İslâm toplumunun varlık teminatı kardeşliktir. İslâm, sadece mabed dini değildir. İslâm ile diğer düşüncelerin ve dinlerin en bariz farkı da budur. İslâm asla bir mekâna sığacak bir din değildir. Ne mabede ne mescide ne Mekke’ye ne de sadece Kâbe’ye... Bunların her biri semboldür, şiardır ancak İslâm sadece bunlarla sınırlı değildir. İslâm’ın şöyle bir özelliği var: Hayatın tamamını kuşatır ve asla şirk kabul etmez. “Şu kadar İslâm olsun ama şu kadarı da başka bir şey olsun” şeklinde bir durumu İslâm asla kabul etmez. İslâm yüzde yüz İslâm olmak zorundadır. Böyle olduğu için İslâm hayata hâkim bir dindir. Hayatın içinden konuşur ve hayat şartlarıyla savaşmaz. Hayatın içinden konuştuğu için fıkıh diye kocaman bir medeniyet oluşturmuştur.
Fıkıh kişinin lehinde ya da aleyhinde olan meseleleri ortaya koyar. Var olan düzende ve ortamda Müslümanca yaşamanın yolunu ve yöntemini bize gösterir. Bir insan kalkıp: “Ben İslâm’ın yüzde yüz yaşanabildiği bir yerde İslâm’ın benden istediği şekliyle yaşarım ama Dârü’l-İslâm olmayan bir yerde artık elimden geldiğince bir şeyler yapar, onun dışında kalabalığa uyarım.” diyemez. Bu noktada Siyer ona “dur!” der. Efendimiz (sas) İslâm’ın mahkûm olduğu bir yerde 13 yıl yaşadı. 13 yıl boyunca da Mekke’nin o hâlinde bile Müslümanca yaşamanın yolunu ve yöntemini gösterdi.
En Temel Meselemiz
Sahâbe bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine kenetlendiler. Kur’ân’ın ifadesiyle onlar “Bünyânü’n-mersûs” [Saf, 61/4] idi. Hâl böyle olunca şirkin sokaklardan sel gibi aktığı o topraklarda bile bir avuç Müslüman, kâinata meydan okuyabilecek kadar bir imanın sahibi olarak birbirlerine destek oldu ve hiçbir şey onları yollarından edemedi. Bugün yaşadığımız şu zeminde bu olmuyorsa kardeşlik meselesinde neleri eksik bıraktığımıza dair kendimizi ciddi bir muhasebeye çekmeliyiz.
İslâm toplumunun en temel meselesi kardeşliktir. Efendimiz (sas) işin bidayetinden sonuna kadar o aziz İslâm’ın bir cemaat hâlinde yaşanabilirliliğini sağlarken bu işin mayasını, varlık teminatını, zeminini ve kökünü kardeşlik olarak belirlemiştir. Kardeşlik varsa İslâm toplumu vardır. İslâm toplumu ancak kardeşlik ile ayakta kalabilir. Öyleyse kardeşlikten bahsettiğimiz zaman öylesine bir durumdan bahsetmediğimizin farkına varmamız gerekiyor. Kardeşlik bizim için lüks değil, olmazsa olmaz bir esastır. Dolayısıyla varlık teminatımız olan kardeşliği konuşmayı ve tesis etmeyi boynumuza yüklenmiş önemli bir mükellefiyet olarak görmeliyiz.
Kardeşliğin Virüsü: Taassup
Maalesef günümüz İslâm ümmeti içerisinde tarafgirlik had safhadadır. Taassup bizlerin sarıldığı bir azık hâline geldi. Tercihlerimizi birbirimize karşı din diye dayatarak meseleyi tekfir noktasına sevk edecek kadar vardırmışız. Varlık teminatımız olan kardeşlik meselesi tam anlamıyla tesis edilmezse kardeşliğin yerine geçen her şey bizi birbirimizden tamamen koparacak ve İslâm cemaati dediğimiz o aziz cemaatin oluşmaması adına her türlü şey gerçekleşecektir.
Tarihten bir meseleye değinerek bu sıkıntımızı daha iyi anlamaya çalışalım. İslâm tarihinin en önemli kırılma hadiselerinden biri Hz. Osman’ın (ra) şehit edildiği tarihtir. Hz. Osman hicrî 35’te şehit edilmiştir. Hicrî 36 ise bir kardeş kavgası olan Cemel Hadisesi’nin yaşandığı tarihtir. Cemel’in hemen arkasından da yine aynı tarihte başka bir kardeş kavgası olan Sıffîn yaşanmıştır. Hicri 37’de Nehrevan Savaşı meydana gelmiş, hicrî 40’ta ise Hz. Ali şehit edilmiştir. Efendimiz’in (sas) vefatının üzerinden daha 50 yıl geçmeden hicrî 61’de Kerbelâ Hadisesi vuku bulmuştur. Kerbelâ’dan iki sene sonra hicrî 63’te ise Harre Vakası yaşanmış, bu vakada nereden geldiği belli olmayan bir grup asker üç gün boyunca peygamber şehrinde taş üstünde taş bırakmamıştır. Bedir ashâbından ve ashâbın büyüklerinden bazılarının orada şehit edildiklerini biliyoruz.
Ne oldu da yukarıda bahsedilen hadiseler Efendimiz’in (sas) vefatından kısa bir süre sonra yaşandı? İslâm tarihi kitaplarına ve bu konuda yazılmış kitaplara baktığınızda hadiselerin nedenleri şu başlıklar altında sıralanır:
• Siyasî nedenler
• Sosyal nedenler
• İktisadî nedenler
• İdari nedenler
• Kabilevî nedenler
Bu maddeler çoğaltılabilir ama tüm bunları kapsayan ana bir neden vardır, o da İslâm toplumu içerisinde kardeşliğin zayıflamasıdır. “Bünyânü’n-mersûs” olması gereken İslâm cemaati birbirinden ayrılarak kendi aralarına nefret tohumları ekmiş ve ortaya çıkan bu zafiyet, düşman tarafından fitne ateşiyle bir fırsata çevrilerek destan yazan o insanlar karşı karşıya gelmiştir. Kardeşlik gittikten sonra Medine’de veya Mekke’de yaşamanın, sahâbeye çağdaş olmanın bir önemi de kalmamaktadır.
Kardeşlik Destanı
Efendimiz (sas) bir kardeşlik destanı oluşturmuştu. Allah’ın (cc) kendisinden istediği o İslâm cemaatini tesis ederken zemine bunu öyle bir sağlam yerleştirmişti ki insanlık tarihinde hiç kimseye nasip olmayan şey Efendimiz’e (sas) nasip olmuştu. Öyle ki tesis edilen bu ilâhî sistem, yirmi üç yıl gibi kısa bir zamanda dünyaya bir hayat nizami olarak yayılmıştı.
Asr-ı Saâdet’teki kardeşlikten bahsedince aklımıza hemen Ensâr-Muhacir kardeşliği gelmektedir. Bu kardeşlik belki de Asr-ı Saâdet’in en önemli kardeşliğidir ancak bunun öncesi de vardır. Efendimiz (sas) ilk günden itibaren kardeşlik meselesini Müslümanların asli gündemi kıldı. Dârü’l- Erkam’da konuşulan her meselenin sonu kardeşliğine bağlanırdı. Mekke’de Efendimiz’in (sas), İslâm toplumunu nasıl oluşturduğunu o ilk günlere gittiğimiz zaman görmekteyiz.
Efendimiz (sas) bazen birbirleriyle benzer özellikte olanları, bazen güçlü olanla zayıf olanı kardeş kılmış, onları birbirlerine emanet etmiş ve böylece kardeşlik meselesinin temellerini daha işin başında atmıştı. Örneğin, amcası Hz. Hamza’yı evlatlığı Zeyd b. Hârise ile, Hz. Ebû Bekir’i Hz. Ömer ile, Hz. Osman’ı Abdurrahman b. Avf ile, Zübeyr b. Avvâm’ı Abdullah b. Mes‘ûd ile, Ubeyde b. Hâris’i Bilâl-i Habeşî ile, Ebû Huzeyfe b. Utbe’yi Sâlim b. Ubeyd ile, kendisini Ali ile ve daha nicelerini birbirleriyle kardeş kılmıştı. Mekke’deki kardeşlik meselesi böyle başladı. Böyle olduğu için on bin nüfuslu Mekke’de Hz. Ömer’in gelişiyle altıncı yılda sayıları 129 olan İslâm cemaatine bir şey yapılamıyordu çünkü onlar birbirlerine kenetlenmişlerdi.
