenilir olarak değerlendirilmişlerdir.
Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-Ummal, C. 22, Sh. 137, Hds. 7191.
[23] Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 7, Sh. 266, Hds. 7132.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 13, Sh. 383, Hds. 13158. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, C. 13, Sh. 165.
[24] Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 7, Sh. 268, Hbr. 7135.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, C. 10, Sh. 390, Hbr. 26797.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, C. 19, Sh. 245, Hbr. 20335.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, C. 13, Sh. 165.
[25] İmam Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, B. 129, Hbr. 258.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, C. 10, Sh. 390, Hbr. 16800.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, C. 13, Sh. 164. Abd b. Humeyd ve İbnu’l-Munzir’den. Ayrıca bkz. C. 4, Sh. 95.
Ebu Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, çev. Prof. Dr. S. Kemal Sandıkçı, İst. 2018, C.13, Sh. 219.
İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, C. 10, Sh. 487, Hbr. 8130.
İmam Mâverdî, Mâverdî Tefsiri, çev. Doç. Dr. Avnullah Enes Ateş, İst. 2022, C. 2, Sh. 416.
[26] İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1997, C. 4, Sh. 442.
[27] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 113-114, Hds. 5128.
Sünen-i Tirmizî, Kitabü’z-Zühd, B. 26, Hds. 2474.
Kitabu İsti’zân ve’l-Âdâb, B. 90, Hds. 2975-2976.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Edeb, B. 37, Hds. 3745-3746.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Siyer, B. 13, Hds. 2453.
İmam Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, B. 128, Hds. 256.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, C. 19, Sh. 252, Hds. 20348-20349.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, C. 9, Sh. 498, Hds. 7260.
Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2023, C. 12, Sh. 556, Hds. 637-638.
Kuzâî, Şihâbü’l-Ahbâr Tercümesi, Sh. 34, Hds. 3.
Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetü’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, C. 11, Sh. 247, Hds. 3041.
Nûreddin el-Heysemî, Sahih-i İbn Hibbân Zevâidi, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, C. 2, Sh. 346, Hds. 1991.
Ebu Ya’lâ el-Mevsılî, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2024, C. 5, Sh. 426, Hds. 6942.
İmam Ebu Muhammed Abdulhamid b. Humeyd b. Nasr el-Kissî, el-Muntehab-Abd b. Humeyd Müsnedi, çev. Serkan Ünal, Konya, 2015, Sh. 128, Hds. 235.
Ebu Ca’fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme et-Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-Âsâr, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2025, C. 8, Sh. 424, Hds. 4290, 4294-4295.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 13, Sh. 385, Hds. 13163. Bezzâr’dan.
[28] Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mace Tercemesi ve Şerhi, İst. 1983, C. 9, Sh. 540.
[29] Et-Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-Âsâr, C. 8, Sh. 427.
[30] Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Edeb, B. 37, Hds. 3747.
[31] Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 13, Sh. 383, Hds. 13159. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-Ummal, C. 22, Sh. 136, Hds. 7183. Sh. 137, Hds. 7191.
[32] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, C. 16, Sh. 481, Hds. 23938.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 1, Sh. 380, Hds. 612.
[33] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-İlm, B. 8, Hds. 3657.
İmam Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, B. 130, Hds. 259.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, C. 1, Sh. 500, Hds. 355-356.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 498, Hds. 23979.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, C. 19, Sh. 253, Hds. 20350.
Et-Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-Âsâr, C. 8, Sh. 428, Hds. 4296.
Ali el-Muttakî el-Hindî, Kenzu’l-Ummal, C. 22, Sh. 138, Hds. 7192-7193. İbn Cerîr’den.
[34] Sünen-i Ebu Davud Tercüme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, İst. 1991, C. 13, Sh. 264.
[35] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B. 6, Hds. 6.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 17, Hds. 71-72.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 9, Hds. 66.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-İman, B. 19, Hds. 4983-4984.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B. 22, Hds. 2634.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1, Sh. 228-229, Hds. 243-247.
İbn Hibbân, Sahih-el-İhsân fî Takribi Sahih-i İbn Hibbân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2022, C. 1, Sh. 308, Hds. 235.
[36] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-İlm, B. 9, Hds. 3658.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 24, Hds. 261.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B. 3, Hds. 2787.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1, Sh. 441-443, Hds. 643-649.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, C. 1, Sh. 497, Hds. 352.
Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, C. 9, Sh. 525, Hds. 11310.
İbn Hibbân, Sahih, C. 1, Sh. 196, Hds. 96.
Ebu Ya’lâ el-Mevsılî, Müsned, C. 2, Sh. 453, Hds. 2585.
Ebu Davud Süleyman b. Davud el-Cârûd et-Tayâlisî, Müsned-i Tayâlisî, çev. M. Ömer Yusuf, Konya, 2019, C. 2, Sh. 437, Hds. 2657.
İbn Abdi’l-Berr, Câmiu Beyâni’l-İlmi ve Fadlihi, çev. Mahmud Varhan-Ali Yücel, İst. 2015, Sh. 14-15, Hds. 1-2.


