13 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Hz. Peygamber’in (sav) Ensâr-muhâcir Kardeşliğinin Tesisi
Hz. Peygamber’in (sav) Ensâr-muhâcir Kardeşliğinin Tesisi

Hz. Peygamber’in (sav) Ensâr-muhâcir Kardeşliğinin Tesisi Prof. Dr. Âdem Apak

Hz. Peygamber (sav) Mekke döneminde bir taraftan risâletini yaymaya çalışırken, diğer taraftan kendisini engellemeye çalışan müşriklerle mücadele ediyordu. Bu süreçte şehrin ileri gelenleri türlü baskılar uygulamak sûretiyle ilk Müslümanlar için şehri yaşanmaz hale getirdiler. Hz. Peygamber (sav) bunun üzerine bir kısım Müslümanların Habeşistan’a göç etmelerini tavsiye etti. Aynı anda geride kalan Müslümanlarla birlikte peygamberlik görevini zor şartlarda sürdürdü. Sonuçta Mekke’nin Müslüman toplum için uygun mekân olamayacağı ortaya çıkınca da hem Müslümanlar için güvenli ve kalıcı bir göç yurdu bulmak, hem de daveti adına kendisine siyasî destekçiler kazanmak amacıyla Mekke’ye gelen yabancı kabile mensuplarıyla görüşmeler yaptı. Onun talebine Arap Yarımada’sında sadece Yesribliler müspet cevap verdiler.  
 
 
Medine’den gelen Araplarla yapılan ilk görüşmelerden sonra İslâmî tebliğini yeni merkezi olarak Medine kabul edilerek Mekke’deki Müslümanların Yesrib’e ulaştırılması, bu sayede Arap Yarımadası’nın iki büyük merkezi olan Mekke ve Medine’nin birleştirilmesine kararı verildi. Hicret emriyle birlikte hapsedilenler ve engellenenler ile Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali dışındaki Müslümanların tamamı Medine’ye göç ettiler.  Gelişmeler karşısında endişeye kapılan Mekke müşrikleri, Dârü’n-Nedve’de yaptıkları görüşmeler sonucunda Rasûlullah’ı (sav) öldürme kararı aldılar. Onların suikast planından haberdar olan Allah Rasûlü (sav), Hz. Ebû Bekir ile daha önceden kararlaştırdıkları hicret planını uygulamaya koydu. Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Medine’ye doğru harekete geçti. (1 Rabîülevvel/13 Eylül 622).  Hz. Peygamber (sav) sekiz günlük bir yolculuktan sonra Yesrib’e bir saatlik mesafede bulunan Kubâ’ya ulaştı.  Daha sonra 12 Rabîülevvel 1 (24 Eylül 622) Cuma günü Yesrib’e doğru hareket etti. Hz. Peygamber (sav) Yesrib’de şehir halkının sevinç gösterileriyle karşılandı.  
 
Mekke’den Medine’ye hicret sebebiyle Kureyşli Müslümanlar, bir taraftan Mekke müşriklerinin baskılarından kurtulup hürriyetlerine kavuşurlarken diğer taraftan da hicret yurdunda kurulması tasarlanan Müslüman birliğinin Kureyş kanadını oluşturmuşlardır. Mekke ve Medine Müslümanlarından teşekkül eden bu siyasî birlik, daha sonra Ensâr-Muhâcir kardeşliği şeklinde dinî bir dayanışma ve bütünleşmeye dönüşecek, neticede İslâm ümmetinin ilk çekirdeğini oluşturacaktır. Bu sebepledir ki Mekke’den Medine’ye hicreti Mekke’deki ilk Müslümanlar için bir kaçış ve sığınma olarak görmek doğru olmaz. Esasında bu göç, Müslümanların onların nihaî hedefi değil, aksine daha uzak ve büyük hedefler için bir başlangıçtır. Nitekim Medine’ye gerçekleştirilen hicret, daha önce yapılan Habeşistan hicretinden hem sebepleri hem gerçekleşme şekli hem de sonuçları itibariyle tamamen farklıdır.
 