Müslümanlar sayıları az olmasına rağmen şu düşünceye kapılmıyordu: “Biz iman ettik, müşriklerle diyaloğumuzu asgariye indirelim, yoksa onlardan etkilenebiliriz.” Böyle bir düşünce müşriklerde vardı çünkü Müslümanlar gerçek manada birbirlerine kenetlendiği için etkilenmiyorlar, etkiliyorlardı. Bundan dolayı müşrikler çoluk çocuklarını Müslümanlarla görüştürmemeye çalışıyordu. Tam bu noktada bugün ne durumda olduğumuzun muhakemesini de size bırakalım.
Yesrib’ten Medine’ye
Mekke’de geçen on üç yılın sonunda Efendimiz (sas) Yesrib’e hicret etti. Efendimiz (sas) Yesrib’i Medine kılarken yedi temel basamak üzerine İslâm toplumunu oluşturdu:
1. Mescit: Efendimiz (sas) önce mescit inşa etti. Mescit, İslâm toplumunun kalbidir. Bizim medeniyetimiz mescit medeniyetidir.
2. Menzil: Efendimiz’in (sas) evlerinin her biri annelerimizin rehberliğinde birer medreseydi. O gün Efendimiz; Hz. Sevde ve Hz. Âişe annemizle evliydi. Mescid-i Nebevî inşa edildiğinde mescide bitişik iki oda, iki menzil inşa edilmişti. Sonra bu odaların sayısı dokuza çıktı. Dokuz odanın her biri birer nebevî medrese oldu ve oralarda nice talebeler yetişti.
3. Mektep: Menzilden sonra Suffa dediğimiz bir mektep inşa edildi.
4. Muâhât: Muâhât, “Ensâr-Muhacir Kardeşliği” demektir. Efendimiz (sas) 5-6 ay süren Mescid-i Nebevî’nin inşaatında sonra Enes b. Mâlik’i gönderdi ve bütün Ensâr-Muhaciri çağırdı. İbn Sa‘d’a göre ellişer kişiden yüz kişi, Makrizî’ye göre seksen üçer kişiden yüz seksen altı kişi birbirleriyle orada kardeş kılındı. Muhacir-Ensâr kardeşliği böylece tesis edildi.
Peki, Efendimiz (sas) birbiriyle kardeş olacakları nasıl seçti? Birbirlerini tartacak, birbirlerine destek olacak, birbirlerine sahip çıkacak, biri kayarsa biri el uzatacak, biri yanlış yaparsa biri onu uyarıp ona hakkı ve sabrı tavsiye edecek şekilde bir eşleştirme yaptı. Muâhât gerçekleştiğinde Efendimiz (sas) Medine’de altı ayı geçirmişti. Zaten muhacir Müslümanları tanıyordu. Bu süre içerisinde ensârı da tanıdı, onlar hakkında Mus’ab b. Umeyr’den bilgi aldı. Tüm bunları dikkate alarak Efendimiz (sas) bir eşleştirme yaptı. Medine’de birbirine kardeş kılınan isimlerden bazıları şunlardır: Hz. Ebû Bekir ile Hârice b. Zeyd b. Ebî Züheyr, Hz. Ömer ile Utbân/İtbân b. Mâlik, Hz. Osman ile Evs b. Sâbit, Zübeyr b. Avvâm ile Kâ‘b b. Mâlik, Abdurrahman b. Avf ile Sa’d b. Rebî ile…
5. Medine Vesikası: Dünyanın ilk yazılı anayasasıdır. Hukuklu insanlar, hukukun üstünlüğüne inanan insanlar, hukukla yaşamayı asli bir vazife olarak gören insanlar; Medine Vesikası’nı yazarak herkesi hukuka çağırdılar.
