13 Mayıs 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Hatâların Düzeltilmesi
Hatâların Düzeltilmesi

Hatâların Düzeltilmesi Muhammed İslamoğlu

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Sizden herbiriniz (din) kardeşinizin aynasıdır. Şayet onda herhangi bir noksanlık görürse hemen gidersin!"[1]

Yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ, muvahhid mü'min kullarını birbirlerinin dostları ve irşâd edicileri kılmıştır... Onlar, hak üzere birbirlerine destek veren yardımcıları ve birbirlerine hak ile sabrı tavsiye eden kardeşlerdir...[2] Herbiri, kâmil bir mü'min olmaya gayret edip, bütün imkânlarıyla çalışırken, diğer muvahhid mü'min kardeşlerinde gördükleri noksanlıkları giderip onların da kâmil bir mü'min şahsiyet olmalarını sağlamak için bütün imkânlarını kullanırlar... Hiçbir mü'min, diğer mü'min kardeşini hatâsıyla ve yanlışlığıyla başbaşa bırakmaz, mutlaka onun hatâsını ve yanlışlığını gidermek için uğraşır, bu konuda bütün fedâkârlığı yapar... Çünkü erkek olsun, kadın olsun her mü'min müslüman, hayırlı ümmetin diğer ferdlerini temsil ederler... Onlardaki herhangi bir kusur, diğer insanlar tarafından bütün müslümanlara mal edilip, hepsi bundan dolayı suçlanırlar... Hâl böyle olunca her muvahhid mü'min kendisine çok dikkat etmeli, nefsini ıslâh edip örnek bir şahsiyet olmaya çalışırken, diğer mü'minlerde gördüğü noksanlıkları gidermeye, onların da kâmil birer şahsiyet olmalarını sağlamaya özen göstermelidir...

Ebu Umâme (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

"Allah ve melekleri, göklerin ve yerlerin halkı, hattâ yuvasındaki karıncalar, hattâ balıklar, insanlara hayır ve faydalı şeyler öğreten kimseye duâ ederler."[3]

İbn Abbas (r.anhuma), konunun önemine dikkat çekerek şöyle demiş:

-Hayır öğreten için, denizdeki balığa varıncaya kadar her şey mağfiret diler.[4]

Katıksız iman sahibi mü'min bir şahsiyet, diğer mü'min kardeşlerinin aynası olup onlara hayrı emretmesi ve mü'minde olmaması gerekli kusurlardan onları temizlemesinin karşılığı, hadis-i şerifte beyân edildiği şekliyle gerçekleşir... Bunun için her muvahhid mü'min, bunu bir kulluk görevi olarak kabul edip gereğini imkânlar ölçüsünce yerine getirmesi gerekir... Bu görevini yaparken ilmini, usûlünü ve âdâbını çok iyi öğrenmeli, ona göre davranmalıdır...

Yegâne hayat kitabımız ve düstûrumuz Kur'ân-ı Kerim'de, Rabbimiz Allah Azze ve Celle, kullarının yaptığı hatâları onları uyararak düzeltmiş, doğrusunu beyân buyurmuştur... Sûrelerin tertib sırasına göre bir kaç örneği burada beyân edelim...

1- Enes (r.a.) anlatıyor:

Uhud (savaşı) gününde Rasulullah (s.a.s.)'in yan dişi kırılmış, başı da yarılmıştı. Artık hem yaradan kanı silmeye başlamış, hem:

"Peygamberinin başını yarıp, dişini kıran bir kavim nasıl felâh bulur! Hâlbuki O, kendilerini Allah'a davet ediyordu!" buyuruyormuş.

Bunun üzerine Allah Azze ve Celle:

"(Allah'ın) onların tevbelerini kabul etmesi veya zalim olduklarından dolayı azâblandırması işinden sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur."[5] ayetini indirmiş.[6]

Emiru'l-mü'minin İmam Ömer ibnu'l-Hattab (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Uhud olayında şöyle duâ etti:

"Allahım, Ebu Süfyân'a lânet et! Allahım, el-Hâris b. Hişâm'a lânet et! Allahım, Safvân b. Umeyye'ye lânet et! (Allahım, Süheyl b. Amr'a lânet et!)"