Her şeyden önce Habeşistan göçü, Mekke’de can güvenliği endişesi taşıyan bazı Müslümanların hayatlarını koruma amacıyla tercih ettikleri geçici bir çözümdü. Gidenlerin orayı yurt edinme gibi bir hedefleri de bulunmuyordu. Zira bir kısmı gitmelerinden sonra fasılalı olarak dönmüş, geri kalanlar da şartlar uygun hale geldiğinde Medine’ye intikal etmişlerdir. Habeş muhâcirlerinin esasında orada dinlerini yayma gibi bir misyonları da bulunmuyordu. Hâlbuki Medine’ye hicrette Müslümanlar için can güvenliği ve sığınma ihtiyacı ancak talî derecede bir etkiye sahipti. Buraya hicretteki esas gaye, Müslümanlar için huzur ve güven ortamını tesis etmenin yanında davete daha uygun bir merkez sağlamaktır. Daha da önemlisi Medine, yeni bir millet (ümmet) ve yeni bir devletin inşa merkezi olarak seçilmiştir. Bu nedenledir ki Allah Rasûlü (sav) Akabe’deki ilk görüşmeden itibaren yaklaşık üç yıl süren belli bir hazırlık dönemini tamamladıktan, özellikle de Medineliler ile II. Akabe Biatı’nı akdettikten sonra hicret sürecini başlatmıştır. Dolayısıyla Medine’ye hicreti planlı ve uzun vadeli tasarlanan hedeflerin ilk adımı olarak görmek gerekir.  
 
Medine’ye hicretle birlikte İslâmî davet Mekke’de kazandığı dinî boyutun yanında siyasî boyutu da eklemiş oldu. Bu aşamadan sonra İslâm, Mekke’de olduğu gibi mağdurların ve mazlumların değil, hâkim olanların ve yönetenlerin dini olacak, tebliğ artık devlet destekli olarak gerçekleştirilecektir. Bunun sonucunda Allah Rasûlü’nün (sav) peygamberliğinden sonra siyasî niteliği de ortaya çıkacak, o Medine şehir devletinin başkanı konumuna gelecektir. 
Hicret, Kureyşli Müslümanlar için baskıdan kurtulmayı, bağımsızlığı ve müşriklere karşı güvenli bir hayatı temin etmiş, Hz. Peygamber’e (sav) de muâzzam bir tebliğ imkânı sağlamıştır. Mekke’de gerçekleştirilemeyen ümmet bütünlüğü burada kurulabilmiş, bütün inananlar bir araya gelebilmişlerdir. Ayrıca Müslümanlar burada kendilerine düşman olanlarla mücadele için uygun zemin ve şartlar elde etmişler, yeni yurtlarında siyasal, kültürel ve ekonomik anlamda tam bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Hicret aynı zamanda Medineli Araplar açısından da büyük bir kazanım olmuştur. Her şeyden önce onlar, uzun yıllar süren ve iki kabileyi de yok olmanın eşiğine getiren Evs-Hazrec çatışmasından kurtulmak suretiyle birliklerini temin etmişler; bu sayede Yahûdîler karşısındaki konumlarını daha güçlü hale getirebilmişlerdir. Onların Medine’de teşkil ettikleri birliğe Hicret neticesinde Kureyşli muhâcirler de eklenince, Müslümanlar bir bütün olarak şehirde Yahûdîlere karşı üstünlük elde etmek suretiyle Medine’nin hâkim unsuru haline gelmişlerdir.     
 
Medeniyetlerin kurulmasında hicretin büyük etkisinin olduğu bir gerçektir. Dünyada meydana gelen büyük değişimlerin hicretle, yani zorunlu nedenlerle gerçekleşen göç hareketleriyle yakın ilişkisi bulunmaktadır. Dolayısıyla büyük medeniyetlerin doğuşu, büyük göç hareketleriyle ve göçmenler eliyle gerçekleştirilmiştir. Buradan hareketle Hz. Peygamber’in (sav) ve Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretini ve akabinde gerçekleştirdiği faaliyetleri yeni bir medeniyet inşasının ilk adımları olarak kabul etmek mümkündür.
Mekke’den Medine’ye gerçekleştirilen hicretin asıl gayesi ve ehemmiyeti, ancak hicret sonrası faaliyetlerin ortaya konulmasıyla daha iyi anlaşılabilir. Dolayısıyla Medine’ye hicretin niçin yapıldığından ziyade, hicretten sonra nelerin yapıldığının gündeme alınması hicret hadisesinin İslam tarihindeki yerinin ortaya konulması hususunda daha açıklayıcı olacaktır. 