6. Medine Çarşısı: Güç, ekonomi, para. Başkalarına bağımlı olmamak, kimseye el açmamak, asli ihtiyaçları hiç kimseden beklemeden karşılayabilmek için bunlar gerekmektedir. Bu da Medine çarşısı ile oldu.
7. Askeri Birlik: Medine çarşısından sonra Efendimiz (sas) askeri birlik kurdu.
Kardeşlik Hukuku
Geçtiğimiz satırlarda “Müslüman hukuklu insandır.” demiştik. Buna dair bazı ilkeleri de dört maddede işlemiştik. Şimdi kardeşlik meselesinin hukukunu da yine dört maddeyle ele alacağız:
1. Hilkatte kardeşlik: Yaratılışta kardeşiz. Hz. Ali demiştir ki: “İnsanlar ya hilkatte eş ya da dinde kardeştirler.” Hepimiz Âdem’in çocuklarıyız. Âdem de topraktan yaratıldı. O hâlde insan olarak birbirimizden hiçbir farkımız yoktur. Bütün insanların birbiriyle bir hukuku vardır. Fakat bu hukuk, karşımızdaki insanın mensubiyetine göre değişiklik gösterebilir. Biz Müslüman’ız, diyelim ki karşımızda Yahudi veya Hristiyan var. Müslüman ile Yahudi veya Hristiyan’ın da bir hukuku vardır. Bu hukuku da İslâm bize söyler ve bu hukuk çerçevesinde de kardeşliğimizi ortaya koymak durumundayız. Karşımızdaki müşrikse bu sefer hukuk daha farklı işlemek zorundadır. Karşımızda kişi Ehl-i Kitap’tan da olsa, müşrik de olsa biz, aynı geminin yolcusuyuz ve bugün dünyanın neredeyse üçte ikilik kısmı bizimle aynı dini benimsemeyen insanlardan oluşuyor. Bundan dolayı bu insanlarla da bir hukuk işletmek zorundayız, asla “Banane!” diyemeyiz.
Şunu hiçbir zaman unutmayalım: İnsanlar bir ümmettir. Ümmet; ümmet-i davet ve ümmet-i icabet diye ikiye ayrılır. Biz elhamdülillah ümmet-i icabetiz, davete icabet ettik. Karşımızda duran üçte ikilik kesim ise ümmet-i davettir, yani bizden davet bekleyen insanlardır. Bazen gençler gelip şu soruyu soruyorlar: “Biz İslâm beldesinde doğduk. Ezanı duyduk, anamız babamız Müslüman olduğu için biz de Müslüman olduk. Başka yerlerde doğanlar ise İslâm’dan bihaber olarak yaşadı ve öylece ölüp gitti. Allah ahirette onlara nasıl muamelede bulunacak?” Ben de onlara şu cevabı veriyorum: “Siz onlarla ne uğraşıyorsunuz? Siz kendi hâlinize yanın. Ümmet-i davet olan o insanlara neden Mus‘ab’ın (ra) yaptığını yapmadınız? Bu kadar imkânın olmadığı o günlerde Mus‘ab b. Umeyr, Medine’de her eve imanı götürecek kadar gayret içerisinde bulunmuştu. İletişimin kolay olduğu şu zamanda bunların hiçbirini yapmamışsak siz de biz de kendi hâlimize yanalım. Dolayısıyla burada asıl üzerinde durmamız gereken mesele sorumluluklarımız olmalıdır.” Hilkatte kardeşlik böyle bir sorumluluktur ve bunun böyle bir hukuku vardır.
2. Nesepte kardeşlik: Rahimde kardeşlik, halk tabiriyle “karındaşlık” yerine daha geniş anlam ifa eden “nesepte kardeşlik” ibaresini kullandık. Çünkü rahimde kardeşlik dar anlamlıdır. Aynı babadan olup farklı annelerden olanlardan da nesepte kardeştir. Tabii karındaş olmanın hukuku biraz daha farklı olsa da nesep itibarıyla diğer kardeşlerimizle de aynı hukuka sahibiz.