Bunun üzerine:

"(Allah'ın) onların tevbelerini kabul etmesi veya zalim olduklarından dolayı azâblandırması işinden sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur." (Âl-i İmrân, 3/128) ayeti indi.

Sonra Allah, onları affetti. Çünkü müslüman oldular ve müslümanlıklarında güzelleştiler.[7]

Rabbimiz Allah Teâlâ, diğer ayet-i kerimelerde şöyle buyurur:

"Sana düşen yalnızca tebliğdir ve hesab bize aiddir."[8]

"Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir."[9]

"Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecekleri daha iyi bilir."[10]

Muhammed b. İshâk (rh.a.):

"Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur." buyruğunu şöyle tefsir etmiştir:

"Senin, kullarım hakkında sana emrettiklerimi yerine getirmek dışında hiçbir yargı yetkin yoktur."[11]

2- Muhammed b. Ka'b el-Kurâzî (r.a.) anlatır:

Rasulullah (s.a.s.) ve Ashâbı, Uhud günü başlarına gelenlerden sonra Medine'ye döndüklerinde, Sahabîlerden bazısı:

-Allah, bize zafer va'dettiği hâlde, niçin bunlar başımıza geldi? dediler.

Bunun üzerine Allah Teâlâ:

"Andolsun, Allah, size verdiği sözünde sadık kaldı. Siz, O'nun izniyle onları kırıp geçiriyordunuz. Öyle ki, sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, siz yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz. Sizden kiminiz dünyayı, kiminiz âhireti istiyordu. Sonra (Allah) denemek için sizi ondan çevirdi. Amma (yine de) sizi bağışladı. Allah, mü'minlere karşı fazl (ve ihsân) sahibi olandır."[12] ayet-i kerimeyi inzâl buyurdu.

Çünkü zafer, savaşın başında müslümanlarındı. Böylece Allah, onlara va'detmiş olduğu zaferi gerçekleştirmiş oluyordu. Ancak onlar, Rasulullah (s.a.s.)'in emrini dinlemeyip ganimet peşine düşünce, yenilgiye uğramışlardı. Çünkü zaferlerinin sürekli olması, Rasulullah (s.a.s.)'e kesin olarak itaat edilmesine bağlıydı.[13]

el-Berâ b. Âzib (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Uhud savaşı günü okçu piyadeler üzerine -ki bunlar, elli kişi idiler- Abdullah b. Cübeyr'i kumandan tayin etti ve onlara hitaben:

"(Düşman bize galib gelmiş ve) bizleri kuşlar kapıyor görseniz de ben sizlere haberci gönderinceye kadar asla şu yerinizden ayrılmayın! Ve yine sizler, bizim düşman kavmi bozguna uğrattığımızı ve onları çiğnediğimizi görseniz de size ben haberci gönderinceye kadar yerinizden ayrılmayınız!" diye kesin emretti.

Akabinde (savaş başladı ve ilk hamlede) müslümanlar müşrikleri bozguna uğrattılar.

Vallahi ben, (o sırada düşman ordusundaki müşrik) kadınları gördüm ki, onlar elbiselerini toplamışlar, bacaklarındaki halhalları ve baldırları meydana çıkmış hâlde çabuk çabuk koşuyorlardı.

Müslümanların bu galebesi üzerine Abdullah b. Cubeyr'in kumandası altındaki piyade okçular birbirlerine:

-Ey arkadaşlar, ganimet, ganimet! Cebhedeki arkadaşlarımız düşmana galib geldiler. Daha burada ne bekliyorsunuz? dediler.

Abdullah b. Cubeyr, onlara hitaben:

-Rasulullah'ın size söylediği emirleri unuttunuz mu? diye mâni olmaya çalıştı.

Fakat maiyyetindeki askerler:

-Vallahi, insanların yanına muhakkak gideceğiz ve ganimetten elbette nâsibimizi alacağız, dediler.

(Görevli oldukları yeri bırakıp ordunun içine karıştılar.)

Onlar, onların yanına varır varmaz yüzleri geldikleri tarafa çevrildi ve ordunun büyük kısmı bozularak kaçmaya yöneldiler. (Çünkü düşman, okçuların boş bıraktıkları yerden saldırmış, İslâm ordusunu arkadan vurarak hezimete uğratmıştı.)[14]

İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor:

Uhud savaşı sırasında kadınlar, msülüman erkeklerin arkasında, müşriklerden yaralı düşenlere saldırıp öldürüyorlardı. O günde müslümanlardan hiç kimsenin dünya peşinde olmadığına dair yemin etsem, yeminimin yerinde olmasını umarım. Ne var ki, daha sonra Allah:

"Sizden kimi dünyayı, kimi âhireti istiyordu." (Âl-i İmrân, 3/152.) buyurdu.

Müslümanlar (okçular), Rasulullah (s.a.s.)'in emirlerine itaat etmeyip yerlerini terk edince hezimet oldu.[15]

3- İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

Müslümanlardan birtakım insanlar (Mekke'de kalıp hicret etmeyerek) müşriklerin beraberinde oluyorlar ve Rasulullah'a karşı müşriklerin şirk toplumunu çoğaltıyorlardı. (Bedir) savaşında düşman safları arasında bulunan bu kimselere ok geliyor ve vuruluyor yahud bunlardan bazılarına isâbet ediyor da onu öldürüyor ya da ona kılıçla vuruluyor da öldürülüyordu. İşte yüce Allah, bunun üzerine:

"Melekler, kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: 'Nerde idiniz?' Onlar: 'Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz'aflar) idik' derler. (Melekler de:) 'Hicret etmeniz için Allah'ın arzı geniş değil miydi?' derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o."[16] ayetini indirdi.[17]

İbn Abbas (r.anhuma) anlatır:

Mekkelilerden bazıları müslüman olmuş ve fakat imanlarını gizlemişlerdi. Bedir günü müşrikler, bunları da beraberlerinde çıkarmışlar ve müşrikler safında yer alan bu gizli müslümanlardan bazıları savaşta ölmüştü.

Müslümanlar:

-Onlar da bizim arkadaşlarımızdılar. Müşrikler saffında savaşmaya zorlandılar, demişlerdi ve onlar için istiğfarda bulunmuşlardı.

Bunun üzerine:

"Melekler, kendi nefislerine zülmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: 'Nerede idiniz?" ayet-i kerimesi nâzil oldu.[18]

Cerîr b. Abdillah (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Müşriklerin bölgesinde, onların içinde ikamet eden kişiden koruma kalkmıştır."[19]

Cerîr b. Abdillah (r.a.) anlatır:

Rasulullah (s.a.s.), Has'âm kabilesine (baskın yapmak üzere) bir seriyye gönderdi. O kabileden bazı kimseler, (müslümanların saldırısından kurtulmak için) secde ederek korunma yoluna başvurdular. Bu (durum) onları öldürmeyi (daha da) hızlandırdı. (Secde ile müslüman olduklarını ifade etmek istemişlerdi.)

Durum, Rasulullah (s.a.s.)'e ulaşınca, onlar için yarım diyet (ödenmesini) emretti ve:

"Ben, müşrikler arasında ikame eden her müslümana uzağım." buyurdu.

-Neden ya Rasulallah? diye sordular.

"(Müslümanlarla müşriklerin) ateşleri birbirini görmesin!" diye cevab verdi.[20]

4- Hâris b. Ebî Dırâr el-Huzâî (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)'in yanına geldiğimde beni İslâm'a davet etti. Ben de müslüman oldum ve O'nu tasdik ettim. Sonra zekat vermem gerektiğini buyurdu. Bunu da kabul ettim ve:

-Ya Rasulallah, ben kavmime geri döneyim de onları İslâm'a ve zekat vermeye davet edeyim. Şayet kabul ederlerse, onlardan da zekat toplarım. Sonra kendi elçini filan zamanda bana gönderir, kavmimden topladığım zekatları sana getirir, dedim.

Ravi dedi ki:

Hâris, kavminden İslâm'ı kabul edenlerden dediği gibi zekat topladı. Ancak Rasulullah (s.a.s.) tarafından bunları almak için gelecek olan elçi zamanında gelmedi. Hâris, Allah'ın ve Rasulünün kendisine öfkelendiğinden dolayı elçinin gelmediğini zannetti. Bunun üzerine kavminin ileri gelenlerini topladı ve:

-Rasulullah, bende bulunan zekat mallarını almak için belli bir vakitte bir elçi göndereceğine dair söz vermişti. Rasulullah (s.a.s.), verdiği sözden cayan biri değildir. Ancak bizden dolayı olan bir öfkeden elçiyi bize göndermediğini düşünüyorum. Haydi beraberce Rasulullah (s.a.s.)'in yanına gidelim, dedi.

O sırada Rasulullah (s.a.s.), Hâris'te bulunan zekat mallarını almak için Velîd b. Ukbe'yi yolladı. Ancak Velîd yolun bir yerine ulaştığında korktu. Geri Rasulullah (s.a.s.)'in yanına döndü ve:

-Ya Rasulallah, Hâris, bana zekat mallarını vermedi ve beni de öldürmek istedi, dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), Hâris'in üzerine bir birlik çıkardı. Ancak birlik, Medine'den henüz ayrılmamıştı ki, Hâris, arkadaşlarıyla beraber göründü.

Gönderilen birlik:

-Bu Hâris! demeye başladılar.

Hâris de birliğin yanına ulaşınca onlara:

-Kimin üzerine gönderildiniz? diye sordu.

Birlik:

-Senin üzerine gönderildik, dediler.

Hâris:

-Neden? diye sordu.

Birlik:

-Rasulullah, zekat mallarını almak için Velîd b. Ukbe'yi sana yollamıştı. Ancak Velîd, senin zekat mallarını O'na vermediğini ve O'nu da öldürmek istediğini söyledi, karşılığını verdi.

Bunun üzerine Hâris:

-Muhammed'i hakla gönderene yemin olsun ki, ben O'nu ne gördüm, ne de bana geldi, dedi.

Hâris, Rasulullah (s.a.s.)'in yanına gelince, Rasulullah (s.a.s.), O'na:

"Hem zekat mallarını vermedin, hem de elçimi öldürmek istedin öyle mi?" diye çıkıştı.

Hâris de:

-Seni hakla gönderene yemin olsun ki, elçini ne gördüm, ne de bana geldi. Göndereceğini söylediğin elçin gelmeyince de Allah ve Rasulünün bana öfkelendiğinden endişe ettiğim için kalkıp buraya geldim, karşılığını verdi.

Bunun üzerine:

"Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehâlet sonucu bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.

Ve bilin ki, Allah'ın Rasulü içinizdedir. Eğer O, size birçok işlerde uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz. Ancak Allah, size imanı sevdirdi. Onu, kalblerinizce süsleyip çekici kıldı ve size inkârı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşâd) olanlardır.

Allah'dan bir fazl (bir ihsân ve lûtuf) ve bir nimet olarak Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."[21] ayetleri nâzil oldu.[22]

Mücahid (rh.a.) der ki:

"Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa cehâlet sonucu bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz." (Hucurat, 49/6) ayeti, Velîd b. Ukbe hakkında nâzil olmuştur.[23]

5- Emiru'l-mü'minin İmam Ali (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) beni, ez-Zübeyr'i ve el-Mıkdâd'ı gönderdi de:

"Gidiniz, Hâh bustânına kadar ilerleyiniz. Oraya vardığınızda mahfe içinde, yanında mektub bulunan yolcu bir kadın vardır. Kadından o mektubu alıp bana getiriniz!" buyurdu.

Bizler, atlarımıza binip koşturarak gittik. Sonunda o bustâna vardık. Hakikaten biz, orada mahfe içinde bir kadın bulduk.

Kadına:

-Şu mektubu çıkar! dedik.

Kadın:

-Benim yanımda hiçbir mektub yoktur! diye inkâr etti.

Biz kadına:

-Çâresiz ya sen mektubu çıkaracaksın yahud biz elbiseni soyup bulacağız! dedik.

Kadın, çâresiz mektubu saç örgüsü arasından çıkardı. Akabinde biz mektubu alıp Rasulullah'a getirdik. Mektubda: 'Hâtıb b. Ebî Beltaa'dan Mekke müşriklerine' unvânı yazılı olduğu, içinde Rasulullah'ın savaş hazırlığı yaptığını onlara bildirmekte olduğu görüldü.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

"Ya Hâtıb, bu ne iştir?" diye sordu.

Hâtıb şöyle cevab verdi:

-Ya Rasulallah, bana karşı acele etme! Ben, Kureyş'e yapıştırılıp bağlanmış bir kişi idim. -Bu sözüyle: Ben, onlara yeminle bağlanmış bir kimse idim. Onların kendilerinden değildim, demektedir- Senin beraberinde Muhacirler'den olan kimselerin Mekke'de ailelerini ve mallarını koruyacak birçok hısımları vardır. (Benim ise böyle koruyacak kimsem yoktur.) Neseb cihetinden olan bu boşluğu, Mekkeliler arasında bir el (yani minnettârlık) edinerek doldurmak ve bu sûretle hısımlarımı korumak istedim.

Ben bu işi, dinimden dönme olarak da, İslâm'a girdikten sonra kâfirliğe rıza olarak da yapmadım!

Hâtıb'ın bu savunması üzerine Rasulullah (s.a.s.), orada bulunanlara:

"Dikkat edin! Hâtib, size karşı muhakkak doğru söyledi." buyurdu.

(Fakat bir türlü öfkesini yenemeyen) Ömer:

-Ya Rasulallah, beni bırak da şu münafığın boynunu vurayım! dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

"Şu muhakkak ki Hâtıb, Bedir gazvesinde hazır bulundu. Sana ne bildirir? Belki Allah, Bedir'de hazır bulunan kimselerin yüksek cehdlerine mutalli oldu da: Sizler, bundan böyle istediğinizi yapın, Ben sizler için âhirette mağfiret etmişimdir.' buyurdu, dedi.

Bunun üzerine Allah:

"Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları velîler (dostlar) edinmeyin. Siz, onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz, oysa onlar, haktan size geleni inkâr etmişler. Rabbiniz Allah'a inanmanızdan dolayı Rasulü de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak gayesiyle çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp sapmış olur."[24] ayetini indirdi.[25]

6- Câbir b. Abdillah (r.anhuma) anlatır:

Bir cuma günü Rasulullah (s.a.s.), ayakta (hutbe okumakta) iken, Medine'ye bir kervan geliverdi. Rasulullah (s.a.s.)'in Ashâbı, hemen ona doğru koşuştular. Yanında on iki kişiden başkası kalmadı. Kalanların içinde Ebu Bekr ve Ömer de vardı.

(Bunun üzerine):

"Onlar, bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: 'Allah'ın katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır."[26] ayeti nâzil oldu.[27]

Câbir b. Abdillah (r.anhuma) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), cuma namazı hutbesini verirken, Medine'ye yiyecek yüklü bir kervan geldi. Rasulullah (s.a.s.)'in Ashâbı, hızlıca kervana doğru gittiler. Rasulullah (s.a.s.)'in yanında da sadece on iki kişi kaldı.

Rasulullah (s.a.s.):

"Canım elinde olana yemin olsun ki, burada kimse kalmayacak şekilde hepiniz gitseydiniz, vâdinizden ateş seli akardı." buyurdu.

Bunun üzerine:

"Onlar, bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar..." (Cuma, 62/11) ayeti nâzil oldu.[28]

Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, mü'min müslüman kullarını böyle uyarıyor, onları bilgilendirip terbiye ederek, muvahhid bir şahsiyete yakışır şekilde edeblendirerek hatâlarını düzeltiyor...

Kendisinden başka kulları için hüküm koyan İlâh bulunmayan yegâne Rabbimiz, Melikimiz ve İlâhımız Allah Azze ve Celle, bu beyânlarıyla, hayırlı ümmetin hayırlı şirksiz iman ehli ferdlerine birbirlerini nasıl uyarıp hatâlarını düzelteceklerinin yollarını göstermektedir... Erkek olsun, kadın olsun bütün mü'min ve itaatkâr kullar, birbirlerine ayna olmalı, değişmeyen mutlak ölçü olan İslâm'a göre kardeşlerinde gördükleri hatâları en tadlı bir dil ve en hayırlı bir davranış ile düzeltmeye gayret etmeleri gerekir...

Birbirlerinin iyiliğini ve hayrını isteyen mü'min kullar, birbirine öğüt verip hatırlatmalıdırlar... Bir mü'minin hatâlarına nâsûh tevbe ederek kendisini düzeltip olgunluğa doğru yola çıkması, diğer bütün mü'min kardeşlerini sevindirir... Çünkü mü'minler, birbirlerini temsil eder, hep beraber hayırlı ümmetin temsilcileridirler... Birinin iyiliği ve hayrı, bütün ümmete mal edildiği gibi, kötülüğü ve şerri de bütün ümmete mal edilir!..

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz."[29]

"Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Ma'ruf (iyi ve İslâm'a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah'a iman edersiniz."[30]

"Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip ileten ve onunla adâleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır."[31]

Rabbimiz Allah'ın buyurduğunu yerine getiren hayırlı ümmetin her ferdi, önce kendisinden başlayarak, en yakın çevresi olan aile ve akrabalarının ıslahına çalışarak, öğüt verip hatırlatması, onun ânın vâcibi olan vazifesidir... Bu kulluk vazifesini yaparken birbirlerine yardımcı olup elbirliği ile çalışmalıdırlar...

Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu:

"Onlara öğüt ver ve onlara nefislerine ilişkin açık ve etkileyici söz söyle."[32]

"Sen, öğüt verip hatırlat. Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü'minlere fayda verir."[33]

 

 

 

 

[1] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Birri ve's-Sılâ, B. 18, Hds. 1994.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2015, C. 12, Sh. 469, Hds. 12120. Bezzâr ve Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat'tan.

[2] Bkz. Tevbe, 9/71. Asr, 103/3.

[3] Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-İlm, B. 19, Hds. 2825.

Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2023, C. 7, Sh. 272, Hds. 7912.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, C. 1, Sh. 331-332, Hds. 513.

[4] Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr. 350.

[5] Âl-i İmrân, 3/128.

[6] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B. 17, Hds. 104.

Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağâzî, B. 22. (Bab başlığında)

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 4, Hds. 3187.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Fiten, B. 23, Hds. 4027.

İmam Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2011, C. 10, Sh. 101, Hds. 11011.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, C. 17, Sh. 522, Hds. 25233.

İbn Ebî Şeybe, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, C. 15, Sh. 405, Hds. 37723.

İbn Hibbân, Sahih, el-İhsân fî Takribi Sahihi İbn Hibbân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2022, C. 7, Sh. 663, Hds. 6574.

Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2024, C. 3, Sh. 333, Hds. 3738.

İmam Ebu'l-Hasan Ali b. Ahmed el-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Necati Tetik- Necdet Çağıl, İst. 2019, Sh. 121.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü'n-Nüzûl, çev. Abdulcelil Alpkıray, İst. 2015, Sh. 138.

Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh. 81.

[7] Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 4, Hds. 3189.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 4, Sh. 338, Hds. 5254. C. 14, Sh. 590, Hds. 21415.

Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, C. 11, Sh. 39, Hds. 13113.

Sahih-i Buhârî, Kitabu'd-Daavât, B. 58. (Bab başlığında)

Kitabu'l-İ'tisâm, B. 17, Hds. 74.

Kitabu'l-Mağâzî, B. 22, Hds. 108.

İmam Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, C. 10, Sh. 100-101, Hds. 11009-11010.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü'n-Nüzûl, Sh. 138.

Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 81.

[8] Ra'd, 13/40.

[9] Bakara, 2/272.

[10] Kasas, 28/56.

[11] İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst. 2010, C. 2, Sh. 509.

[12] Âl-i İmrân, 3/152.

[13] Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 84.

El-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 126.

İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri- Câmiu'l-Beyân an Te'vili Ayi'l-Kur'ân, çev. Doç Dr. Ceyda Gürman, vdğ. İst. 2025, C. 10, Sh. 413, Hbr. 8041.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr fi't-Tefsir bi'l-Me'sûr, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, C. 4, Sh. 77.

[14] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B. 163, Hds. 239.

Kitabu'l-Mağâzî, B. 17, Hds. 86.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B. 106, Hds. 2662.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 17, Sh. 514, Hds. 25229.

İmam Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, C. 8, Sh. 57, Hds. 8581. C. 10, Sh. 104, Hds. 11013.

İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, C. 10, Sh. 390, Hds. 8005.

Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2017, C. 2, Sh. 591.

[15] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 17, Sh. 520, Hds. 25232.

İbn Ebî Şeybe, Musannef, C. 15, Sh. 507, Hbr. 37938.

İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, C. 10, Sh. 409-411, Hbr. 8033- 8038.

Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, C. 2, Sh. 547.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, C. 4, Sh. 76. İbn Ebî Hâtim, Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat'tan.

[16] Nisa, 4/97.

[17] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Fiten, B. 12, Hbr. 35.

Kitabu't-Tefsir, B. 92, Hbr. 118.

İmam Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, C. 10, Sh. 135, Hbr. 11054.

Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, C. 9, Sh. 603, Hbr. 11505.

Beyhakî, es-Sünenü'l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2017, C. 16, Sh. 699, Hbr. 17807.

İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, C. 13, Sh. 131, Hbr. 10261.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, C. 4, Sh. 614. İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Munzîr ve İbn Merdüye'den.

El-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 172.

[18] İbn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, C. 13, Sh. 129, Hbr. 10260.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü'n-Nüzûl, Sh. 187.

Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 127.

Ebu Ca'fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme Et-Tahâvî, Şerhu Müşkili'l-Âsâr, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2023, C. 6, Sh. 611, Hbr. 3377.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, C. 4, Sh. 614. İbn Ebî Hâtim, İbnu'l-Munzir ve İbn Merdûye'den.

[19] Taberânî, El-Mu'cemu'l-Kebîr, C. 2, Sh. 471, Hds. 2262.

Beyhakî, es-Sünenü'l-Kebîr, C. 16, Sh. 700, Hds. 17808.

Beyhakî, Şuabu'l-İman, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, C. 9, Sh. 73, Hds. 8928.

[20] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B. 15, Hds. 2645.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu's-Siyer, B. 41, Hds. 1654.

Sünen-i Nesâî, Kitabu'l-Kasame, B. 25, Hds. 4753.

Beyhakî, Şuabu'l-İman, C. 9, Sh. 74, Hds. 8929.

Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, C. 2, Sh. 472, Hds. 2264.

[21] Hucurat, 49/6-8.

[22] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 15, Sh. 216, Hds. 21838.

Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, C. 13, Sh. 87, Hds. 4. C. 17, Sh. 464, Hbr. 960.

İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibu'l-Âliye, çev. Adem Yerinde- Hüseyin Kaya, İst. 2010, C. 3, Sh. 449, Hbr. 3744. İshâk b. Rahâveyh, Müsned'den.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, C. 11, Sh. 613, Hds. 11352.

el-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 389.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü'n-Nüzûl, Sh. 480-481.

Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 359-360.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr, C. 13, Sh. 512-513. İbn Ebî Hâtim, İbn Mende ve İbn Merdûye'den.

[23] Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, C. 5, Sh. 179.

[24] Mümtehine, 60/1.

[25] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağâzî, B. 48, Hds. 283.

Kitabu't-Tefsir, B. 307, Hds. 410.

Kitabu'l-Cihad ve's-Siyer, B. 140, Hds. 212.

Sahih-i Müslim, Kitabu Fedâilü's-Sahabe, B. 36, Hds. 161.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B. 98, Hds. 2650.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 60, Hds. 3522.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 18, Hds. 26590. C. 17, Sh. 691, Hds. 25392-25393.

Beyhakî, Şuabu'l-İman, C. 9, Sh. 71, Hds. 8926.

Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, C. 3, Sh. 215, Hds. 3066.

Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned, C. 1, Sh. 202-206, Hds. 394-398. C. 2, Hds. 2265.

el-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 416-417.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü'n-Nüzûl, Sh. 516.

Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 388.

[26] Cuma, 62/11.

[27] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Cuma', B. 11, Hbr. 38.

Sahih-i Buhârî, Kitabu't-Tefsir, B. 312, Hbr. 420.

Kitabu'l-Cuma', B. 37, Hbr. 59.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru'l-Kur'ân, B. 62, Hbr. 3527.

İmam Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, C. 10, Sh. 519, Hbr. 11529.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 6, Sh. 51, Hbr. 7754. C. 15, Sh. 266, Hbr. 21926.

Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned, C. 2, Sh. 197, Hbr. 1888.

Beyhakî, es-Sünenü'l-Kebîr, C. 6, Sh. 297, Hbr. 5690-5693.

el-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 422.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü'n-Nüzûl, Sh. 523.

Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 394.

İmam Ebu Muhammed Abdulhamid b. Humeyd b. Nasr el-Kissî, el-Müntehab- Abd b. Humeyd Müsnedi, çev. Serkan Ünal, Konya, 2015, Sh. 522, Hbr. 1110.

Ebu'l-Hasan Ali b. Ömer ed-Dârekutnî, es-Sünen, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, C. 1, Sh. 688, Hbr. 1565-1566.

[28] Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned, C. 2, Sh. 228, Hds. 1979.

Beyhakî, Şuabu'l-İman, C. 3, Sh. 593, Hds. 2758. C. 6, Sh. 324, Hds. 6075.

Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 394.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr C. 14, Sh. 444. İbn Merdûye'den. Sh. 446, Abd b. Humeyd'den.

Abdurrezzâk b. Hemmâm es-San'ânî, Tefsiru'l-Kur'ân, çev. Kasım Koç, vdğ. İst. 2023, C. 5, Sh. 266, Hds. 3221.

Ebu Muhammed Muhyissünne el-Huseyn b. Mes'ud b. Muhammed el-Ferrâ el-Beğavî- Meâlimu't-Tenzîl, çev. A. Alpaslan Tunçer, İst. 2018, C. 8, Sh. 66-67.

el-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, Sh. 423.

[29] Enbiya, 21/92.

[30] Âl-i İmrân, 3/110.

[31] A'râf, 7/181.

[32] Nisa, 4/63.

[33] Zariyat, 51/55.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul