13 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / İran’ın Ulusal Krizinden Uluslararası Kriz Çıkarmak
İran’ın Ulusal Krizinden Uluslararası Kriz Çıkarmak

İran’ın Ulusal Krizinden Uluslararası Kriz Çıkarmak Ahmet Varol

 

İran son yıllarda hem iç politikada hem de dış politikada çok boyutlu bir baskı altında bulunmaktadır. Ekonomik zorluklar, toplumsal huzursuzluklar, bölgesel jeopolitik rekabet ve uluslararası diplomatik gerilimler birbirini besleyen dinamikler haline gelmiş durumdadır. İran’daki gelişmeleri anlamak için tek bir nedene odaklanmak yeterli değildir; uluslararası ambargolar, bölgesel savaşlara müdahil olma, iç yönetim anlayışı ve büyük güçlerin stratejik hesapları iç içe geçmiş bir tablo oluşturmaktadır. Bu yazımızda, İran’ın içinde bulunduğu durumun ekonomik, sosyal, siyasal ve uluslararası boyutlarını bütüncül bir çerçevede ele almayı amaçladık.

Uluslararası Ambargo ve Suriye Savaşının Ekonomiye Etkisi

İran ekonomisi uzun süredir uluslararası yaptırımların baskısı altındadır. Özellikle enerji, bankacılık ve dış ticaret alanlarına yönelik ambargolar, ülkenin küresel finans sistemine erişimini ciddi biçimde kısıtlamıştır. Petrol ve doğal gaz gelirlerine büyük ölçüde bağımlı olan İran için bu durum, döviz gelirlerinde daralma, yatırım girişlerinde azalma ve ekonomik büyümenin yavaşlaması gibi sonuçlar doğurmuştur. Ambargolar yalnızca makro ekonomik göstergeleri değil, günlük yaşamı da doğrudan etkilemiş; ithalata bağımlı sektörlerde ciddi darboğazlar meydana gelmiştir.

Bu ekonomik baskılara ek olarak İran’ın Suriye’de yaklaşık 14 yıl süren savaşa aktif biçimde katılması da mali yükü artırmıştır. Fiili savaşa katılacak askerler gönderme, askerî danışmanlık, lojistik destek, milis güçlerin finansmanı ve savaş sonrası yeniden yapılanmaya yönelik harcamalar, zaten kısıtlı olan kaynakların önemli bir bölümünün ülke dışına aktarılmasına neden olmuştur. İran yönetimi bu müdahaleyi stratejik güvenlik gerekçeleriyle açıklasa da, ülke içinde geniş bir kesim bu kaynakların iç ekonomik sorunlara ayrılması gerektiği görüşünü dile getirmiştir. Sonuç olarak ambargoların yol açtığı yapısal baskı ile dış müdahalelerin maliyeti birleşerek ekonomik kırılganlığı derinleştirmiştir.

Ekonomik Sorunların Sonuçları: Enflasyon ve Fiyat Artışları

Ekonomik daralma ve döviz krizleri, İran’da yüksek enflasyon ve sürekli artan fiyatlar şeklinde kendini göstermiştir. Temel gıda ürünleri, enerji ve konut maliyetlerindeki artış, özellikle düşük ve orta gelirli kesimleri doğrudan etkilemiştir. Ücretlerin aynı hızda artmaması alım gücünde ciddi erozyona yol açmış, bu da sosyal memnuniyetsizliği artırmıştır.

Enflasyonun toplum üzerindeki etkisi yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda psikolojik ve siyasal bir boyut da taşır. İnsanlar geleceğe dair güven duygusunu kaybettiklerinde, ekonomik şikâyetler hızla siyasal taleplere dönüşebilir. İran’da farklı dönemlerde patlak veren kitlesel olaylar da büyük ölçüde bu ekonomik baskı atmosferi içinde şekillenmiştir. Fiyat artışlarına tepki olarak başlayan gösterilerin zamanla yönetim karşıtı eylemlere dönüşmesi, ekonomik sorunların sisteme dönük bir kriz algısına evrildiğini göstermektedir.

Devletin Tepkisi ve Şiddet Politikası

İran yönetimi, toplumsal olaylar karşısında çoğu zaman güvenlik temelli bir yaklaşımı tercih etmiştir. Kitlesel protestolara karşı sert müdahaleler, gözaltılar ve iletişim kısıtlamaları, uluslararası kamuoyunda ve insan hakları çevrelerinde yoğun eleştirilere yol açmıştır. Yönetimin bakış açısına göre bu tür olaylar dış müdahale ve istikrarsızlaştırma girişimleriyle bağlantılı olarak görülmüş; bu nedenle güvenlik önlemleri meşru bir savunma aracı olarak sunulmuştur.

Ancak aşırı şiddet kullanımı, kısa vadede sokak hareketlerini bastırsa bile uzun vadede toplumsal güvensizliği artırabilmektedir. Özellikle genç nüfusta devlet ile toplum arasındaki mesafenin açılması, ekonomik sorunların ötesinde siyasi meşruiyet tartışmalarını da gündeme getirmiştir. İran örneği, ekonomik krizlerin sert güvenlik politikalarıyla birleştirildiğinde toplumsal kutuplaşmanın derinleşebileceğini göstermektedir.

Suriye Politikası ve İslam Dünyasındaki İtibar Kaybı

İran’ın Suriye’deki iç savaş boyunca Baas yönetimine verdiği destek, İslam dünyasında ciddi tepkilere yol açmıştır. Bazı çevreler bunu bölgesel dengeleri koruma stratejisi olarak görse de, İslam dünyasının genelinde İran’ın baskıcı politikalara ortak olduğu yönünde güçlü bir algı oluşmuştur. Bu durum, İran’ın geçmişte Filistin meselesi üzerinden kazandığı ideolojik nüfuzun bir kısmını aşındırmıştır.

İslam dünyasında oluşan bu mesafe, İran’ın iç sorunlarla karşı karşıya geldiği dönemlerde uluslararası düzeyde beklediği dayanışmayı bulamamasıyla da kendini göstermiştir. İran’daki olaylara yönelik sınırlı tepkiler, bazı gözlemciler tarafından ülkenin bölgesel politikalarının bir sonucu olarak yorumlanmaktadır. Yani İran, bir yandan Batı ile çatışmalı bir ilişki yürütürken diğer yandan İslam dünyasında itibarının zedelenmesinden kaynaklanan ilgisizlikle karşı karşıya gelmiştir.

Batı’nın Yaklaşımı: Baskı ve Fırsat Politikası

ABD, İsrail ve Avrupa ülkeleri İran’ın iç ve ekonomik krizini önemli bir stratejik fırsat olarak değerlendirmiştir. İran’ın zayıfladığı veya iç baskılarla meşgul olduğu dönemlerde diplomatik baskıların artırılması, yaptırım tehditlerinin yeniden gündeme getirilmesi ve sert söylemlerin yükselmesi bu bağlamda okunabilir. Batılı aktörler açısından İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak, nükleer faaliyetlerini denetim altına almak ve müttefiklerinin güvenliğini sağlamak öncelikli hedefler arasında yer almaktadır.

Bununla birlikte ABD’nin söylemleri ile fiili politikaları arasında her zaman tam bir uyum olmadığı görülmektedir. Sert açıklamalar çoğu zaman doğrudan askerî çatışma niyetinden ziyade bir psikolojik baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Washington açısından İran’la geniş çaplı bir savaşa girmenin maliyeti oldukça yüksektir. Orta Doğu’da yeni bir savaşın ekonomik sonuçları, kamuoyu tepkisi ve küresel güç dengeleri, ABD’nin doğrudan askeri müdahaleye mesafeli kalmasına yol açmaktadır.

Psikolojik Savaş ve ABD’nin Sınırlılıkları

ABD’nin İran’a yönelik tehditleri büyük ölçüde caydırıcılık ve psikolojik üstünlük kurma amacı taşımaktadır. Askerî seçeneklerin masada olduğu yönündeki söylemler, diplomatik pazarlık gücünü artırmaya yönelik bir strateji olarak değerlendirilebilir. Öte yandan ABD’nin kendi iç sorunları, küresel rekabet alanlarının çoğalması ve kamuoyunun yeni bir askeri maceraya sıcak bakmaması, bu tehditlerin pratikte sınırlı kalmasına neden olmaktadır.

Bu sebeple Washington’un yaklaşımı genellikle “azami baskı, asgari çatışma veya çatışmasızlık” şeklinde özetlenebilir. İran’ın ekonomik kırılganlıkları üzerinden baskı oluşturmak, ancak doğrudan bir savaşa sürüklenmemek temel stratejik çizgi olarak öne çıkmaktadır.

Dolaylı Diplomasi ve Görüşmelerin Yerinin Değiştirilmesi

Artan gerilim ortamında ABD ile İran arasında dolaylı diplomatik görüşmelerin başlaması dikkat çekici bir gelişme olmuştur. Bu tür görüşmeler, iki ülke arasında doğrudan diplomatik ilişki bulunmaması nedeniyle arabulucu ülkeler üzerinden yürütülmektedir. Sürecin Türkiye’den Umman’a kaydırılması ise diplomatik atmosferin daha düşük profilli ve teknik bir zemine taşınması isteğiyle ilişkilendirilmektedir.

Umman, geçmişte de İran ile Batı arasında arabuluculuk rolü üstlenmiş bir ülke olarak taraflar için görece güvenli bir kanal sağlamaktadır. Bu değişim, tarafların kriz yönetimini savaş yerine müzakere yoluyla sürdürme eğiliminde olduklarının da bir göstergesi olarak yorumlanabilir.

Toplumsal Olayların Durulmasına Rağmen Görüşmelerin Sürdürülmesi

Diplomatik temasların başlamasıyla birlikte İran’daki kitlesel olayların büyük ölçüde azalması dikkat çekmiştir. Bu durum, bazı gözlemciler tarafından dış baskı söyleminin etkisini kaybetmesiyle açıklanmaktadır. ABD ve Batı ülkeleri, daha önce iç olayları siyasi baskı gerekçesi olarak kullanırken, görüşme süreci bu söylemin etkisini sınırlamıştır.

Sokak hareketlerinin görece durulması, İran yönetiminin iç dengeyi yeniden kurmasına imkân tanımış olsa da ekonomik sorunların tamamen çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Ancak uluslararası ortamda tansiyonun düşmesi, geçici bir istikrar algısı oluşturmuştur.

Gündemin Değişmesi: Halkın Taleplerinden Nükleer Meseleye

Buna rağmen ABD’nin baskı politikasını sürdürmesi, görüşmelerin odağının halkın taleplerinden İran’ın nükleer programına kaymasına neden olmuştur. Batı açısından temel öncelik, İran’ın nükleer teknolojiyi hangi düzeyde kullanacağı ve silahlanma ihtimalinin nasıl denetleneceği meselesidir. Böylece ekonomik ve toplumsal sorunlar ikinci plana itilmiş, diplomatik gündem yeniden güvenlik merkezli bir çerçeveye oturmuştur.

Bu durum, İran iç siyaseti açısından da önemli sonuçlar doğurmuştur. Yönetim, dış baskıyı öne çıkararak iç eleştirileri dengelemeye çalışırken; Batı ise nükleer dosyayı uluslararası müzakerenin merkezine yerleştirmeyi sürdürmüştür.

İran’ın Stratejik Rolü: Bir Denge Unsuru Olarak Değerlendirilmesi

ABD, İsrail ve bazı Batılı ülkeler açısından İran her ne kadar bir yönüyle tehdit unsuru olarak öne çıkarılsa da bir yönüyle de bölgesel güç dengelerinde işlevsel bir unsur olarak görülmektedir. İran’ın varlığı, diğer İslam ülkelerinin yönetimleri üzerinde bir baskı ve denge aracı oluşturabilmektedir. Bu bakış açısına göre İran’ın tamamen zayıflaması veya sistem dışına itilmesi, diğer İslam ülkelerinin yönetimlerine yönelik baskılarda işe yarayacak önemli bir şantaj aracının ve denge unsurunun kaybolmasına sebep olacaktır.

Dolayısıyla Batılı aktörlerin İran’a yönelik politikaları tamamen yıkıcı değil, daha çok kontrol edilebilir bir dengeyi korumaya yöneliktir. İran’ın belirli bir kapasiteye sahip olması ancak bu kapasitenin sınırlandırılması, mevcut jeopolitik denklemde tercih edilen bir senaryo olarak görülebilir.

Bu sebeple ABD ve Batı’nın İran’ı bölgeyle ilgili stratejik denklemlerinin tümüyle dışına çıkarma niyeti taşıyor olmaları çok zayıf bir ihtimaldir. İran’ın, son dönemde Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Yemen’de ve daha başka ülkelerde Müslüman toplumlar açısından önemli yaralar açan politikalar izlemesi bu açıdan düşündürücü ve dikkatten uzak tutulmaması gereken bir gerçekliktir.

O yüzden ABD’nin ve Batı’nın İran’ın, kendi açılarından ciddi bir tehdit oluşturmayacak ama ihtiyaç duyulduğunda, özellikle bölgedeki ülkeleri hizaya sokma da bir sopa veya onları küresel güçlerle işbirliğine zorlamada işe yarayacak bir öcü olarak göstermeye yarayacak bir denge unsuru niteliğinde kalmasını tercih etmesi daha güçlü bir ihtimaldir.

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul