Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)’ye; salât ve selam, hidayet kaynağı olan kâinatın efendisi Resûlullah (s.a.v.)’e; güzide ashabına, ezvâcı olan müminlerin annelerine ve onların yolundan giden mücahit, zahit, salih ve aklen kalben iman etmiş tüm ehl-i imana olsun.
Nebevi perspektifte ahlak ve ahlaki ilkeleri ele alacağız. Uhuvveti ve buna merdiven olan basamakları hadisler ışığında ele alıp bunların faydalarına dikkat çekeceğiz. En önemlisi ise ahlakın İslam kefesinde mevkiini ele alarak, ahlakın olmadığı yerde insanın inşa olmayacağı, olmayacağı ve geleceği de inşa edemeyeceği ile ilgili biraz dini normları analiz edeceğiz.
Müminde ahlak tanımı:
Ahlak, insanlarla iyi geçinmek, insanların faydası ve paydasında olacak şeyleri yapmak ve istemektir. Ahlak, sadece bir temenni değil, aynı zamanda bir eylem biçimidir. Ahlak, bir empati felsefesidir; bir eylem ve bir sanattır. Bu sebeple İslam, ahlakı İslam’ın özü kabul etmiştir.
Hatta Resûlullah (a.s.)’ın, “Mizanda ahlaktan daha ağır basacak bir amel yoktur.” ifadesi, reelde İslam’ın bir ahlak olduğu vurgusunu gözlerden kaçırmamaktadır (Tirmizî, Birr ve Sıla, 62).
İslam, ahlaki değerlerden uzak bir Müslümanı düşünmemektedir. Zira ahlak, İslam’ın bir ameliyesidir. Tabiri caiz ise ahlak, pratikte imanın kendisidir. Buhârî hadisleri, ahlaki değerlerden uzak olana Müslüman der, mümin demez. Çünkü mümin, iliklerine kadar İslam’a inanan ve İslam’ı yaşayan demektir. Ahlak teorisi ile ilgili farklı tanımlar ortaya koyan yüzlerce âlim vardır. Ancak bizler burada daha çok realitede yaşanmış bir ilkeyi zikrettik. Hadis yansıması umum manada bunu ifade etmektedir.
Resûlullah (a.s.), bir Tirmizî hadisinde ahlak ile aynı kökenden gelen bir kelimeyle şöyle buyurur: “İnsanlarla iyi bir ahlakla geçin.” (Tirmizî, Birr ve Sıla, 11). Burada “hâlik” kelimesi ile hadisi ifade etmiştir. Bunun üzerinde durmamızın anlamı şudur: Resûlullah (a.s.), ahlakı bir diyalog olarak tarif etmiş ve insanlarla iyi geçinmenin en güzel ahlak olduğu mesajını vermiştir.
Ahlakı kategorize edilecek olursa, en zirvesi insanlarla iyi geçinmek olurdu. Zira Peygamberimiz (a.s.), “Mümin, kendisiyle ünsiyet kurulan kişidir.” diyerek buna son noktayı koymuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/400).
Resûlullah (a.s.), “Ben güzel ahlakı tamamlamak adına gönderildim.” diyerek bir ahlak peygamberi olduğunu bildirmiştir (Muvatta, Hüsnü’l-Huluk, 8).
İnsanları ahlaki manada disipline ederken ya çok esnek bir zeminde terbiye ettiğini ya da sert ve haşin bir zeminde kıvama gelmesini sağlamıştır. Çünkü ahlaki değeri zayıf mümin olmamalıydı. Bunu asgariye indirdiğini görüyoruz. Buna yanaşmayan kişileri zulmetmeden, müsibetle terbiye ettiğini, ahlaki değerler kazandırdığını görebiliyoruz. Komşusuna iyi davranmayan adamın yola gelemeyeceğini anlayınca mazlum olan adama verdiği nasihatte bunu bize açıkça anlatmaktadır. Rivayet şöyledir;
Bir adam Resûlullah’a (s.a.v.) gelerek:
“Ey Allah’ın Resûlü! Benim bir komşum var, bana eziyet ediyor.” dedi.
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
“Git, eşyalarını yola çıkar.”
Adam eşyalarını yola koydu. İnsanlar yanından geçip ona soruyorlardı.
O da: “Komşum bana eziyet ediyor.” diyordu.
Bunun üzerine insanlar o komşuya lanet etmeye başladılar.
Derken komşusu gelip ona dedi ki:
“Eşyalarını al, evine dön. Vallahi bundan sonra sana asla eziyet etmeyeceğim.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 121).
Topluluk adama lanet getirince, adamın komşuluk hakları konusunda kendine çekidüzen verdiği ifade edilir. Yine zina ahlakını terk edemeyen, öfkesini dindiremeyen, dostluğu ihya edemeyen ve bunun yanı sıra ahlaki değerlerde sıkıntı yaşayan kişileri muazzam manada disipline etmiştir.
Hatta bundan sebep kimi usulcüler şunu demiştir: “Resûlullah (a.s.)’ın hiçbir mucizesi olmasaydı, nübüvvetinin ispatı için sahabe gibi bir topluluk kâfi idi.” Burada kastedilen şey, dini normlar havzasında ahlaki değerleri dikkate alarak yaşayan bir topluluk demektir. Yirmi üç yıllık başarısı, ahlakı tamir etmesi idi. Çünkü ahlaklı bir cahilden etkilenir, ahlaksız bir âlimden tard edilir. Ahlak, davette kelamdan önce gelir. İnsanlar seni dinlemeden evvel, ünsiyet ve ülfet yönüne odaklanırlar. Yaklaşımı beğenen, kelama da katlanır. Bu sebeple ahlak müminde bütünleşmelidir ve ahlak İslam’ın kendisidir.
Ahlak kazanmada yöntem:
Ahlakı anlatmak veyahut edebiyatını yapmak, hırsızın veya zinakârın da yapabileceği bir şeydir. Ancak yaşamak ve yaşatmak, sadece peygamberlerin yapabileceği ve onlara ittiba edenlerin yaşatabileceği bir şeydir. Yazı ile öğrenir, hayat ile öğretir bu nizam-ı İslam. Kur’an ile anlatır, Resûlullah (s.a.v.) ile yaşatır bu İslam. Kur’an, hidayeti, nuru ve binlerce meseleyi anlatır; ancak ahlak meselesine gelince okları her yerde Peygamber (a.s.)’a yöneltir.
Kur’an önce bir itirafta bulunur, sonra buna teşvik eder. Kalem Suresi’nin dördüncü ayetinde “Sen çok büyük bir ahlak üzeresin.” itirafından sonra, Ahzâb Suresi’nin 21’inci ayetinde “Sizin için Resûlullah’ta güzel ahlaklar vardır.” diyerek bizleri ona sevk eder. Bu ayet, sadece iki peygamber için dillendirilmiştir; Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed (a.s.) için bu ifade kullanılmıştır.
Allah (c.c.) reçeteyi verir, ilacı da bahşeder; reçete Kur’an’dır, ilaç ise peygamberidir. Bu sebeple Âişe annemiz, “O yürüyen Kur’an’dır.” demiştir (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 139).
Yani; o her bir ayeti tatbik etmeyi öğreten bir muallimdir. Yazı taklit edilmez, eylem sadece taklit edilir. Bu sebeple doktorun emar, analiz ve sentezine bakacağız.
Yine sahabeyi sahabe yapan o iksir, hepimize lazımdır. Onu yakalarsak, kazanırsak zamanın ashabı olup toplulukları ihya ederiz. Nebevi perspektif ve nebevi eczane, insanı ahlaklandırmada 3 kural belirler:
Birinci kural: Birinci kuşak nesli olan ashabı okumak, anlamak ve üzerinde derin araştırmalar yapmak. Zira Resûlullah (s.a.v.), ümmetini örnek almada hep sahabeyi önermiştir. “Onlar gökteki yıldızlar gibidir.” ifadesi (Beyhakî, el-Medhal, 163), “Ashabımı örnek alın.” ifadesi (Taberânî, el-Muʿcemü’l-Kebîr, 20/177), yine “Ashabıma sövmeyin...” kavli (Buhârî, Fedâilü’s-Sahâbe, 4) onların ahlaki manada her yönüyle örnek alınacağını gösterir.
Dışarıdan gelen bedevilere, “Beni burada bulmadığınız zaman Ebû Bekir ve Ömer’e geliniz.” yönlendirmesi de bu kabildendir (Tirmizî, Menâkıb, 16).
İkinci kural: Hayatı paylaşmada, yaşamada ve idame etmede yakın çevreye dikkat etmek. Resûlullah (s.a.v.), ahlakın korunması ve gelişmesini iyi bir arkadaşa bağlamıştır. İyi bir arkadaşı güzel bir misk kokusuna benzeterek, sana faydası olmasa da kokusunun üzerine sineceğini ifade etmiştir. Kötü arkadaşı ise yakan bir köze benzetmiştir; sana zarar vermese dahi kokusu burnunu rahatsız eder (Buhârî, Zebâih, 31).
Ebû Dâvûd hadisiyle “Kişi arkadaşının dini/ahlakı üzeredir.” teşhisi bunun bir neticesidir (Ebû Dâvûd, Edeb, 16).
Üçüncü kural: Ahlakı geliştirmek için staj yapmak, hususi bir düzenek geliştirmek. Aksi hâlde zayıf ahlakı şeytan çürütür. Bedeni kuvvetli hâle getirdiğimiz gibi, ahlakı da kuvvetli hâle getirmeliyiz. Bu sebeple hayat-ı içtimaiyede bulunmayan ashab hep ayıplanmıştır. Resûlullah (s.a.v.), onları ya zikir ya da ilim, Kur’an halkasına çekmiştir.
Hz. Ömer’in Beyhakî’de geçen bir ifadesi de bunu teyit eder: “Bizimle oturarak imanınızı takviye edin.” (Beyhakî, Şuabü’l-İman, 1/110) Burada kastedilen ahlakı pompalamak ve ruhu doyurmaktır.
Hasan Basrî başta olmak üzere birçok ulema, kırk gün Müslüman halkalardan uzak kalan kalbin batıla meyletmeye başlayacağını ifade etmiştir. (Hilyetü’l-Evliyâ, 2/147)
İbn Mâce’de geçen bir hadis de bunu doğrular mahiyette bir atıfta bulunur. Ancak o, sayı vermeden aşamalı bir tabakayı dillendirir. Kalbinin katı olduğunu söyleyen adama, “Yetimin başını okşa.” diye reçete yazan Resûlullah (s.a.v.)’ın bu gibi hadisleri de, sosyal hayatın neşv ü nema bulması adına bir gayrettir (İbn Mâce, Edeb, 6).
Yani bireyler düzelmeden devlet ahlak bulmaz. Bu sebeple her ahlakla buluşan nefis, aslında diriliş bilincine kavuşan mücahit misalidir. Çünkü ahlak, amellerin rotasıdır. Tabiri yerinde ise direksiyonudur. O olmadan ameller yürümez, yavaşlar.
Salât ve Selam Resûlullah Efendimiz’e (s.a.v.) olsun.
İBRAHİM KAYA