 

Hz. Peygamber (sav) Medine’ye intikalinin hemen ardından şehirde hâlâ İslâm’a girmemiş olanları Müslümanlığa davet etti. Bunun sonucunda pek çok Medineli Arap onun huzurunda Müslüman olduğunu açıkladı. Bu şekilde Medine’deki toplum inşasının önemli ilk adımı atılmış oldu. Zira Hz. Peygamber’in (sav) Medine’de gerçekleştirmek istediği en önemli hedef yeni bir toplum inşasıydı. Burada atılan diğer adımlar ise hep bu hedefin gerçekleşmesine hizmet edecektir. 
Allah Rasûlü’nün (sav) Medine’ye hicretten sonra burada yeni bir toplum meydana getirebilmek için gerçekleştirdiği en mühim icraat Mekke’den hicret eden Muhâcirler ile Medine’nin Müslüman Arapları arasında kardeşlik kurmaktır. Hz. Peygamber (sav) bunu sağlamak için Ensâr ve Muhâcir taraflarından birer kişiyi karşılıklı olarak kardeş saymak suretiyle onları birbirlerine karşı sorumlu tutmuştur.  Bu kardeşlik hareketiyle insanlar arasındaki ortaklık zemini kan unsurundan ayrılıp manevî bir temele dayandırılmış, soya dayalı kabilevî ittifak akidevî ittifaka çevrilmiş; kandan inanca, kabileden gelen verili statüden akîdeden kaynaklanan cemaate geçişi sağlamıştır. Yeni durumda kabile ve aşiretin yerini ümmet ve millet almıştır. Sonuçta câhiliyye döneminde kabilelerin ittifakı (hilf) ile birbirlerine destek veren kabile mensupları artık din kardeşliği temelinde ortak hareket eden müminler haline gelmişlerdir. 
 
Görüldüğü gibi hicret sonrası Medine’de gerçekleştirilen din kardeşliği faaliyeti İslâm öncesi dönemde yaygın olduğu şeklinde bir kabilenin diğerine iltihakına yahut herhangi iki kabilenin başka kabilelere karşı savunma veya saldırı amacıyla oluşturdukları ittifaka benzemiyordu. Oluşan yeni durumda bütün olarak kabile hükm-i şahsiyetinin yerini ferdî olarak tek tek Müslümanlar alıyor, sorumluluk mensup olunan kabilelere değil, bizzat Müslüman bireylere yükleniyordu. Artık kabile merkezli bir toplumdan ferdi öne çıkaran yeni bir anlayışın ilk adımları atılıyordu. Bunun sonucunda da ilk Müslümanlar kabile mensubu olmanın sınırlarını aşarak bir inanç etrafında kardeş kabul edilen bir topluluğun (ümmet) eşit hak ve sorumluluklara sahip üyeleri konumuna geliyorlardı ki, bu durum klasîk Arap toplumu için alışılmadık bir tecrübedir. Kur’ân’da bu kardeşlik şu şekilde dile getirilmektedir: 
“İman edip de Allah yolunda hicret eden ve cihad edenler (Muhâcirler) ile onları barındıran ve yardım edenler (Ensâr) var ya, işte gerçek mümin onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihad edenler de sizdendir”. 
Hz. Peygamber’in (sav) Medine’de tesis ettiği Ensâr-Muhâcir kardeşliği karşılıklı dayanışma hususunda o noktaya ulaşmıştı ki, aralarında kan bağı olmaksızın kardeş kabul edilen Müslümanlar, başlangıçta birbirlerine mirasçı dahi sayılmışlardır. Kur’ân’da buna “İman edip de hicret edenler Allah yolunda bulunanlar, Muhâcirleri barındırıp yardım edenler yok mu, işte onlar mirasta birbirlerinin velileridirler”  âyetiyle işaret edilir. Daha sonra Muhâcirlerin durumu düzelince bu uygulama “Akrabalık yönünden yakınlıkları olanlar Allah’ın hükmüne göre mirasta birbirine daha yakındır”  hükmüyle neshedilmiştir.  
 
Medine’de gerçekleşen din kardeşliği uygulaması her şeyden önce Evs ve Hazrec arasında geçmişte meydana gelen üzücü hadiselerin sona erdirilmesine vesile olmuştur. Yıllardan beri iki kardeş kabile arasındaki soy ortaklığı birleştiricilik vazifesini yerine getirememiş, üstelik aralarındaki kan davası sebebiyle onlar uzun yıllar boyunca birbirlerini kırmışlardır. Hz. Peygamber (sav) kan bağı yerine dinî inancı esas alınca öncelikle Medine’deki Araplar düşmanlığı terk edip kardeşlik şuuruna ermişler, eski davalarını gündemden çıkarmışlardır. “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti. O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı” âyetlerinde onların geçmişleri ve yeni durumları mukayese edilir.  
Hz. Peygamber’in (sav) Medine’de gerçekleştirdiği din kardeşliği uygulaması esasında hicret öncesi Mekke’deki Müslümanların kendi aralarında kardeş kabul edilmeleri adımının tabiî devamı niteliğindedir. Zira Allah Rasûlü (sav) Mekke döneminde müşriklerin baskı ve işkenceleri karşısında Müslümanların ortak dayanışma içinde olmalarını temin maksadıyla onları kendi aralarında kardeş ilan etmiş, bunun ilk adımı kendisi Hz. Ali ile amcası Hz. Hamza’yı da azatlısı Zeyd b. Hârise ile kardeş saymıştır. Bunun ardından Osman ile Abdurrahmân b. Avf, Zübeyr b. Avvâm ile Abdullah b. Mes‘ûd, Ubeyde b. Hâris ile Bilâl b. Rebâh, Mus‘ab b. Umeyr ile Sa‘d b. Ebî Vakkâk, Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ile Ebû Huzeyfe’nin kölesi Sâlim, Sa‘îd b. Zeyd ile de Talhâ b. Ubeydullah karşılıklı din kardeşi olmuşlardır.  Medine’deki Ensâr-Muhâcir eşleşmesinde ise taraflar Mekkeliler ve Medineliler olarak belirlenmiş, buna göre Hz. Ebû Bekir, Hârice b. Zeyd; Abdullah b. Mes‘ûd, Muâz b. Cebel; Mus‘ab b. Umeyr ise Ka‘b b. Mâlik ile kardeş ilan edilmişlerdir. 
 
Ensâr-Muhâcir kardeşliği sayesinde bütün varlıklarını Mekke’de bırakan Kureyş Müslümanlarının maddî ve manevî ihtiyaçlarının karşılanması sağlanmıştır. Nitekim Medineliler, Kur’ân’ın emriyle öz kardeşleri olarak gördükleri Muhâcirlerle sahip oldukları bütün imkânları paylaşmışlardır.  Bu faaliyet neticesinde her iki taraf arasında ruhî, ictimaî ve iktisadî bütünlük ve dayanışma temin edilmiş, taraflar artık kader ortağı olmuşlardır. Bu şartlar altında Muhâcirlerin Medine’deki hayata daha kolay bir şekilde ve kısa sürede intibakları temin edilmiş, onların yeni yurtlarındaki gariplikleri ve sıkıntıları en aza indirilmeye çalışılmıştır.  
 
Netice olarak ifade etmek gerekirse, Hz. Peygamber’in (sav) Medine’de inanç merkezli olarak teşkil ettiği Müslüman topluluk şehrin en güçlü ve organize unsuru haline gelmiştir. Bu birlik daha sonraki süreçte hiçbir şekilde zafiyete uğramadığı gibi, Allah Rasûlü’nün (sav) liderliğinde etkisini ve kuvvetini daha da artırmıştır. O kadar ki bu sağlam sosyal bünye sayesinde Müslümanlar hem Medine dahilindeki münafıklara, hem Yahûdî düşmanlara, hem de Mekke ve Hicaz’ın diğer müşrik Araplarına karşı aynı anda mücadele edilebilmişler, bu hasım unsurlar, dayanışma içinde hareket eden Müslümanlar tarafından birer birer etkisiz hale getirilebilmişlerdir.
 
 
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul