Sözlükte “tek olan bir şeyi dengi veya benzeriyle çift hâle getirmek; birinin önüne düşüp işini görmeye çalışmak, işinin görülmesi için birinin aracılığını istemek” anlamlarındaki “şef” kökünden türeyen şefaat, “suçunun bağışlanması veya dileğinin yerine getirilmesi için birine aracılık etme” manasına gelir. Terim olarak “kıyamet gününde peygamberlerin ve kendilerine izin verilen sâlih kulların, müminlerin bağışlanması için Allah katında niyazda bulunması” anlamında kullanılır.[2]
Şefaatin üç unsuru vardır. Affeden, affedilen ve dua ile aracı olan. Şefaatten bahsedebilmek için bu üç unsurun eksiksiz olması gerekir.
Konunun doğru anlaşılabilmesi için doğru yaklaşım kriterlerine sahip olunması gerektiği kanaatindeyiz. Bu ilkelerden önemli gördüklerimizden bazılarına dikkat çekerek konunun açıklanmasına başlamanın anlaşılmayı kolaylaştıracağını düşünmekteyiz.
A) Şefaat Konusunda Bazı Yaklaşım İlkeleri
1- Dinî doğru bilgiler, günümüzdeki yanlış uygulamalarından hareketle sonuca gidilerek değil, kaynaklarına (ayet ve hadislerden) bakılarak elde edilir. Bugün konu bağlamında yapılan en büyük hata; günümüzdeki şefaatle ilgili dine ve akla aykırı bir şekilde gündemde olan ifrat anlayışlara tepki olarak ortaya çıkan tefrit anlayışın etkisiyle, içindeki yanlışlarını reddetmek (ayıklamak) yerine tamamını toptan yok sayma yaklaşımının benimsenmesidir.
Uygulamadaki yanlışlardan hareketle o konunun yanlış kısmı yerine aslının tamamı inkâr edilirse geriye din diye bir şey kalmaz. Çünkü dinî her konunun uygulamasında az ya da çok yanlışlıklar olabilmektedir. Doğru olanla yanlış olanı birbirinden ayıklama zahmetine girmeden sadece yanlışı öne çıkararak konunun tamamını toptan reddetme kolaycılığı bizi ciddi hatalara sürüklemektedir.
2- Usul açısından bir konu işlenirken o konunun tanımı yapılır, kapsamı belirlenir, sonra da onun üzerinden konu anlaşılmaya çalışılır. Doğru sonuca ulaşmak için doğru bir usulün benimsenmesi son derece önemlidir.
Şefaatin varlığı veya yokluğundan önce kavramın nasıl anlaşılması gerektiği; yani lüzumsuz ekleme yapmadan, fakat gerekli tüm unsurlarını içine alan/kapsayan (efradını câmî ağyarını mânî) bir tanım yapılması gerekir. İttifakla kabul edilen tanıma göre; affeden, affedilen ve dua ile aracı olan şeklinde üç unsurunun olduğunu tekrar hatırlayalım.
Şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu beyan eden ayet[3] açıklanırken, bu unsurlardan affeden ile şefaat edenin (aracı/vesile olanın) aynı varlık olamayacağına dikkat edilmemesi ciddi bir yaklaşım hatası olarak önümüzde durmaktadır. (Konu aşağıda açıklanacaktır.)
3- Ayet-i kerimeleri doğru anlayabilmek için bağlamının dikkate alınma zarureti, şefaat ayetleri için de geçerliliğini korumaktadır.
Bağlamı dikkate alındığında (ileri açıklanacağı gibi) şefaatin olamayacağına dair ayetlerin tamamına yakını müşrik, kafir, Yahudi ve Hristiyanlar için söylenmiştir.
Hakikat böyle iken bu ayetlerin bağlamı dikkatlerden kaçırılarak Müslümanlara söylendiği algısı oluşturulmak suretiyle kendi doğrularını Kur’an’a söyletmeye çalışmak büyük bir yanlış olmaktadır.
4- Şefaatle ilgili ayetleri, hadislerin ışığında anlama çabası bizi doğru sonuca ulaştırır. İkisi arasında çelişki varmış gibi gösterenlerin büyük çoğunluğunun İslâm’ın pek çok konusuyla, ilmî birikimiyle ve geçmiş alimleriyle kavgalı olan, kendi fikrînden başka doğru olmadığını düşünen kimseler olması dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir.
5- İslam’da asıl, öncelikli ve önemli olan, kişinin kendi kulluğunu hakkıyla yapmaya çabalayıp, şefaate değil Allah’ın rahmetine sığınmasıdır.
Allah’ın rahmetiyle affediciliği ve izni devreye girdikten sonra ancak şefaatten bahsedilebilir. Dolayısıyla rahmetin kime tecelli edeceği de kullar için meçhuldür.
Aşare-i mübeşşere (Peygamberimiz tarafından yaşarken cennetlik olarak müjdelenen kişiler) bile geleceğini garanti görmemiştir. Dolayısıyla Peygamberimiz dışında hiç kimsenin imanla vefat edeceğinin garantisi yoktur. Kendi geleceği garanti olmayanın başkasına faydası da garanti olamaz. Hem Peygamber dışında kimin şefaat edeceği hem de kime şefaat edileceği noktasında garanti yoktur.
Özetle salih bir kul olduğuna ve öyle vefat edeceğine hüsnü zan ederek umutla şefaat beklentisi içinde olmak ile garanti/kesin görmek farklı şeylerdir. Birbiriyle karıştırılmaması gerekir.
6- Pek çok ayette emredilen başkasına dua etmeyi yaşarken yapınca mahzurlu görmeyip aynı duanın ahirette yapılmasına şirk diyebilecek kadar savrulmanın ilmi tutarlılığı ve doğruluğu olamaz.
7- Bugüne kadar ki alimlerimizin şefaate bakışını şöyle gruplandırabiliriz: “İslâm ilim tarihînde şefaati Ehli Sünnet kabul etmiş, Hariciler, Mutezile ve Rafiziler reddetmiştir.”[4]
Bu genel ilkesel açıklamalardan sonra öncelikle şunu belirtelim ki şefaati doğru anlayabilmek için öncelikle konunun ve kapsamının doğru anlaşılması zarureti vardır. Aksi durumda bilmediğimiz bir şeyi ya da fil tarifinde olduğu gibi kısmî bir bölümünden hareketle şefaati kabul veya reddetmiş oluruz ki bu da bizi doğru bilgiye ulaştırmaz.
Şefaatin tanımını tekrar hatırlarsak; “Dinî (terim) olarak “kıyamet gününde peygamberlerin ve kendilerine izin verilen sâlih kulların, müminlerin bağışlanması için Allah katında niyazda bulunması” anlamında kullanılır.[5] Bir başka tanımla “Haklarında suç sabit olmuş kişilerin günahlarının affedilmesini istemektir.” Şefaat hem günahların affı hem de cennette derecenin yükselmesi şeklinde başlıca iki kısımdan oluşmaktadır.[6]
Şefaatin “affeden, affedilen (günahkâr) ve şefaat eden/dua ile aracı olan” şeklinde üç unsurundan birinin olmadığı yerde şefaat tam olarak oluşmayacağına tekrar dikkat çekelim.
İkinci olarak ret veya kabul edeceğimiz şefaatin uygulaması nasıldır? Yani Allah’ın cehenneme gönderdiği ya da buna karar verdiği biri için Allah’a itirazla “hayır, bu cennete gidecek” şeklinde mi tecelli edecektir? Yoksa herkesin sadece kendini düşündüğü bir ortamda (Mahşerde) Allah’ın bazı kullarına, başkalarını da düşünebilmesine müsaade edip, onlara başkaları için sadece dua etme imkânı (lütfetmesi) vermesi midir?
Kaynaklarımıza baktığımızda şefaat, mahşerde yapılacak bir DUA’dan ibarettir.
Şefaatin duadan ibaret olduğunu şu hadis-i şerif teyit etmektedir; “Her peygamberin hususî bir duası var ki, onunla ümmetiyle ilgili olarak dua etmiş ve duası kabul edilmiştir. Ben ise, duamı kıyamet gününde ümmetim için şefaat kıldım/ümmetim için erteledim, şefaat etmeye ayırdım.”[7]
Dünyada iken başkası için Allah’a yapılan dua, iltimas (torpil), şirk ya da Allah’tan daha merhametli veya daha güçlü pozisyon olarak görülmüyorsa ahirette aynı dua yapılınca da aynı şekilde değerlendirilmesi gerekir. Aynı dua olmasına rağmen yapıldığı yere göre birinde normal, diğerinde ise şirk denecek kadar zıt ve tehlikeli görmenin anlaşılabilir bir tarafı yoktur. Medyada çokça gündeme getirilen bu kadar çelişkili iddianın doğru olma imkânı da yoktur.
Şefaati iltimas (torpil) veya bir kimseyi Allah’tan daha merhametli pozisyonunda kıldığı şeklinde anlayanlar kendi yetiştiği kültürün etkisiyle konuyu yanlış yorumlamaktadırlar.
Dünyada başkalarına yapılan dualar, şefaatin tanımında belirtilen üç unsuru da içerdiği için tam anlamıyla bir şefaattir. Kaldı ki pek çok ayette Allah, müminlerin diğer müminler için dua etmesini istiyorsa, dünyada ya da ahirette yapılan bu dua da şefaat ise kula itaat düşer. Ayeti doğru anlama amaçlı yapılan çaba ile reddetmeye dönük ayeti sorgulama çok farklı şeylerdir.
B) Aracılık-Vesile
En çok çarpıtılan konulardan birisi de aracılık (vesile) meselesi ve buna yüklenen anlamdır:
- Bu kavramın içeriği ve kapsamına,
- Kaç farklı şekilde olabileceğine
- Her birinin diğerlerinden bağımsız bir şekilde dini açıdan değerlendirilmesine girmeden
tek cümle ile yüzeysel bir şekilde değerlendirip hepsine şirk hükmünün verilmesi ciddi problemler oluşturmaktadır.
Allah’tan bağımsız bir şekilde kendisinde güç vehmedilen ve Allah’a rağmen yapılacağı düşünülen aracılık ile bunların hiçbiri olmadan sadece Allah’a dua şeklinde yapılacak olan aracılık aynı olamaz. Birincisi elbette şirktir. Ancak konumuz olan ikincisinin şirkle hiçbir alakası olmadığı gibi dinen de bir mahzuru yoktur.
Bu noktada ön yargılarımızı bırakıp şu ayet-i kerimeye dikkatle bakmamız yeterli olacaktır:
“Bil ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allah’tan af dile. Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir.”[8]
Ayette ifade edildiği şekliyle Peygamberimizin kendisinden başka müminler için de af dilemesi istenmektedir. Bu af dilemede; affeden Allah, affedilen başka müminler, affı isteyen peygamberimizdir. Bu durumda Peygamberimiz diğer müminlerin affı için dua ile aracı olmaktadır. Bunu da bizzat Rabbimiz istemektedir.
Yalnız konu hassas olduğundan başka yönlere çekilmemesi için teyiden tekrar edelim: Sınırları belirlenmiş yani kendinde herhangi bir güç görmeden ve sadece dua ile yapılan aracılık, İslâm’da yasaklanmayıp teşvik de dilmiştir.
Müşriklerin inandığı aracılık ise; putlarda bir güç vehmederek onların kendi başlarına Allah’tan bağımsız bir şekilde de yardım edebileceklerine inanarak onlardan bekledikleri ve bu şekilde Allah’a yaklaştırdığına inandıkları aracılıktır. Dolayısıyla İslâm’daki aracılık ile müşriklerin inandığı aracılığın birbiri ile alâkası yoktur.
Başkasına dua edilmesi ile ilgili çokça ayet olmakla[9] birlikte sadece bir ayet-i kerimeyi zikretmekle yetinelim. “Biz her bir peygamberi, Allah’ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.”[10]
Bu ayette affedilmeleri için günahkarın bizzat kendisinin af istemesine ilaveten, peygamberimizin de onlara dua etmesi yani aracı olmasını Rabbimiz açıkça istenmektedir.
Ayetlerde açıklanan ya da istenen başkalarına duaların tamamında bir kul, başka bir kul için Allah’tan talepte bulunduğuna göre, aslında talepte bulunan kişi, diğer kul adına aracılık yapmış olmaktadır.
Şuna vurgulu bir şekilde dikkat çekelim ki konumuz, doğru bir şefaatin/aracılığın nasıl olabileceği noktasında sahih bilgiye ulaşmaktır. Yoksa bugün aracılık ve şefaatle ile ilgili şirazeden çıkmış, sapmış anlayışlar çokça vardır. Burada bize düşen görev toptancı bir yaklaşımla hepsini reddetmek veya hepsini kabul etmek değil, doğrusunu (sahihini) yanlışından (sakiminden) ayırt etmektir.
Buraya kadar açıklanan genel bilgilerle konu hakkında bir ufuk oluştuğunu düşünmekteyiz. Şimdi de şefaatle ilgili ayetleri tek tek ve muhataplarına göre tasnif ederek, gruplandırılarak konu anlaşılmaya çalışılacaktır. Çünkü ayet-i kerimeler, metne bağlı kalınmak şartıyla bağlamı ve muhatabı da dikkate alınarak ancak doğru anlaşılabilir.
C) ŞEFAAT AYETLERİNİN BAĞLAMINA GÖRE GRUPLANDIRILMASI
1- Sözlük (dinî/terim anlamında değil) anlamıyla şefaat kelimesinin geçtiği ayetler;
İki ayette geçen şefaat kelimesi terim anlamı dışında sözlük anlamında kullanıldığı için konumuzla alâkası yoktur. Bunlar:
a) Şefaatin dünyada aracı olma, öncülük etme anlamında kullanıldığı ayet.[11] Bu ayette şefaat, fiil ve isim olarak dört defa geçmektedir.
b) Şefaatin denk ve çift olma anlamında kullanıldığı ayet.[12]
2-Müslüman olmayanlara şefaatin olmadığını veya fayda vermeyeceğini beyan eden (açıklayan) ayetler;
a) Müşriklerle ilgili olarak şefaatin olamayacağını beyan eden ayetler: Şuara, 26/100. Zümer, 39/43,44. (şefaatin tamamıyla Allah’a ait olduğunu beyan eden ayet) Yunus, 10/18. Rum, 30/13.
b) Kafirler, inkârcılar ve ahirete inanamayanlara şefaatin fayda vermeyeceğini beyan eden ayetler: Arâf, 7/53. Secde, 32/4. Mü’min, 40/18. Enâm, 6/51. Enâm, 6/70. Enâm, 6/94. Yâsin, 36/23. Müddessir, 74/48.
c) Yahudilere şefaatin fayda vermeyeceğini beyan eden ayetler: Bakara, 2/48. Bakara, 2/123.
d) Hıristiyanlara şefaatin fayda vermeyeceğini beyan eden ayet: Zuhruf, 43/86. (ayetin birinci bölümü)
e) Allah’tan yüz çevirenlere şefaatin fayda vermeyeceğini beyan eden ayet: Zümer, 39/19.
Ön yargılarla veya kendi düşüncesini haklı çıkarma gayesiyle değerlendirmek yerine doğruya ulaşma amacıyla konuya bakıldığında yani ilgili ayet-i kerimeyi, birkaç ayet öncesinden okumaya başlayıp bağlamı (siyak sibakı) dikkate alındığında; şefaatin olamayacağını veya fayda vermeyeceğini beyan eden ayetlerin (yukarıda 16 ayet verildi) Müslümanlarla ilgili olmadığı görülecektir.
Bunun ispatı o kadar kolaydır ki hem Arapça hem de üst düzey bilgi birikimi olmadan sadece birkaç ayet öncesinden mealden okuyarak bile rahatlıkla anlaşılabilecek kadar açık ve nettir.
3- Allah’ın izin vermesi şartı ile şefaatin olabileceğini beyan eden ayetler;
a) Şefaatin Allah’ın izni ile olacağını beyan eden ayetler: Yunus, 10/3. Bakara, 2/255. Sebe, 34/23. Taha, 20/109. Meryem, 19/87. Zuhruf, 43/86. (ayetin ikinci bölümü)
b) Meleklerin şefaatini de Allah’ın iznine bağlayan ayet. Necm, 53/26.
c) Meleklerin sadece Allah’ın razı olduklarına şefaat edecekleri hakkındaki ayet: Enbiya, 21/28.
Burada sayılan 8 ayet-i kerime şefaatin Allah’ın izniyle olabileceğini beyan etmektedir.
4- Müminlerle ilgili olarak şefaatin olmadığı gün hakkındaki ayet:
Bu konuda sadece bir tane ayet-i kerime vardır: Bakara, 2/254.
Dini bir konuda hiçbir ayetle çelişmeyecek sonuç ancak doğru olabilir. Yani konu ile alâkalı başka hiçbir ayet olmayıp sadece bu ayet olsaydı şefaatin Müslümanlara da olamayacağı sonucuna varabilirdik.
Lakin bu ayetin hemen peşinden gelen 255. ayette şefaatin Allah’ın izni şartı ile olabileceği beyan edilmektedir. Peş peşe olan iki ayetin birlikte dikkate alınma zorunluluğu vardır. Bu ayetle Allah’ın izniyle şefaatin olabileceğini beyan eden 8 ayet birlikte değerlendirildiğinde Müslümanlar için şefaati inkâr etmenin doğru bir yaklaşım olamayacağı açıktır.
İlgili ayetleri özetle sınıflandırırsak;
- Şefaat kelimesi geçmesine rağmen dünyadaki işlerle ilgili olup konumuzla ilgili
olmayan 2 ayet,
- Müslüman olmayanlarla (kafir veya müşriklerle… vb.) ilgili olarak şefaatin
olamayacağını beyan eden 16 ayet,
- Allah’ın izniyle şefaatin olabileceğini beyan eden 8 ayet,
- Müslümanlara dönük şefaatin olamayacağını beyan eden 1 ayet,
Toplamda bizzat şefaat kelimesinin geçtiği 27 ayet tespit ettik. Bu ayetlerin bazılarında şefaat kavramı birden çok kez kullanılırken bazılarında ise bir defa geçmektedir. Ayrıca şefaat kelimesi bizzat geçmeden konu ile ilgili bilgi veren başka ayetler de vardır. Bunlardan bir kısmını yazımız içeriğinde de zikrettik. İlgili ayetlerin toplamı dikkate alındığında Kur’an’da 30’dan fazla ayette şefaatten bahsedilmektedir.
Sonuç olarak ilgili ayetlere göre iki farklı şefaat anlayışının varlığından söz etmek gerekir:
Birincisi Allah’ın hükmüne rağmen, onun izni olmadan da bir şeyler yapabilme gücünün olduğuna inanılan, adeta yarı tanrı gibi görülen dolayısıyla putlara yapıldığı gibi kendisine tapınılan şefaat/şefaatçi ki İslâm’ın reddettiği şefaat ya da şefaatçi budur.
İkincisi Allah’ın isteği (izni ve rızası) dışında bir şey yapma gücü olmayan, Allah’ın rahmeti ile diğer kullar için sadece dua ederek, Rabbimizin de bu duayı kabul etmesiyle gerçekleşecek olan şefaat/şefaatçi anlayışıdır ki Kur’an’a göre varlığı kabul edilen şefaat budur.
Toptancı bir yaklaşım sergilemeden bu ikisini birbirinden ayrı değerlendirmek gerekir. Konunun detayı iddia-cevap bölümünde açıklanacağı için tekrara düşmememe adına bu kadarla yetinmeyi uygun bulduk.
D) ŞEFAATİ KABUL ETMEYENLERİN DELİLLERİ VE CEVAPLARI
İDDİA 1: “Yoksa onlar kendilerine Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: O şefaatçiler hiçbir şeye güç yetiremez, hiçbir şeyi kavrayamaz olsalar da mı? De ki: Şefaat etme yetkisi bütünüyle Allah’a aittir…”[13]
Ayette Rabbimiz, şefaatin tamamının kendine ait olduğunu beyan etmektedir. Bununla birlikte başkaca şefaati reddeden ayetlerin de olduğu dikkate alındığında şefaatin olmadığı sonucu çıkmaktadır.
CEVAP: Bu iddianın cevabı yukarıda verildi. Tekraren özetlersek; Kur’an’da şefaati reddeden (iddiadaki de dahil) ayetlerin tamamına yakını (16 ayet) Müslüman olmayanlarla ilgilidir. Yukarıda ilgili ayetlerin muhataplarına göre gruplandırdığımız bölüme tekrar bakılabilir.
Bu ayetlerin birinci derece muhatabı, Müslümanlarmış gibi algı oluşturmak gerçekleri çarpıtmak olacağına dikkat çektikten sonra iddiada zikredilen ayete ve cevabımıza geçelim:
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَؕ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَعْقِلُونَ ﴿٤٣﴾ قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَمٖيعاًؕ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“Yoksa onlar kendilerine Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “O şefaatçiler hiçbir şeye güç yetiremez, hiçbir şeyi kavrayamaz olsalar da mı?”
“De ki: Şefaat etme yetkisi bütünüyle Allah’a aittir; göklerin ve yerin hükümranlığı O’nun elindedir, sonunda kaçınılmaz olarak dönüp O’na varacaksınız.”[14]
Şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu beyan eden ayete bir öncesindeki ayetle birlikte bakıldığında şu sonuçlar çıkmaktadır:
a) Ayette “yoksa onlar” diye başlayan bölümdeki “onlardan” kastın (“اتَّخَذُوا /edindiler” filinin failinin/öznesinin) kim olduğu tespit edilmeden ayet doğru anlaşılamaz. Maalesef şefaati reddedenler bu temel noktayı gözden kaçırmaktadırlar. Bağlamına bakıldığında “Onlardan” kasıt Kureyş müşrikleridir. Yani burada müşrikler için putlardan bekledikleri anlamdaki şefaat reddedilmektedir. Konunun Müslümanların şefaatiyle alakası yoktur.
b) Ayetin sonunda şefaatçiler için “ لَا يَعْقِلُونَ/ akıl erdiremezler” tanımlaması konu açısından son derece önemlidir. Bu fiilin faili/öznesi (akıl erdiremeyen) kimdir? Şart cümlesiyle de geçse; düşünme, aklını kullanma gibi özellikleri olmayan taştan, topraktan yapılmış cansız varlıklar olan putlardır.
Bu özelliğin Müslümanların şefaatçi olarak kabul ettiği peygamberimiz için olduğu nasıl düşünülebilir?
Bu ayeti Müslümanlara şefaatin olmadığına delil getirmek, Rabbimizin insanların en zekileri arasından seçtiği Rasulü/elçisi için, akıl erdiremediği, hiçbir şeyi anlamadığı gibi bir suçlama/tanımlama yaptığı sonucu ortaya çıkarır ki, bunun kabulü ne akla ne de müminliğe sığar.
Neticede ilgili ayetteki hem اتَّخَذُوا fiilinin hem de لَا يَعْقِلُونَ fiilinin failleri/özneleri noktasından bakıldığında ayetin Müslümanlarla değil müşriklerle ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
c) Arapçada لِلّٰهِ (lillâhi) şeklinde geçen ifadelerdeki Allah’a aitlik, izafi (göreceli) olarak da olsa Allah’tan başkasında hiçbir şekilde olmadığı iddiası da doğru olamaz.
İfadenin istisnasının olmadığı anlayışıyla iddia ileri sürülmektedir. Oysaki ayetlerde bu ifadenin Allah’tan başkasına da isnat edildiği görülmektedir.
Mesela لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا ف۪يهِنَّۜ “Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin mülkiyeti/hükümranlığı Allah’a aittir…” [15]
Bu ayet ve ilgili ayetimizde kelimenin kullanım şekli aynı ifade kalıbıyla geçmektedir. İnsanlar izafi olarak da olsa mülk sahibi olabiliyorsa yani ifadenin kapsamının göreceli de olsa Allah’ın izniyle istisnası varsa, konumuz olan şefaatle ilgili ayetin hükmünün kapsamında da aynı istisna var demektir. Neticede bu ayet şefaatin tümden reddedilmesine delil olamaz.
d) Ayrıca bir önemli nokta da şefaat için zorunlu olan üç unsur (affeden, affedilen ve aracı) sadece bu ayet baz alındığında gerçekleşmiş olmaz. Bu ayete göre affeden Allah, affedilen kul, fakat aracı kimdir? Aracının olmaması, şefaat kavramının tanımındaki üç bölümden birinin eksik kaldığı anlamına gelmektedir.
Bu durumda da ya şefaate yeni bir tanım getirilmesi gerekir. Ya da kavram olarak şefaatten bahsedilemez. Hem şefaatin tanım ve kapsamını yeniden belirlemeyip hem de var olan tanımla ayetin kapsamının uyuşmaması dikkatten kaçırılarak istenilen sonuca ulaşma çabası doğru ve tutarlı bir yaklaşım olamaz.
e) Şefaat etme yetkisi ile şefaat etme işinin birbirinden farklı olduğunun bilinmesi gerekir. Yetkinin Allah’a aitliği konusunda farklı düşünen hiç kimse yoktur. Yetki yerine bizzat şefaat etmenin Allah’a ait olduğu düşünüldüğünde Allah kiminle kim arasında aracı olacaktır. Kendisinin yapacağı bir işte yani kendisinin yine kendisine aracı olması düşünülemez.
Özetle yetki sahibi Allah (cc.) olup bunun kullanım hakkını verdiği kişi şefaati yapabilecektir. Peygamberimizden şefaat istemek; bu yetkiyi istemek değil aksine Rabbimiz tarafından kendisine verilecek bir hak ile Peygamberimiz şefaat ederken, şefaat bekleyenin kendisini de unutmamasını istemek anlamına gelir.[16]
Neticede şefaatin bütünüyle Allah’a ait olduğunu beyan eden bu ayet hem bağlamı hem metni yani ifade ediliş şekli itibariyle hem de yukarıda maddeler hâlinde sıralanan gerekçelerin ışığında bakıldığında Müslümanlarla ilgili olmadığı açıktır.
Şefaatin üç unsuru şefaat etme esnasında ortaya çıkması gerektiği için bu ayeti şefaat etme değil de “şefaat yetkisi Allah’ındır” olarak anladığımızda hiçbir ayetle çelişmeyen, tüm ayetleri kuşatıcı bir anlam verme imkânına da kavuşmuş oluruz. Selefin (önceki âlimlerimizin) bu konudaki görüşü şöyledir: “Şefaat yetkisi tümüyle Allah’a ait olup, bu yetkiyi istediğine ve istediği kişiler için kullandıracaktır.”
Neticede yetki sahibi olmak ile kullanım hakkını yine kendisinin istediği birine, belirli süreyle ve belirli kişilere kullanmak üzere yani sınırlı bir şekilde vermek arasında bir çelişki yoktur.
Önemli bir nokta da bu ayette şefaat yoktur diye toptan reddedilmeyip, şefaatin tamamının Allah’a ait olduğu söylendiğine göre; Şefaatin varlığı Allah tarafından da kabul ediliyor sonucu çıkar. Yani bu ayette şefaatin varlığı yokluğu değil, var olan şefaatin kime aitliği noktasında bilgi verilmektedir. Neticede şefaatin olmadığına değil aksine olduğuna delildir.
İDDİA 2: Mekke müşrikleri putları aracı koyuyorlardı. Şefaatte de aynı şekilde aracı koyma anlayışı olduğu yani müşriklerin şirkine benzediği için İslâm’da şefaat yoktur.
CEVAP: Bu iddianın cevabı yukarıdaki açıklamalarımızda verilmişti. Kısaca tekrar hatırlarsak;
Herkesçe malumdur ki şefaat, şefaat edenin başka bir kişi adına Allah’a dua etmesi ve Rabbimizin bu duayı kabul etmesi şeklinde gerçekleşecek olan bir mükafattır.
Başkası için yapılan tüm dualarda da şefaat kavramının unsurlarının tamamı (affeden, dua ile affedilmesi istenen ve dua ederek affı isteyen) tam olarak oluştuğuna göre dua eden kişi, Allah ile kul arasında aracı/şefaatçi olmuş olmaktadır.
Yukarıda açıklandığı üzere diğer müminlere dua şeklinde aracılığı Kur’an’da Rabbimiz hem meleklerin[17] hem de müminlerin yaptığını[18] zikretmektedir. İddiadaki mantık doğru kabul edildiğinde Allah, kendisine şirk koşulmasını yine bizzat kendisi istemiş sonucuna götürür ki (haşa) bu imanla, iz’anla bağdaşmaz.
Müşriklerin, kendisinde bir güç olduğunu zannederek tapındığı putları aracı koyması ile sadece dua şeklinde gerçekleşecek olan doğru bir şefaat/aracılık anlayışı arasında benzerlik kurmanın imkânı yoktur. Zorlama ile bir yönünü benzetmek yetmez bütün yönleri ile benzeşmelidir ki aynı hükmü alabilsin. Bu da mümkün değildir.
İDDİA 3: Şefaati, yani Allah’ın ceza verdiği kişinin şefaatçi vasıtasıyla affedilmesini kabul etmek, şefaat edeni Allah’tan daha affedici, daha merhametli kabul etmek olacağı için şefaat kabul edilemez.
CEVAP: Şefaati kabul etmek, şefaat edeni Allah’tan daha affedici, daha merhametli kabul etmek olacağı iddiası; kimin kime ve nasıl şefaat edeceğini belirleyen, müsaade eden yine Allah olduğu için doğru olamaz.
Neticede Allah’ın rızasına aykırı bir şekilde, ona rağmen bir şefaatin olduğunu ilim erbabı arasında söyleyen hiç kimse olmamıştır. Cahillerin ifrat noktasındaki sözlerinin de ilmi ve dini bir değeri yoktur.
Kaldı ki Rabbimiz ayetlerde hoşnut olduklarına meleklerin şefaat edeceğini[19] bildirdiğine göre Allah, meleklerini kendinden daha merhametli olarak mı görüyor diyeceğiz? (!) Haşa. Bu ayet ve şefaati Allah’ın izni şartına bağlayan 8 ayet birlikte dikkate alındığında bahsedilen iddianın yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır.
Aslında burada temel nokta kendisine dua edilmesini, yalvarılmasını bizzat Rabbimizin istiyor olmasıdır. Nitekim Allah katında değerimizin ona dua etmemizle mümkün olabileceğini[20] bizzat Rabbimiz beyan etmektedir. Ayrıca yukarıda açıklandığı gibi peygamberimizin ve müminlerin başka müminlere dua etmesini yine Rabbimiz bizzat istemektedir.
Neticede kişinin kendisine ve başka müminlere dua etmesini bizzat Allah istiyor ve bunu seviyorsa kula felsefi yorumlarla itiraz değil itaat düşer.
Belirtilen sınırlarda olan aracı, affedenden daha merhametli oluyor gibi (fevkalade yanlış olan) yorumlayanlara sormak lazım; şefaati kabul eden ilim erbabı arasından şefaatçiyi Allah’tan daha merhametli hisseden, kabul eden, söyleyen veya aklından geçiren bir kişi gösterebilirler mi? Bunu iddia edenlerin “ama bu anlama gelir” diye kendi zihin dünyalarında ürettikleri bir sorunu neden ümmetin sorunu hâline getiriyorlar? Tüm insanlık için gönderilmiş dini, bizim kültürümüzdeki algılarımız ile sınırlandırmak kadar yanlış bir şey olamaz.
İDDİA 4: Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’a ulaşmak için aracıya ihtiyaç olmadığı için ve Allah ile kul arasına kimse giremeyeceği için şefaat yoktur.
CEVAP: Bize şah damarımızdan daha yakın olan[21] Allah’a ulaşmak için aracıya ihtiyaç var mı gibi yaklaşımlar konuya yüzeysel bakma probleminden kaynaklanmaktadır.
Çünkü şefaati kabul eden hiç kimse Allah’ın kendisine uzak olduğundan dolayı şefaati kabul ettiğini söylemiyor. Mesafe anlamında Allah’ın içimizden geçenleri bilecek kadar bize yakın olması başka bir şey, affedilme ihtimalinin artmasını istemek, umut etmek başka bir şeydir. Alâkasız iki farklı şeyi birbirine karıştırmak, ayırt edememek dinî ilim adına ciddi bir sorundur.
İkinci ve önemli bir nokta da şudur ki; Şefaatin varlığını kendi iznine bağlayan ile bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu söyleyen aynı Allah’tır. Birbiri ile çeliştiği vehmine kapılarak bu iki beyandan birini reddetmek için yapılan itiraz kime, haşa Allah’a mı yapılmaktadır?
İDDİA 5: Müminler için kulluğun gereğini hakkıyla yapma hedefi varken nasıl olsa filanca beni kurtaracak diye şefaati düşünmek, İslâm’ı yaşamada gevşekliğe, tembelliğe sebep olmaktadır.
Bu gevşeklik etkisi oluşturan bir kulun başka bir kula şefaatine Kur’an müsaade etmemektedir.
CEVAP: Öncelikle temel bir yaklaşım hatasına dikkat çekelim; Gevşekliğe sebep olduğundan hareketle nasıl oluyor da Kur’an müsaade etmez sonucuna ulaşılıyor? İkisi arasında nasıl bir sebep sonuç ilişkisi kurulabiliyor? Kur’an müsaade etmiyorsa bunu bizzat ayetlerden deliliyle söylemek gerekmez mi?
Şirk dışındaki tüm günahları Allah’ın affedebileceği[22] çok bağışlayıcı olduğu[23] bütün günahları affedeceği[24] gibi çokça ayet vardır. İddiadaki mantıkla bunlar da gevşekliğe sebep olduğundan doğru olamaz sonucu çıkarılabilir. Fakat bu sonucun imanla bağdaşır bir tarafı olamaz. Gevşekliğe sebep oluyor gerekçesiyle bu ayetler yok sayılamaz ise, Şefaatin belirli şartlarla olabileceğine dair ayetler de aynı şekilde yok sayılamaz.
İddianın iki açıdan değerlendirilmesi gerekir;
Birincisi: Günümüzdeki oluşabilecek bir yanlışlıktan dolayı dinde var olan bir asıl, bütünüyle reddedilemez. Var olduğu düşünülen yanlış anlayışın düzeltilmesi gerekir. Sonradan oluşacak her yanlış uygulamada onunla ilgili dini bir doğruyu reddedecek olursak ortada din diye bir şey kalmaz. Çünkü dini konuların hemen hepsi ile ilgili günümüzde bazı yanlış anlayışlar veya uygulamalar olabilmektedir.
Din, doğru bilgilerle öğrenilir. İlim erbabı arasında iddiadaki gibi gevşekliği savunan veya ona yönlendiren hiç kimse olmamıştır. Halk arasında olabilecek bazı yanlış uygulamalardan genelleme yaparak bir hakikati toptan reddetmek yerine onun yanlışlarını düzeltmeye çalışmak gerekir.
İkincisi: Hiç kimse kendisi için şefaati garanti göremez ve sadece ona güvenemez. Bize düşen kulluk görevimizi en iyi şekilde yapıp Rabbimizin rahmetine güvenmek olmalıdır. Şefaat, bir güvence değil ek bir umuttur.
İDDİA 6: “Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; ondan herhangi bir şefaat kabul olunmaz, ondan fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” [25]
Ayet-i kerimede şefaatin kabul olmayacağı ve başkasına hiçbir şey verilemeyeceğinin açıklanması, şefaatin olmadığını göstermektedir.
CEVAP: Bu Ayet-i kerime, öncesindeki ayetle birlikte okunsa, muhatabın Müslümanlar değil Yahudiler olduğu açık ve net olarak görülecektir. Bu durumda ayeti doğru anlamak için Yahudilikteki şefaat anlayışının nasıl olduğuna bakmak gerekir.
Yahudilikte, ölüler için keffarette bulunma imkânı ile nihaî kader olan ateşten kurtarıcı bir şefaatin varlığına inanılmaktadır. İnançlarına göre, Hz. İbrahim kendilerine şefaat edecek, zira kendileri İbrahim ahdinin işaretini taşımaktadırlar. Bundan dolayı da kısa bir süre ara mekânda kalsalar bile cehennem ateşine maruz kalmayacaklardır.[26]
Ayet, Yahudilikte var olduğu inanılan şekliyle; Allah’a rağmen de olsa kendilerini kurtaracağı garanti olan, böylece de cehenneme gitmeyecekleri kesin olan bir şefaat anlayışını ve aynı işlevi görecek olan keffareti ve fidyeyi reddetmektedir.
İslam’a göre şefaat, bir dua olup onun yapılmasına izin veren, duayı kabul eden ve sonucunu gerçekleştiren Allah’tır.
Yahudilerdeki ve İslâm’daki şefaat anlayışı bütünüyle farklı olmasına rağmen birebir benzer ya da eşit görerek sonuca ulaşan iddia hiçbir şekilde doğru olamaz.
İDDİA 7: “Kendileri için Rablerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın O’nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyan insanları onunla (Kur’an) uyar ki günahlardan sakınsınlar.”[27]
Görüldüğü gibi ayette de koruyucu ve aracı reddedilmektedir. Dolayısıyla bu ayet aracı anlamına gelen şefaati da reddetmiş olmaktadır.
CEVAP: Bu ayet-i kerime iki ayet öncesinden okunmaya başlanırsa müminlerden ziyade Allah’ın ayetlerini yalanlamasına rağmen inanma potansiyeli olanlarla ilgili olduğu görülecektir.
Allah’ın bizzat izin vermesi dışında hiçbir şekilde koruyucu ve aracı olmayacağı, bu izni de vermeyeceği kimselere (inanmayanlara) dönük bir uyarıdır. Yani onun izni şartıyla müminler için gerçekleşecek olan şefaatle alâkalı olmayıp onu reddeden bir yönü de yoktur.
Yani hem şefaat iznini veren hem duayı kabul eden hem de sonucunu gerçekleştiren Allah olduğu için Rabbimizden bağımsız, ondan başka ve onun dışında bir işlem değildir. Dolayısıyla bu ayette reddedilen şefaat ile müminlerin kabul ettiği şefaat tamamıyla birbirinden farklıdır.
Ayrıca yukarıda zikrettiğimiz, kulun kula duasını isteyen ayetlerin hepsinde aracılığın olduğunu açıkladık. Bu açıdan da burada kastedilenin farklı olduğu anlaşılmaktadır. Aksi anlayışın ayetler arasında çelişki olduğu sonucuna götürme riski barındırır. (hafizanallah.)
İDDİA 8: “O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah’a kalmıştır.”[28] Kıyamette hiç kimse hiçbir iş yapamayacağına göre şefaat de edemez.
CEVAP: Bu ayetin şefaatle çelişen yönü neresidir? Yani şefaat edecek olan kişi bizzat kendisi Allah’a rağmen ondan bağımsız bir şey yapmıyor ki. Yukarıda açıklandığı ve 8 civarı ayette de beyan edildiği şekliyle şefaat, Allah’ın izniyle ona sadece dua etme şeklinde gerçekleşmektedir.
Yani kimin şefaat edeceğini, kime şefaat edileceğini, duanın kabul edilmesi ve sonucunun gerçekleştirilmesinin tamamı Allah’a aittir. Bu nedenle hem şefaatçi müstakil bir iş yapmış olmuyor hem de iş Allah’a kalmış oluyor. Bu noktada bir çelişkiden söz edilemez. Çünkü şefaat edenin bizzat kendisi duadan başka bir şey yapmıyor, bütün işlemleri gerçekleştiren bizzat Allah’tır.
İddiaların tümüne bakıldığında şefaatin olmadığı anlayışına sahip olanların görüşlerini temellendirmelerinde üç temel yanlışlık öne çıkmaktadır. Bu kişilerin;
- Konuyla ilgili olmayan ayetleri zorlayarak konuyla bağlantılı göstermeye çalıştıkları,
- Müslüman olmayanlar için zikredilen ve şefaati reddeden ayetleri bağlamından
kopararak Müslümanlara söylenmiş gibi algı oluşturdukları,
- İslâm, tüm kültürlere, tüm insanlığa değil de sadece bize gönderilmiş bir dinmiş gibi
günümüzün kültürü kaynaklı, mantığa dayalı çıkarımlarla muhataplarını yönlendirerek şefaatin olmadığını ispatlamaya çalıştıkları görülmektedir.
Müşriklere, Hristiyan ya da Yahudilere hitabeden ayetlerin, Müslümanlara da vereceği bir mesajı yok mu? Ya da Allah Kur’an da bunları boşuna mı anlatıyor denirse;
Müşrikler için belirtilen şefaat ve şefaatçideki özelliklerin, vasıfların tamamını eksiksiz bir şekilde Müslümanlar da yapar veya benimserlerse de aynı hüküm onlar için de geçerli olur. Fakat zorlama yorumlarla bir yönünü benzetme ile değil, açıktan net ve tüm yönleri ile benzemesi lazım ki aynı hüküm ona da şamil olabilsin. İslâm’daki şefaat anlayışı ile reddedilen şefaat arasında bütün yönleri ile benzerlik olmadığı için aynı hükmün verilmesi doğru olamaz.
İlave olarak şunu da eklemeliyiz ki, bu konuyla ilgili olarak Rabbimizin Peygamberimize lütfettiği şefaat makamı olarak verdiği “Makam-ı Mahmud” mertebesi de vardır.
MAKÂM-I MAHMÛD
Rabbimizin peygamberimize lütfettiği Makamı Mahmud mertebesi hakkında şöyle buyurulmaktadır;
“…Rabbin seni övülmüş bir makama (Makamı Mahmud) yükseltsin.”[29] Bir başka ayette de,
“Rabbin sana mutlaka (ileride) lütuflarda bulunacak, sen de memnun olacaksın.”[30]
Bu iki ayeti birlikte değerlendiren müfessirlerimizin büyük çoğunluğu Rabbimizin lütfettiği makamın şefaat makamı olan Makam-ı Mahmud olduğunu anlamışlar ve bu şekilde tefsir etmişlerdir. Nitekim bir hadis-i şerifte Efendimiz bunu şöyle beyan etmektedir;
“Ey falan! Bize şefaat et, ey falan bize şefaat et diyecekler. Sonunda şefaat etme işi bana kalacak. İşte makam-ı Mahmud budur.”[31] Bir diğer hadis-i şerifte ise;
“Her peygamberin hususî bir duası var ki, onunla ümmetiyle ilgili olarak dua etmiş ve duası kabul edilmiştir. Ben ise, duamı kıyamet gününde ümmetim için şefaat kıldım/ümmetim için erteledim, şefaat etmeye ayırdım.”[32]
Şefaat gaybî bir konu olduğu için sadece ayet ve muteber (sahih) hadislerdeki şefaat ile ilgili anlatımlar geçerlidir. Bunlarda geçmeyen veya bunlara dayanmayan, günümüzde var olan ifrat görüşlerin dini ve ilmi bir değeri yoktur.
Şefaat, herkesin kendini düşündüğü bir anda (mahşerde) bir müminin başka bir mümini düşünüp onun için Allah’ın izniyle yapacağı bir “DUA”dır.
Şefaat edecek olan kişi de Allah’a karşı kendinden kaynaklanan herhangi bir güç olmadığı gibi ehli ilim arasında bunu iddia eden de olmamıştır.
Sonuçta şefaat; bir lütuf, bir mağfiret, bir ikram olarak Rabbimizin, duasını kabul edeceği kişilere bu duayı yapabilme imkânını vermesinden ibarettir. Bir başka ifade ile Yüce Allah, adaletiyle günah ve sevapların sonucunu belirlerken rahmetiyle de affedeceği müminler için bir lütuf olarak hem şefaatçiyi taltif etmesi hem de günahkarı affetmesinde kullanacağı bir usul, bir vesiledir.
Bu dua, dünyada iken de yapılsa, mahşer anında da yapılsa şefaat kapsamındadır. Fakat kavram daha çok mahşer günü yapılacak dua için kullanılmaktadır.
Kendinde bir güç vehmetmeden sadece dua şeklinde olmak şartıyla Allah ile kul arasında aracı olmanın da dinen bir mahzurunun olmadığı, hatta müminlerin müminlere ve meleklerin müminlere dua ile aracılığını bizzat Rabbimizin teşvik ettiği yukarıda açıklanan ayetlerden anlaşılmaktadır.
Müminlerin görevi şefaate güvenerek hayatlarını yönlendirmek değil, kulluğunu en ideal şekilde yaşayarak Rablerinin rahmetine güvenmek olmalıdır.
Şefaate nail olunacağı düşüncesi, hiçbir garantisi olmayan, ancak umut edilen bir mükafattır. Peygamberimiz (bazılarına göre bir de aşare-i mübeşşere) dışında hiç kimsenin ne imanla ölme ne de ahirette şefaat etme garantisi yoktur. Ayrıca kendisine şefaat edileceği ve kurtulacağını kesin/garanti gören Yahudilerin benimsediği garantili şefaat anlayışını Rabbimiz Bakara, 2/48. ayetinde reddetmektedir. Dolayısıyla şefaat hiçbir zaman garanti görülemez.
Salih olması, salih hâl üzere vefat etmesi ve ancak Allah Teâlâ'nın izin vermesi şartıyla şefaat edebileceğini hüsn-ü zanla kabul ederiz.
Şefaatin olmadığı konusunda delil olarak ileri sürülen ayetlerin bağlamı dikkate alındığında tamamına yakını Müslüman olmayanlarla ilgilidir. Bu ayetlerin Müslümanlarla da ilişkisinin olduğunu söyleyebilmek için müşriklerin aracıya (putlarına) yüklediği vasıfların, özelliklerin tamamının Müslümanlarca da aracı için benimsenmiş olması gerekir ki aynı hüküm onlar için de geçerli olabilsin.
Şefaatle ilgili tüm ayetleri kuşatacak bir yaklaşım şöyle olabilir; Şefaat yetkisi tamamıyla Allah’a aittir. Rabbimiz istediğine, yine kendi istediği kişilere dua olarak kullanılmak üzere bu yetkiyi lütfedecektir. Neticede bu yetkiyi veren de duayı kabul eden de sonucunu gerçekleştiren de yine Rabbimizdir.
Toplumumuzda şefaat ile ilgili yanlış algılar varsa (ki çokça var) bunlara karşı takınılacak doğru tavır, kolaycılığa kaçarak şefaati tümden reddetmek değil, yanlış yerlerini düzeltme şeklinde olmalıdır.
Nasıl ki secde, sadece Rabbimize yapılan bir ibadet olmasına rağmen, meleklerin Hz. Âdem’e secde etmesi,[33] emredenin yine Allah olması nedeniyle onun mâbudluğuna bir nâkısalık (eksiklik) getirmediyse; kimin kime şefaat edeceğinin iznini verenin, duayı kabul edip sonucunu gerçekleştirenin yine Rabbimiz olması nedeniyle de şefaati kabul etmek onun ilâhlığında veya kul olarak bizim inancımızda hiçbir nâkısalık oluşturmaz.
[1] Bu yazı “Hangi İslam” adlı kitabımızdan özetlenerek hazırlanmıştır.
[2] Mustafa Alıcı, Şefaat, Diyanet İslâm Ansiklopedisi.
[3] Zümer, 39/43-44.
[4] Hasan Gümüşoğlu “Ehl-i Sünnet’in Şefaat Anlayışının Oluşmasında İmamı Mâturidi’nin Görüşlerinin Önemi” (Ekev Akademi Dergisi Yıl: 23 Sayı: 78, Bahar 2019)
[5] Mustafa Alıcı, Şefaat, TDV İslâm Ansiklopedisi.
[6] Yusuf Şevki Yavuz, Şefaat, TDV İslâm Ansiklopedisi.
[7] Buharî, Daavat, 1. Müslim, İman, 340.
[8] Muhammed, 47/19.
[9] İbrahim, 14/41.
[10] Nisâ, 4/64; Mü’min, 40/7; Bakara, 2/201; İbrahim, 14/201; Furkan, 25/65; Ali İmran, 3/16, 191,194.
[11] Nisâ, 4/85.
[12] Fecr, 89/3.
[13] Zümer, 39/43-44.
[14] Zümer, 39/43-44.
[15] Mâide, 5/120.
[16] Orhan Çeker, İlm-i Hâl’im, 28. dipnot.
[17] Mü’min, 40/7; Enbiyâ, 21/28.
[18] Haşr, 59/10; İbrahim, 17/41; Muhammed, 47/19.
[19] Enbiyâ, 21/28.
[20] Furkân, 25/77. “De ki: “Kulluğunuz ve niyazınız/duanız olmasa Allah size ne diye değer versin!..” Bu ayette geçen dua hem kendimiz için hem de başkaları için yapılan tüm duaları kapsadığı dikkatten uzak tutulmamalıdır.
[21] Kâf, 50/16,17.
[22] Nisâ, 4/48.
[23] Nisâ, 4/106.
[24] Zümer, 39/53.
[25] Bakara, 2/48.
[26] Mustafa Alıcı, Şefaat, TDV İslâm Ansiklopedisi.
[27] En’âm, 6/51.
[28] İnfitâr, 82/19.
[29] İsrâ, 17/79.
[30] Duhâ, 93/5.
[31] Buhari, Tefsir, 11, Zekât, 52.
[32] Buhari, Daavat, 1; Müslim, İman, 340.
[33] Bakara, 2/34.
Ek bir bilgi olarak Nasıl ki Mescid-i Haram’da Kâbe’ye doğru secde etmek o yapıya tapmak anlamına gelmiyorsa Hz. Âdem’e secde etmek de aynı şekildedir. Her ikisinde de secde edilenin bizzat kendisinden kaynaklı değil Rabbimizin emrinden, yani emre itaatten dolayı secde edilmektedir. Buradan farklı anlam zorlamalarına gitmek doğru olmaz.


