Nursen AKÇAKAYA
Allah’a hüsnüzan beslemek, insanın önce kendisini ve Rabbini hayatın neresine konumlandırdığını idrak etmesiyle başlar. Kul yaratılan; Allah ise yoktan var eden, varlığı devam ettiren ve idare edendir. İnsan, kendi iradesiyle var olmamış; aksine mutlak bir irade tarafından var edilmiştir. Zira kâinatta hiçbir şey kendi kendine var olmaz ve varlığını sürdüremez.
Bizi var eden bir irade varsa, O’nun hayatımız üzerinde tasarrufta bulunması, bizi yönetmesi ve hakkımızda murat ettiği hükümleri takdir etmesi de tabiidir. Bu murat edilen hususlar, sınırlı bakış açımızla her zaman hoşumuza gitmeyebilir; ancak bütünü kuşatan ilmiyle Rabbimiz, bizim için hayırlı olanı takdir eder. Müminin vazifesi ise bu ilahî takdire güvenmek ve Rabbinden razı olmaktır. Hüsnüzan, işte bu güvenin ve rızanın kalpte kök salmış hâlidir. Bu hâl ise Allah’ı zâtında ve sıfatlarında ne ölçüde tanıdığımızla doğrudan ilişkilidir.
Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, nebi olarak Muhammed’den (s.a.v.) razı oldum.” sözü, üzerinde derinlemesine tefekkür edilmesi gereken büyük bir hakikati ifade eder (Müslim, Tahâret 13; Ebû Dâvûd, Edeb 100). Kulun rızası, Rabbini ve Rasûlünü tanıma derecesiyle doğru orantılıdır. Bu noktada insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Biz her hâlimizle, her şartta ve her durumda Allah’tan, Rasûlünden ve getirdiği dinden kalbimiz mutmain bir şekilde razı mıyız?
Sahâbenin Allah Rasûlü’nü (s.a.v.) kendi nefislerine tercih etmeleri, onu canlarından daha çok sevmeleri; onun ahlâkını, eminliğini ve sadakatini çok iyi tanımalarından kaynaklanan derin bir güvenin neticesiydi. Onlar, kendi nefislerinden daha çok ona güveniyorlardı. Zira güven, beraberinde sevgiyi doğurur; insan tanıdığı nispette güvenir ve sever.
Rabbimiz bir kudsî hadiste şöyle buyurur: “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni nasıl tanır ve anarsa, Ben de onu öyle tanır ve anarım.” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2). Bu hakikat, hüsnüzanın kul ile Rabbi arasındaki bağda ne denli belirleyici olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Mümin, korku ve ümit dengesini muhafaza ederek Rabbine yönelmeli ve O’na yakınlaşmalıdır.
Allah’ı ve Rasûlünü ne kadar tanıdığımızı, kalpte bu itminanı yakalayabilmek için tefekkür etmek zorundayız. Zira dünya hayatı asıl yurt değil; cennet yurduna uzanan bir geçiş güzergâhıdır. Bu yolculuk esnasında karşılaşılan zorluklar ve imtihanlar, mümini nimet yurdu olan cennete hazırlayan ilahî eğitim süreçleridir.
Asıl olan imtihanlardır. Çünkü nefis, imtihanla olgunlaşır ve kâmil hâle gelir. Dünya hayatının zevkleri ve süsleri ise bu imtihanların arasına serpiştirilmiş, insanın hoşuna giden geçici numunelerdir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.) bu hakikati şu sözlerle ifade etmiştir: “Müminin hâli ne hoştur! Onun her işi hayırdır. Bu hâl müminden başka kimsede yoktur. Eğer bir nimete kavuşur, şükrederse bu onun için hayırdır; eğer bir musibete uğrar, sabrederse bu da onun için hayırdır.” (Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikâk 61).
Bu hadisin gereğiyle amel etmek, insanın âhiret bilincini kuşanmasını sağlar. Zerre miktarı iyilik ve kötülüğün dahi karşılıksız kalmayacağı (Zilzâl, 99/7–8), dünya nimetlerinin Allah katında sinek kanadı kadar bile değeri olmadığı (Tirmizî, Zühd 13) ve insanlar arasında gerçek üstünlük ölçüsünün yalnızca takvâ olduğu bilinci, müminin hayatına yön verir.
Bazı durumlarda ise Rabbimiz, istidrâç yoluyla hak etmediğini düşündüğümüz kimselere dünya nimetlerini bolca verir; onları farkında olmadan azaba doğru yaklaştırır ve ummadıkları bir anda yakalar (En‘âm, 6/44). Bu, Allah’ın adaletinin ve hikmetinin bir tecellisidir. Zira onlar haddi aşmış ve ilahî sınırları ihlal etmişlerdir.
Kulun en büyük ihtiyacı, Rabbinden kendisini nefsine terk etmemesini istemesidir. Çünkü nefis, insana kötülüğü emreder (Yûsuf, 12/53) ve kötülükler çoğu zaman bir anda, göz açıp kapayıncaya kadar insanı kuşatır. Müminin duası, Rabbine tam bir teslimiyetle yönelmek ve O’nun rızasını her şeyin önünde tutmaktır.
Rabbimiz bizleri, “Rableri kendilerinden razı, kendileri de Rablerinden razı olan kullarından” eylesin (Beyyine, 98/8). Zira yaratmak da emretmek de yalnızca O’na aittir. “Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. Gündüzü, ısrarla kovalayan geceyle örter. Güneş’i, Ay’ı ve yıldızları emrine âmâde kılmıştır. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (A‘râf, 7/54).


