Abdurrahman b. Ya'mer (r.a.)'ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
"Hacc Arafat'tır, hacc Arafat'tır, hacc Arafat'tır."
Zilhicce ayının dokuzuncu günü olan "Kurban Bayramı"nın arefesinde Arafat'ta vakfeye durmak, haccın rükûnlerindendir... Arafat'ın birçok hikmetleri vardır... Bu hikmetlerden birisini şöyle anlatır, yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)...
İbn Abbas (r.anhuma) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Allah, Na'man'da (Arafat'ta) Âdem'in soyundan bir söz aldı. O zaman Âdem'in sülbünden tüm soyunu çıkarmış ve toz (zerreler) hâlinde Âdem'in önüne saçmıştı. Sonra onlarla bizzat konuşmaya başladı:
'Ben, sizin Rabbiniz değil miyim? (demişti de) onlar: 'Evet (Rabbimizsin), şahid olduk' demişlerdi. (Bu,) kıyamet günü: 'Biz, bundan habersizdik' dememeniz içindir.
Ya da: 'Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız. İşleri bâtıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helâk mı edeceksin?' dememeniz için." (A'râf, 7/172-173)
Rufey' Ebu'l-Âliye (rh.a.) bildiriyor.
Ubey b. Ka'b (r.a.):
"Hani Rabbin, Âdem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı......" (A'râf, 7/172) ayetini açıklarken şöyle demiştir:
-Allah, Âdem'in soyundan gelecek nesilleri O'nun sülbünde toplamış, onlara can vermiş ve onları şekillendirmiştir. Onların konuşmalarını istemiş, onlar da konuşmuşlardır.
Daha sonra:
"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" buyurarak onlardan söz almış ve onları kendi nefislerine şahid tutmuştur. Sonra:
"Yedi kat göğü, yedi kat yeri ve atanız Âdem'i, kıyamet gününde: 'Bizim bundan haberimiz yoktu' dememeniz için size karşı şahid tutuyorum. Bilin ki, benden başka ne bir ilâh, ne bir rab vardır. Bana hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ben sizlere, sizden aldığım sözü hatırlatacak Peygamberlerimi göndereceğim ve sizlere kitablarımı indireceğim" buyurdu.
Onlar da:
'Senin, bizim Rabbimiz ve İlâhımız olduğuna, senden başka rabbimiz olmadığına şahidlik ederiz' diyerek bunu ikrar ettiler.
Arafat!.. Allah katında din olan İslâm'ın kemale erdirildiği mukaddes mekân... Âlemlerin Rabbi Allah'ın, kendisine şirk koşmadan, Tevhid ederek iman edip ibadet eden en hayırlı ümmetin üzerindeki nimetini tamamladığı kutsal belde... Arafat!..
Târık b. Şihâb (rh.a.) anlatıyor:
Yahudîlerden bir kimse (Ka'bu'l-Ahbâr), Ömer ibnu'l-Hattab (r.a.)'a:
-Ey mü'minlerin emiri, sizin, kitabınızda okumakta olduğunuz bir ayet var ki, biz yahudî topluluğuna nâzil olmuş olsaydı, nâzil olduğu günü bayram edinirdik, dedi.
Ömer:
-Hangi ayettir o? diye sordu.
Yahudî:
-"Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip beğendim (razı oldum)." (Mâide, 5/3) cevabını verdi.
Bunun üzerine Ömer:
-Biz, bu ayetin indiği günü de, yeri de biliyoruz (kıymetini takdir ediyoruz). Bu ayet, Rasulullah'a bir cuma günü Arafat'ta kaim iken nâzil olmuştur, dedi.
Allâme Bedreddin el-Aynî (rh.a.), bu haberi şerh ederken şunları beyân eder:
"(Emiru'l-mü'minin İmam) Ömer (r.a.), bu sözüyle şunları demek istemiştir:
Biz, o günü ihmal etmedik. O ayetin ne zaman ve nerede indiği bize gizli değildir. Onunla ilgili her şeyi kayıd altına aldık. Hattâ ayet indiğinde Rasulullah (s.a.s.)'in hangi hâlde ve nerede olduğunu bile biliyoruz. O esnada Allah Rasulü ayaktaydı.
(İmam) Ömer'in bu sözleri zabtın zirvesidir.
Nevevî (rh.a.) şöyle demiştir:
'Biz, o günün ve o mekânın büyüklüğünü biliyoruz. Yer, Arafat'tı. Orası, İslâm'ın rükünlerinden birisi olan haccın en büyük rüknüdür. Ayetin indiği zaman ise, cuma ve aynı zamanda arefe günüydü. Yani, iki faziletin ve şerefin toplandığı gün. Her bir güne olan hürmetimiz bilinmektedir. İki gün tek güne denk geldiğinde o günün hürmeti artar. Biz, o günü bayram edindik. O mekâna da tazim ettik. Bu, Vedâ Haccı'ndaydı. Rasulullah (s.a.s.), ondan sonra üç ay daha yaşadı."
Ammar b. Ebî Ammar anlatıyor:
İbn Abbas (r.anhuma):
"Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip beğendim (razı oldum)" (Mâide, 5/3) ayetini okudu.
Yanında bir yahudî vardı. Bunun üzerine yahudî:
-Bu ayet, bize indirilmiş olsaydı, onun gününü bayram ilân ederdik, dedi.
İbn Abbas, şu karşılığı verdi:
-Bu ayet, iki bayram gününde (iki bayramın bir araya geldiği bir günde) inmiştir. Cuma günü(ne rastlayan) arefe günü.
İbn Abbas (r.anhuma):
"Mü'minlerin kalblerine, imanlarına iman katıp arttırsınlar diye, güven duygusu ve huzur indiren O'dur." (Fetih, 48/4) buyruğunu açıklarken şöyle demiştir:
-Güven duygusundan (sekine) kasıd, rahmettir.
Yüce Allah, Rasulullah (s.a.s.)'i "Lâ ilâhe illallah" şehadeti üzerine göndermiştir. Mü'minler, bu yönde şehadet edip bu sözü tasdik edince, yüce Allah namazı da emretti. Mü'minler, namazı tasdik edip kılınca, zekatı emretti. Zekatı tasdik edip verince, haccı emretti. Haccı tasdik edip ifâ edince cihadı emretti.
Daha sonra yüce Allah, onlara dinlerini tamamladı ve:
"Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip beğendim (razı oldum)." (Mâide, 5/3) buyurdu.
Gök ile yer ahâlisinin imanlarının sağlam, doğru ve kâmil olması, "Lâ ilâhe illallah" şeklindeki şehadetle gerçekleşir.
Abdullah ibn Abbas (r.anhuma)'nın açıkladığı gibi din tamamlandı... Allah'ın katında yalnız ve tek ilâhî din İslâm, hayatın bütününü kuşatan, hiçbir noksanlığı olmayan kâmil bir dindir... İlk insan, ilk peygamber ve ilk medeniyet kurucusu Âdem (a.s.)'dan, en son Nebî ve en son Rasul Muhammed (s.a.s.)'e kadar hak din İslâm'dır!.. Âdem (a.s.) ile başladı ve Rasulullah Muhammed (s.a.s.) ile tamamlandı!..
"Bugün size dininizi kemâle erdirdim." (Mâide, 5/3) ayeti hakkında Süddî (rh.a.) şöyle demiştir:
"Bu ayet, arefe günü indi. Aynı zamanda helâller ve haramlar hususunda bu ayetten sonra inen başka bir ayet olmadı.
Zaten Allah'ın Rasulü, Medine'ye döndükten kısa bir süre sonra vefât etti.
Esmâ bint Umeys şunları söylemiştir:
- O yılki hac farizasında Allah Rasulü ile birlikte hac yaptım. Birlikte ilerlerken birden Cibril, devenin üzerinde bulunan Allah Rasulüne vahiy getirdi. Üzerindeki vahyin ağırlığına dayanamayan deve çökmek zorunda kaldı. Sonra ben, Allah Rasulü'nün yanına gidip üstümdeki şalımı O'nun üzerine örttüm.
Harun b. Ebî Vekî, babasından naklediyor:
"Bugün size dininizi kemâle erdirdim." (Mâide, 5/3) ayeti, Hacc-ı Ekber sırasında nâzil olduğu vakit, Ömer ağlamaya başladı.
Rasulullah (s.a.s.), O'na:
"Neden ağlıyorsun?" diye sordu.
Ömer:
-Ya Rasulallah, beni ağlatan şu ki biz, dinimiz bakımından bir artış içerisinde bulunuyorduk. Bu din, artık kemale erdiğine göre, ne kadar kemal bulmuş bir şey varsa artık mutlaka eksilmeye başlar, dedi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), O'na:
"Doğru söyledin." buyurdu.
İmam el-Beğavî (rh.a.), "Meâlimu't-Te'vîl" adlı tefsirinde şöyle der:
"Bu ayet, Nebî (s.a.s.)'in ölümünün habercisiydi. Nitekim O, bu ayetten sonra seksen bir gün yaşamıştır. Rebiulevvel ayının pazartesiye denk gelen ikinci günü öğleden sonra vefat etmiştir. Vefat yılı ise, hicretin on birinci yılıdır. Bir başka rivayete göre, Rebiulevvel ayının on ikinci günü vefat etmiştir. Hicreti de yine aynı ayın on ikinci günüydü."
Üstad Muhammed Şakir, şu açıklamayı yapar:
"Dinin eksilmesi" ifadesiyle dinin mensubları kasdedilmiştir. Zira onların ömürleri uzun olduğunda kalbleri katılaşır ve bir kısmının emrolunan hususlara bağlılığı azalır. Yoksa Allah muhafaza! (İmam) Ömer, bu sözüyle dinin kendisinin eksikliğini kasdetmez."
Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, Rasulullah (s.a.s.)'in üzerindeki nimetini tamamladığını beyân buyurur:
"Şübhesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik.
Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin.
Ve Allah, sana üstün ve onurlu bir zaferle yardım etsin."
Mukaddes Arafat'ta bunlar gerçekleşmişti!..
Yegâne önerimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)'in "Vedâ Hutbeleri"nin birisi, "Minâ'nın "el-Hayf" denilen yerde gündeme gelmişti...
Cubeyr b. Mut'im (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Minâ'nın el-Hayf (denilen dere kenarın)da ayağa kalkarak şöyle buyurdu:
"Allah, benim sözümü işitip de (başkasına) tebliğ eden adamın yüzünü ağartsın. Çünkü fıkıh (kaynağı olan hadisleri) ezberleyen nice adamlar fakîh değiller ve fakîh olan nice (hadis) hafızları kendilerinden daha kuvvetli fakîhlere (hadisleri) iletebilirler.
Üç meziyet vardır ki, müslüman bir kişi onlara sahib olduğu sürece kalbi, kin, hiyânet ve husumet beslemez:
Ameli, tam bir ihlâsla sırf Allah rızası için işlemek.
Müslümanların başındaki (müslüman) yöneticilere (Allah'ın Kitabı'yla yönettikleri müddetçe) hayır dilemek.
Müslümanların cemaatinden ayrılmamak.
Çünkü müslüman cemaatının daveti (duâsı) arkalarındakileri de kaplar."
Şeyhu'l-İslâm Kemâlpaşazâde (rh.a.), bu hadis-i şerifin şerhinde şunları söyler:
"İbn Kayyim şöyle demiştir:
'İlmin fazileti hususunda bu hadisten başka bir şey olmasaydı, bu bile ilme şeref olarak yeterdi. Çünkü Peygamber (s.a.s.)'in sözü duyan, onu anlayan, hıfzeden ve duyduğu gibi ulaştıran kişiye duâ etmiştir. Bunlar, ilmin mertebeleridir:
Birinci ve ikinci mertebeler: İlmi dinlemek ve anlamaktır. Kişi, ilmi duyduğunda onu kalbiyle anlar. Yani, onu akleder ve bir şeyin çıkamayacağı şekilde kabına konulup yerleştirilmesi gibi kalbine yerleştirir. Aynı şekilde ilmi anlamak, kaçmasın ve gitmesin diye deveyi ve hayvanı bağlamak gibidir. Bundan dolayı akletmenin ve anlamanın mücerret olarak ilimleri idrak etmekten daha üstün bir yeri vardır.
Üçüncü mertebe: İlmi unutmamak için ezberlemek ve korumaktır.
Dördüncü mertebe: Onu, başkasına tebliğ etmek ve ümmete yaymaktır. Ki, onun semeresi olsun ve maksadı gerçekleşsin. İlim ümmete anlatılmadığı ve yayılmadığı müddetçe, kendisinden hiçbir şey harcanmayan ve yerde gömülü bir hazine gibidir. Bilakis o, telef olmaya ve yok olmaya maruz kalır. İlmin insanlara anlatılmayla verilmezse, onun külliyen unutulup gitmesi yakın olur. İlim verildikçe artar ve büyür. Ancak mallar verildikçe azalır.