Allah muhafaza buyursun, aynı anne babanın çocukları olsak da kardeşlerimiz arasında İslâmî açıdan dağlar kadar fark olabiliyor. Bu durumda olsak da nesepte kardeşliğin hukuku devam etmektedir. Ne olursa olsun, hangi dine mensup olursa olsun, hangi ideolojinin mahkûmu olursa olsun bizim onlarla bir hukukumuz vardır ki bu hukuku işletmek zorundayız.
3. Sütte kardeşlik: Bu husus toplumun geneli için süregelen bir yaradır. Maalesef süt kardeşliğinin fıkhını bilmiyoruz. Bazen öyle şeyler duyuyorum ki söyleyecek bir söz bulamıyorum. “Sütten dolayı kurulan hukuka göre neleri yapmalıyız, neleri yapmamalıyız?” diye bir şey düşünülmüyor. Dolayısıyla sütten dolayı bir kardeşlik oluşturan insanlar, bu işin fıkhını çok iyi öğrenmek zorundadırlar.
4. Dinde kardeşlik: Kardeşliğin can alıcı noktasına geldik. Aynı inanç, aynı kıble, aynı peygamber, aynı kitap… İnanç noktasında aynı değerlere sahip insanlarla dillerimiz, ırklarımız, coğrafyalarımız ne olursa olsun, tarihin hangi zamanında yaşanırsa yaşansın bir İslâm kardeşliği vardır.
Bahsettiğimiz bu dört kardeşlikten üçü sûreten kardeşlik, diğeri ise sîreten kardeşliktir. Bu dört kardeşlikten üçü sadece dünya ile alakalı, diğeri hem dünya hem de ahiret ile alakalıdır. Bu kardeşlik hiç şüphesiz din kardeşliğidir. Allah bu sorumluluğu bize yüklerken, böyle bir nimeti bahşederken bunun imkânları ve güzellikleriyle bahşetmiştir. Bunu anladığımızda din kardeşliğinin ne kadar önemli olduğunu da anlamış oluruz. İmanın bizi yaklaştırmasını çoğu zaman tam anlamıyla kavrayamasak da bazen hissediyoruz. Bu hissediş bile iman adına bize çok güzel lezzetler sunuyor. Kardeşliğin gerçek tadını ve lezzetini Allah bize tattırsın.
Hilf ve Muâhât
Efendimiz (sas) başta Buhârî olmak üzere onlarca hadis kitabımızda geçen bir hadiste şöyle buyurmuştur: “İslâm’da hilf yoktur, din kardeşliği vardır.”[1]
Hilf ne demek, kardeşlik ne demektir? Efendimiz neden hilf yerine kardeşliği kullanmıştır?
Hilf; sözleşme ve dayanışma, belli kurallar çerçevesinde karşılıklı anlaşma demektir. Cahiliye Dönemi’nde de İslâm Dönemi’nde de hilfler var oldu. En meşhuru hepinizin bildiği Hilfü’l- Fudûl’dur. Yine Câhiliye Dönemi’nde Hilfü’s- Silâh, Hilfü’l-Ahlâf, Hilfü’l-Mutayyebîn, Hilfü’r- Ribâb gibi meşhur hilfler kurulmuştur. Bunların muâhâttan çok temel bir farkı vardır. Muâhâtın ne olduğuna dair bir örnekten yola çıkarak muâhât ve hilfin farkını kavramaya çalışalım.
Ensâr ve Muhacir nedir, bunu gerçek manada anlamadığımız için Abdurrahman b. Avf ile Sa‘d b. Rebî‘ (r.anhumâ) arasındaki kardeşliği anlayamayız. Sa‘d b. Rebî‘ Medine’nin sayılı zenginlerinden biri idi. Allah Resûlü Mekke’nin zengini iken her şeyini geride bırakıp gelen Abdurrahman b. Avf’ı Sa‘d b. Rebî’ye kardeş kıldı. Bunun üzerine Sa‘d kardeşini alıp hemen evine götürdü. O ilk gece Sa‘d, kardeşi Abdurrahman’ın karşısına oturdu: “Ey kardeşim! Sizler iman adına her şeylerinizi terk edip buralara geldiniz. Allah Resûlü de sizi bizlere kardeş kıldı. İşte bu malım...” diyerek başladı malını saymaya… “Bunların yarısı benim yarısı senin. İşte bu da evim, yarısı benim yarısı senin. İşte bunlar da iki hanımım, sen hangisini istersen onu boşayacağım, iddetini bekler, onunla sen evlenirsin.” Bu çağın insanın anlamakta zorlanacağı bir yiğitlik, bir kardeşlik ortaya koyuyordu Sa‘d b. Rebî‘… Sa‘d kendine düşeni yapmıştı, söylediğinde de çok samimiydi. Şimdi söz sırası Abdurrahman b. Avf’da idi: “Ey kardeşim! Allah malını, mülkünü, eşlerini, işlerini sana mübarek kılsın! Sen bana çarşının yolunu göster?”[2]
Akıllarımızı durduracak bu şeyin sebebi hilf değil, kardeşliktir. Suriyelilere ayda şu kadar yardımda bulunarak Ensâr-Muhacir olunmuyor. Tabii bunu yapmamız gerekiyor, yaptığımızda da mutlu oluyoruz ama Ensâr-Muhacir kardeşliği böyle bir kardeşlik değildir. İşte bu noktada hilf ile muâhâtın farkını çok net bir biçimde ortaya koyduğumuz an, o gün olanları biraz daha doğru bir biçimde anlarız. Kardeşlik; bölmek, bölüşmek ve bütünleşmektir. Sa’d b. Rebî‘in (ra) Abdurrahman b. Avf’a (ra) söylediklerinde bu mesajlar vardı. Gerçek manada ensâr-muhacir kardeşliği de böyle olur. Kendinizi muhacirlerin yerine koyun. Acaba ensârın işi mi zor, yoksa muhacirin işi mi? Meseleye 14 asır sonra tek bir çerçeveden bakınca bazen taşları yerli yerine oturtamıyoruz. Ancak birkaç farklı çerçeveden daha bakınca bir şeyleri anlamaya başlıyoruz. Birileri Allah için veriyor ama birilerinin bunu hazmedebilmesi kolay olmuyor. Ve muhacir hazmedemiyor.
Ensar-Muhacir arasındaki tartışmaların çoğunu muhacirler çıkarmaktadır. Hatta Muhacirler Resûlullah’ın (sas) yanına gelir ve ona şöyle derlerdi: “Yâ Resûlullah! Ensârın yaptıklarından biz artık bitabız! Ne olur onlara söyle, artık böyle davranmaktan vazgeçsinler!” Peki, neden Muhacirler bunu söylemektedir? Çünkü Muhacirlerin büyük bir kısmı ticaret erbabıdır. Mekke’de tarım olmadığından muhacirler toprağı, ağacı bilmezler. Medine toplumu ise çiftçidir. Toprağı, tarımı, meyveyi ve ağacı iyi bilirler. Çiftçi adamın geliri ne ise Ensârın geliri de odur. Ensâr da elinde ne varsa Muhacir kardeşiyle yarı yarıya paylaşıyor. Hatta Muhacirlere şunu da diyorlardı: “Siz tarla ve bahçe işlerinden anlamazsınız. Biz tarlada çalışırken siz mescide gidin, Allah Resûlü’nü (sas) dinleyin, onun söylediklerini iyice zihninize nakşedin ve akşam bize anlatın. Bizim hukukumuz bu şekilde yürüsün.” Bir Muhacirin bunu hazmedebilmesi kolay mı?
Bir defasında ensâr ile muhacir, hurma mahsulünü paylaşacakları zaman ensârdan bazıları paylardan az olanın altına hurma dalı döşeyerek o payı fazla göstermiş, muhacirler de malın asıl sahibi olan ensârın daha fazla almaya layık olduklarını düşünerek farkında olmadan daha küçük görünen, kıymetli hisseyi almışlardı. Burada 14 asırlık İslâm tarihinde hâlen ikinci bir örneği olmayan kardeşlik destanı yazılmıştır.
Selamı Yayınız!
Zafiyetlerimize dikkat çekme adına Asr-ı Saâdet’ten bir örnek vereceğiz. Bu olay Hz. Ömer’in halifeliği döneminde yaşanmıştır. Sahâbî efendilerimizi ziyaret etmek için Medine dışından Kays b. Ubâde isimli bir zat Medine’ye geliyor. Geliyor Medine’ye ve gördüklerini bize anlatıyor: “Allah Resûlü’nün (sas) ashâbını görmek için Medine’ye gittim. Medine’de kimi gördümse bana selam verdi. Beni evlerine götürüp bana ikramda bulunabilme adına birbirleriyle yarıştılar. Übey b. Kâ’b üstün geldi ve bana ikramda bulunan o oldu. Mescid-i Nebevî’ye namaz kılmak için gittiğimde benim yabancı olduğumu fark ettikleri an beni en ön safa geçirdiler. Halife Ömer, namaz kıldırmak için mihraba geldiğinde beni görünce selam verdi ve nereden geldiğimi öğrendi. Benim bir derdiğim olup olmadığını sordu.”
Bu örneği bir de günümüz dünyası açısından değerlendirelim. Maalesef çok acı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Birbirimize selam bile vermiyoruz. Mescide giriyoruz, namaz vakti için insanlar bekliyor. Selam verdiğimizde insanlar: “Acaba neden selam verdi, beni tanıyor mu?” diye ters ters bakıyorlar.
Bu noktada acı gerçeğimizle yüzleşme adına bir fıkra anlatmak istiyorum. Birisinin bir karpuz tarlası var. Kim selam veriyorsa tarla sahibi selamı almıyor. Biri dayanamayıp bunun sebebini soruyor. Tarla sahibinin cevabı ise şu oluyor: “Her selam verenin selamını alsam selam kelamı getirecek, kelam karpuzu götürecek.” Bizim derdimiz de bu olmuş. Aman kimse bize karışmasın, karpuzlar yerinde dursun. Ama “Aranızda selamı yayın!” diye nebevî bir beyan var karşımızda. Kardeşliğin mayasının selam olduğunu öğreten bir Peygamberimiz var. Avrupa’daki insanlar selam konusunda bizden daha iyiler. Buna bizatihi birçok kez şahit oldum. Tanıyan tanımayan herkes birbirine selam veriyor. İslâm beldesinde bugün tanımadığınız birisine selam verdiğinizde tuhaf karşılanıyor. Selam veriyorsun, “Acaba ne olacak?” diye adam yan yan size bakıyor. Allah’ın selamıdır bu, “Ben senden selimim, sen de benden selim ol!” demektir, “Benim elimden ve dilimden emniyette olabilirsin” demektir. Dolayısıyla yeniden nebevî sese dönmek zorundayız. Peygamber mektebinde bu iş böyle yürüyor, Efendimiz (sas) kardeşlik meselesini selam üzerine tesis etmiş, bir kez daha yeniden o asli hâle beraberce dönmek zorundayız. Efendimiz (sas) kürsüye çıktığında cemaati şöyle bir süzer, bazı sahâbîleri tek tek sorardı. “Nerede Sa‘d b. Muâz?”, Nerede Sâbit b. Kays?” derdi. Medine’nin son dönemlerinde, cemaatin on binlere çıktığı zaman da bile buna devam etti. Bir devlet başkanı, bir peygamber olarak cihana söyleyecek binlerce meselesi olmasına rağmen ashâbı ile yakından ilgilenirdi. Mesela yine bir gün Efendimiz (sas) minbere çıkmış, Sa’d b. Ubâde’yi göremiyor. Cemaate “Sa‘d b. Ubâde nerede?” diye soruyor. Ashâbdan biri ayağa kalkıyor ve: “Yâ Resûlullah! Sa‘d hasta, evde istirahat ediyor.” Namaz kılınıyor ve Efendimiz, ashâbına dönüp: “Benimle beraber kardeşiniz Sa‘d’ı ziyaret etmek için gelecek olan var mı?” diyor ve bu çağrıda cevap verenlerle birlikte Sa‘d b. Ubâde’yi (ra) ziyaret ediyor. Biz İslâm’ı böyle anlamadıktan sonra İslâm’dan tat ve lezzet alamayacağız. Çünkü biz İslâm’a yüzde yüz teslim olmadık ki İslâm da bizi yüzde yüz Müslüman kılsın! Dolayısıyla Efendimiz’in (sas) kardeşlik adına ortaya attığı her bir adım bize böyle bir mesaj veriyor.
Hepinizin bildiği son bir örnek ile yazımı noktalamak istiyorum. Hâkim’in el-Müstedrek’inde aktarılan bir kardeşlik tablosu. Yermük Savaşı sonunda Huzeyfetü’l-Adevî elinde su matarası yaralı askerlerin arasında dolaşırken “Su, su…” diye bir inleyen bir ses duyuyor. Hemen o askere koşuyor, matarasını açıyor, suyu ona ikram edecekken geriden başka bir daha ses duyuluyor: “Su, su…” İlk inleye asker: “Git kardeşim, belki onun ihtiyacı benden daha fazladır.” Huzeyfetü’l-Adevî diğer askerin yanına gidiyor. Tam o askere de suyu ikram edecekken başka yerden yine “Su, su…” diye bir inleme duyuluyor. O asker de İslâm cemaati olmanın nasıl olması gerektiğini haykırırcasına ilk askerin dediği gibi diyor: “Git kardeşim, belki onun ihtiyacı benden daha fazladır.” Ona gidiyor. Tam suyu ikram edecekken o asker şehâdet şerbetini içiyor. Suyu ikram etmek için önceki askere gidiyor ama o asker de şehâdet şerbetini içmiş. İlk isteyen askere doğru koşuyor, o da şehâdet şerbetini içmiş. Huzeyfetü’l-Adevî: “Heniyyen Lekum! (Size afiyet olsun). Siz benim ellerimden değil, meleklerin ellerinden su içtiniz.” diyerek onların şehâdetlerini tebrik ediyor.
Kardeşlik gerçekten budur. Eğer biz bugün bazı keyiflerimizden, lezzetlerimizden, güzelliklerimizden kardeşimiz için vazgeçemiyorsak biz kardeşliği anlamamışız demektir. Bunları söylediğimiz zaman kardeşlerimiz faturayı hep etrafındaki insanlara kesiyorlar, “İyi hoş hocam, güzel diyorsun ama bu kadar iyilik yapıyoruz, karşılığında kötülükten başka bir şey görmüyoruz” gibi sözler söyleniyor. Bunların hepsi birer bahanedir aziz kardeşlerim.
Kardeş nedir, biliyor musunuz? Kardeş, başka bir kardeşinin eziyetlerine, tahkirine, sıkıntılarına, dertlerine katlanandır. Biz sevap için uğraşmıyor muyuz? Efendimiz (sas) sevapların en güzelini gösteriyor. Öyleyse bahanelere sığınmaya gerek yok. Yapacağımız şey, varlık teminatımız olan kardeşliktir, kardeşliktir, kardeşliktir. Ya biz kardeşlik ile var olacağız ya da kardeşsizlik yüzünden birer birer yok olacağız. Ya kardeşlikle var olacağız, dirileceğiz ya da bu işi lüks olarak görerek “Eskide kaldı bunlar, bunlar artık lafta” deyip sadece işin edebiyatı ile uğraşan insanlar olacağız. Düşman da bizim bu zaafımızı kullanacak, bizi birbirimize kırdıracak ve kanlarımızın üstünde kendi destanlarını yazacaklar. Gelin düşmana fırsat vermeyelim, destanı biz yazalım, bizden sonrakiler bu destanı yeni bir Ensâr-Muhacir kıssası olarak okusunlar. Allah böyle bir ufka bizleri vardırsın ve kardeşliği her daim bizim azığımız edindirsin. Âmin.