Bu dört mertebeyi yerine getiren kişi, zâhir ve bâtın güzelliği içeren bir Nebevî duânın kapsamına girer. Buradaki 'nadrâ' lafzı, imanın eserlerinden, kalbin mutluluğu, sevinci ve lezzet almasından dolayı yüzde olan güzellik ve mutluluktur. Bu mutluluk ve sevinç, yüzde parlaklık olarak ortaya çıkar. Bundan dolayı Allah Teâlâ, 'nadrâ' ve 'surûr' kelimelerini şu ayetinde bir araya getirmiştir:
"Kendilerine bir yüz parlaklığı ve sevinç vermiştir." (İnsan, 76/11)
"Câmiu's-Sağîr" şarihi el-Azizî (rh.a.) şöyle der:
"Hadisleri tebliğ eden bir kimse, ilmin parlamasına ve Sünnet-i Seniyye'nin canlanmasına çalışmış olduğu için, çalışması ile mütenasib bir tarzda ona duâ edilerek, dünyada ak bir yüzle ve sağ duyu sahibi halk arasında itibarlı, değerli ve güzel bir şekilde yaşaması, âhirette de cennetin parlak nimetleri ile taltif edilmesi ve böylece dünyada ve âhirette, mutlu, sevinçli, parlak, ak ve güzel yüzlü olması dilenmiştir."
Hadis-i şerifin bir başka şerhinde şu bilgiler yer alır:
"Sünnet ve hadisler, Kur'ân'dan sonra dinimizin ikinci temel kaynağını teşkil eder. Bu sebeble Sahâbîler, Rasul-i Ekrem'in Sünnet ve hadislerini korumaya ve aynen O'ndan işittikleri ve gördükleri gibi sonraki nesillere aktarmaya büyük bir özen göstermişler ve bu hassasiyeti sonrakilerin de göstermeleri gerektiği yönünde toplumu eğitmişlerdir.
Böylelikle Sünnet'in ve hadislerin nesilden nesile en sahih şekilde aktarılması sağlanmış, tahrif ve uydurmalardan korunması mümkün olmuştur. Bu korumanın sadece ezberleme yoluyla olduğu söylenemez. Yazı da korumanın önemli unsurlarından birini teşkil eder. Peygamberimiz (s.a.s.)'in, ilmi yazı ile kaydetmeyi tavsiye ettiğini de biliyoruz. Bu sebeble Efendimiz'in, zaman-ı saadetlerinden başlamak üzere ilmin yazı ile zabtı ve korunması İslâm dünyasında çok erken dönemlerde tedvin ve tasnif faaliyetlerin başlamasına vesile oldu. Böylece hafızalarda ve kalblerde korunan hadisler ve diğer bilgiler yazı ile de tesbit edildi."
Kıymetli İslâm âlimleri böyle söylediler!..
Abdullah b. Amr (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Benim tarafımdan (tebliğ edilen Kur'ân'dan) bir ayet olsun halka ulaştırın!
İsrailoğullarından da (ibretli kıssalar) haber verebilirsiniz. Bunda sakınca yok.
Her kim, (benim söylemediğim bir şeyi söyledi diye) bile bile bana yalan isnâd ederse, o da cehennemdeki yerine hazırlansın."
Hadis-i şerifin şarihleri şunları kaydetmişlerdir:
"Allah'ın elçileri olan Peygamberlerin en başta gelen görevi, dini tebliğ etmek, İlâhî hakikatlerin bütün insanlara ulaşmasını sağlamaktır. Bu sebeble Peygamber Efendimiz (s.a.s.), dinin tebliğine büyük önem vermiş ve ümmete de bu konuda birtakım mükellefiyetler yüklemiştir. Bu tebliğin esasını, Kur'ân ve Sünnet teşkil ettiğinde şübhe yoktur. Herkes Kur'ân ve Sünnet'i mükemmel şekilde bilemeyebilir, fakat bir tek ayet bile olsa başkalarına bunu ulaştırmak, bu vazifeyi yerine getirmek demektir.
Bazı hadis şarihleri, burada 'ayet' kelimesinin lugat mânasının kasdedildiğini belirterek, onun, fayda veren her söz anlamına geldiğini söylemişlerdir. Yani, dini tebliğ etmek maksadıyla söylenilen her faydalı söz bir ayet olarak anlaşılabilir. Bu konudaki Kur'ân ayetleri ile Rasul-i Ekrem Efendimiz'in hadislerinde yer alan emirlerden çıkarılan netice, İslâm'ı bilenlerin, bilmeyenlere öğretmesinin vâcib olduğudur. Vâcib kavramını kullanmayan mezheblere göre ise farz-ı kifâyedir."
İmam Beğavî (rh.a.), "Tehzîbu Şerhi's-Sünne" adlı meşhur eserinde şu hakikatı beyân etmektedir:
"Hadisteki: 'İsrailoğullarından da (ibretli kıssalar) haber verebilirsiniz. Bunda sakınca yok' ifadesi, onlara yalan isnâd etmenin mübâh olduğu anlamına gelmez. Bilakis bu ifade, tebliğ mânasında sahih isnâd olmaksızın dahi, onlardan rivayet aktarımında bulunabilineceğine dair ruhsat içermektedir. Sahih isnâd olmadan buna ruhsat verilmesi, araya uzun zaman girmesi ve fetret döneminin yaşanması sebebiyle onlardan yapılan rivayetlerde isnâdın imkânsız hâle gelmesi sebebiyledir.
İmam Tahâvî (rh.a.) şöyle demiştir:
'Bu hadisi iyice düşündüğümüzde -Allah daha iyi bilir- şunu görmekteyiz:
Allah Rasulü, Ümmetinin, İsrailoğulları içinde yaşanmış olan ilginç olayları öğrenmelerini istiyordu. Çünkü onların işlerini Peygamberleri idare ediyordu. Dolayısıyla onlardan yaptıkları rivayetlerde, ümmet için bir nasihat ve İsrailoğullarının yaptığı gibi Allah'ın dinine sarılmayı bir tarafa bırakarak, onlar gibi cezâya uğramalarına karşı bir uyarı bulunmaktaydı.'
Hadis, yine Allah Rasulü (s.a.s.) hakkında yalan söylemekten kaçınılması gerektiğini göstermektedir. Bu da müslümanların, isnâdı sabit ve sahih hadisleri rivayet etmeleri ile olacaktır.
Ebu Hüreyre (r.a.), Rasulullah (s.a.s.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Kişiye, her duyduğunu söylemesi günah olarak yeter."
Ebu Bekr es-Sıddîk (r.a.) şöyle demiştir:
-Allah hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem, hangi yer beni taşır ve hangi gök beni gölgelendirir!
Abdullah b. Mübarek (rh.a.) şöyle demiştir:
-İsnâd dindendir. İsnâd olmasaydı, dileyen dilediğini söylerdi.
Matar el-Verrâk, Allah Teâlâ'nın:
"Veya bir ilim kırıntısı" (Ahkâf, 46/4) ayeti hakkında:
-Ayette kasdedilen hadislerin isnâdıdır, demiştir."
Rasulullah (s.a.s.), hayırlı ümmetinin her hayırlı muvahhid mü'min ferdine vâsiyetidir ki, İslâm'ın ikinci ana kaynağı olan Sünnetini ve hadislerini önce kendisi öğrenip salih bir şekilde amel ederek gereğini yerine getirsin, sonra diğer insanlara ulaştırıp anlatsın... Böylelikle İslâm dini hem yaşanır, hem de yaygınlık kazanır... Bu şekilde davranan mü'min müslümanlar, görevlerini yerine getirmiş olup her biri bir İslâm davetçisi hâline gelir... Böylece yegâne Rabbimiz Allah'ın razı olduğu ve sevip övdüğü kullarından olurlar...
Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Allah'a çağıran, salih amellerde bulunan ve: 'Gerçekten ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimdir?"
"Rabbi'nin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şübhesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir."
Yegâne hayat nizâmı İslâm'ı delilleriyle insanlara tebliğ edip onları davet eden İslâm'ın davetçileri, ihlâslı bir davetçiye yakışan özellikte olmalıdırlar... Birer dâvâ adamı olarak gerekli ilmi elde etmeli, İslâm'ı emrolundukları gibi dosdoğru yaşamalı, imkânları ölçüsünce kulluk vazifelerini yerine getirerek örnek olmalıdırlar... İnsanlara tebliğ ve davet vazifelerinde çok yumuşak, çok merhametli ve yapıcı güzel sözlerle hareket etmelidirler...
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır......" diye buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ:
"İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır. O zaman (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.
Buna da, sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz."
Rabbimiz Allah Azze ve Celle, kulu ve Rasulü Musa (a.s.)'ı davetçi olarak Fir'avn'a gönderirken kendisine şöyle buyurmuştur:
"Seni kendim için seçtim.
Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni zikretmekte gevşek davranmayın.
İkiniz, Fir'avn'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor.
Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp düşünür ve içi titrer, korkar."
Hayat kitabımız Kur'ân-ı Kerim'i ve önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in hadislerini, dolayısıyla hayat nizâmı İslâm'ı, hayatın bütününü kuşatıcı olarak insanlara tebliğ edip onları dünyada da, âhirette de kurtulmuşluğa davet eden muvahhid mü'minler, ayet-i kerimelerde beyân edilen özelliklerde olmaya gayret etmeli ve öylece hareket etmelidirler...
"Aklını kullanan bir topluluk için."


