Müminlerin temel özelliklerinden biri de lağvdan yüz çevirip uzak durmalarıydı. Onlar lağv/boş şeylerden yüz çevirirler.” [1] Lağv, Müslümana sevap kazandırmayan boş söz ve işlerin ortak adıydı. Zira müminler, içerisinde yalan ve lağvın olmadığı cennetlere taliptiler. “O müttakîler o cennette boş ve yalan söz işitmezler.”[2] Müslümanlar olarak lağvdan/boş söz ve işlerden kendimizi koruyamadık. Çoğu zaman onların işgali altında kaldık. Çünkü hakla meşgul olmadık, batılın istilasına uğradık. Sonunda İmam Şafi’nin dediği oldu: Hak ile meşgul olmayanı bâtıl işgal eder. Hak ile meşgul olamadık, boş alanlarımızı hak ile dolduramadık, sonuçta bâtılın, lağvın işgal ve istilasına uğradık.
Zihinlerimiz işgal edildi. Gereksiz pek çok şeyle doldurduk onları. Bize ahirette, hatta dünyada bile hiç lazım olmayacak şeylerle doldurduk. Sanatçı, sporcu, fenomen, ünlü (!) isimlerinden… Araba markalarına varıncaya kadar nice isim girdi yerleşti beynimize. Dini bir meseleyi öğrenme, bir ayet yahut hadisi ezberleme söz konusu olunca ben hoca değilim, kafam almıyor diye savunmalara geçerken; başka şeyleri öğrenme/ezberleme konusunda oldukça cömert davrandık. Sonuçta zihinlerimiz işgal edildi lağv bilgilerle. Ekranlarda baktığımız nice uygunsuz resimlerle gözlerimiz kirlendi. Aslı olmayan yalan yanlış bilgi mesajlarıyla, bize emanet edilen beyinlerimiz, gözlerimiz, parmaklarımız, telefonlarımız ve gündemimiz kirlendi.
Yüce Rabbimiz Cuma suresinde hayatın iki zikrullah arasında yaşanması gerektiğini öğretmişti bize. Şöyle ki O Cuma namazına çağırırken zikrullaha koşun buyurmuş, Cuma namazı çıkışı rızık talebi için dağıldığınızda daha çok zikrullah ile beraber olun buyurmuştu: “Ey inananlar! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya (zikrullah) koşun; alım satımı bırakın; bilseniz, bu sizin için daha iyidir. Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lütfundan rızık isteyin; Allah'ı çok anın (zikrullah) ki saadete erişesiniz.”[3]
Hayat Düsturumuz Kur’ân, kalplerin zikrullah ile doyuma/huzura ereceğini söylemişti bize: “Dikkat edin, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.”[4] Zikrullah namazdı, zikrullah Kur’ân’dı, zikrullah Yüce Allah’ı tanımak, anmaktı. Biz bunlarla kalplerimizi dolduramadık, doyuma erdiremedik. Kütüphanemizde yahut masamızda duran Kur’ân, inmedi gönüllerimize. Kur’ân gündemimize gelmedi ki gönüllerimize insin. Doğru dürüst okuyup anlamadık ki kalplerimizi doyuma erdirsin. Tam anlamıyla, O’na yaraşır şekilde Huzurda duramadık, yalnızca O’nun huzurunda eğilip secdelere baş koyamadık. O’nu hakkıyla tanıyamadık ve layıkıyla anlamadık. Sonuçta boş kaldı dillerimiz, boş kaldı zihinlerimiz, boş kaldı gönüllerimiz. O boşluğu da şeytanî verici istasyonları doldurmaya kalktı.
Şeytan yalnızca gönlümüze vesvese veren cin şeytanları değil. Kur’ân, insan ve cin şeytanlarından bahseder. Son suresinin son ayetlerinde şöyle der: İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden…[5] Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahirete inanmayanların kalplerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin işledikleri suçları işlemeleri için böyle yaparlar…[6] Hesap gününde inkâr edenler: Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan, bizi saptıranları göster, onları ayaklarımızın altına alalım da en altta kalan aşağılık kişilerden olsunlar, derler.[7] Ayetlerden de anlaşılacağı üzere şeytanlar her kesimden ve her cenahtan saldırı halindedirler.
Düşünün Dinin temel kaynağı Kur’ân’ın dili yabancı dillerimizin listesine bile giremedi çoğumuzun. Çocuğumuza çağdaşlığın gereği diye ikinci hatta üçüncü yabancı dil eğitimleri aldırırken, Kur’ân dilinin eğitimini aldırmayı düşünemedik. Doğru dürüst Hayat Rehberimizi okuyup anlayamaz olduk. Düzenli namaz kılanlarımızın oranı %’de yirmilerde kaldı. Yüce Allah’ı anmak sûfîlere kaldı. Müslümanlar olarak gereği gibi namaz kılarak, hakkıyla Kur’ân okuyarak ve samimi bir şekilde Yüce Rabbimizi anarak bu tertemiz zikrullah kaynağından beslenemedik.
Boş ve eksik kaldık. Boşluğu dijital şeytanî yayınlar doldurdu. Namazsız, Kur’ân’sız, zikirsiz yaşamayı göz aldık, ama telefonsuz, internetsiz yaşayamaz olduk. Sosyal medya hayatımızın bir parçası oldu. Küçücük çocuklarımız onun kurbanı, gençlerimiz onun kurbanı, yaşlılarımız onun kurbanı oldu. Cuma namazı için camiye gelen cemaatimiz camide cep telefonuyla sosyal medyayı takip eder oldu. Akrabalarımız, komşularımız, iş-aş-yol arkadaşlarımızla yüzyüze konuşamazken, sosyal medya mesajlarıyla iletişim kurar olduk. Yanı başımızdaki akrabamızı, arkadaşımız bize uzak olurken; çok ıraklarken bir kere bile yüzünü görmediğimiz sosyal medya dostlarımız (!) oldu. Sonuçta göz sağlığımız bozuldu, akıl sağlığımız bozuldu, gönül dünyamızın ayarı bozuldu.
Hoşumuza gitmese de teşhis bu. Hal-i pür melalimiz bu. Tıpkı zamanın Şairinin dediği gibi:
Durum diye bir lâf var, buyurunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!
Bir şey koptu içimden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem!
Aman efendim, aman!
Galiba Âhir Zaman!
Manzarası yurdumun,
Tufan gününden yaman!
Göz görmez aydınlıkta;
Asümanedek duman.
Yer dumanmış ne çıkar,
Duman dolu âsüman.
Haksızlığa karşı çıkma, yanlışı eleştirmenin adı da çağdışılık ve irtica diye yaftalanır oldu. Yüzyıl kadar önce Mehmet Akif ve yarım asır önce Necip Fazıl’ın dediği gibi, değişen çok fazla bir şey yok: Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu… İrticanın şu sizin lehçede ma’nası bu mu?
Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
Ve cemiyet, cemiyet, yok edilen guruhiyle...
Uç katli ahşap evin her katı ayrı alem!
Üst kat: Elinde tespih, ağlıyor babaannem,
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve asıkları,
Alt kat: Kız kardeşimin (Tamtam) da çığlıkları;
Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim;
Buydun ve maktandan seyredin, iste evim!
Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
Koku iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş...
Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana;
Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.
KİŞİ DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKAR
Peki çözüm yok mu, teşhis tamam da tedavi ne? Elbette var. Zira Hayat Dini İslam, insana doğru yolu gösterir, insanın gösterdiği o dosdoğru yolda kalmasını ve ilerlemesini ister. Bunun için yapılması gerekenleri söyler. Söz dinlemeyip sapanları, bunca uyarılara rağmen yanlış yapanları ise içerisinde düştükleri bataklıkta bırakmaz, uçurumun kenarında durur ve tut elimi diyerek elini uzatır, kurtarmaya çalışır. “Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın: Hani siz birbirinize düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar.” [8]
Dünün o insanlarını şirkten, günahtan, düşmanlıktan, boş söz ve işlerden kurtaran Kur’ân ve onun Peygamberi, bugünün uçurumlara yuvarlanmış insanını da kurtarmaya muktedirdir. Yeter ki insanlık alıcılarını ona çevirebilsin, kendini, aklını, gönlünü ona verebilsin. Tıpkı Saadet Çağı insanının açlığı, ilgisi ve samimiyetiyle onu dinleyip anlayabilsin. Kurtuluşu da huzuru da onda bulacak, eşkıyalıktan evliyalığa terfi edecektir. Kur’ân ve Sünnet Eczaneleri bize, her türlü şirk, küfür, inkâr (ateizm-deizm vb.) ve günah hastalıklarına karşı şifa verici çözümler önerir.
Ama önce istila edilmiş beyinlerimizi, gönüllerimizi temizlememiz, işgalden kurtarmamız gerekir. Zira her insanın bir kalbi vardır. Yüce Allah, bir kişinin içine iki kalp koymamıştır. Bir kalbimiz var, onu ya Allah bilgisi/marifetullah, sevgisi/muhabbetullah ve iman ile dolduracağız; ya da mâsivâ ile. Tıpkı tevhid sözünde önce lâilahe deyip Allah’tan başta tüm her şeyi kökten kazıyıp, ardından illallah dediğimiz gibi. Önce temizlik, ardından yeniden inşâ ve ihyâ. Önce tâğutu inkâr edeceğiz, ardından Yüce Allah’a iman edeceğiz. Ayette istendiği gibi: “Artık hak ile batıl iyice birbirinden ayrılmıştır. Allah yerine geçmek isteyen tağutu inkar edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah her şeyi işitendir, her şeyi en iyi bilendir.” [9]
Şimdi şu sorularla titreyip kendimize gelme ve yenilenme zamanı:
Sahi ben, Müslümanlığımı beğeniyor muyum?
Benim Müslümanlığım Rabbime sunabileceğim kalitede mi?
Zikrullah olan Kur’ân benim kaçıncı önceliğim? Onu okuma, anlama ve hayata taşıma noktasında hangi durumdayım? Huzurda esas duruşun göstergesi olan namazla aram nasıl, herkes kendi namazını kılarmış, peki kıldığım namazları ben beğeniyor muyum? Kıyama durduğunda O’dur seni gören[10] ayeti ışığında benim namazlarım nerede duruyor?
Günlük hayatımızı beş vakit namaza göre programlayabiliyor muyuz?
Kıldığımız namaz ruhunu hayata yansıtabiliyor muyuz? Namazlarımız bizi istikamet çizgisinde tutabiliyor mu, kötülük ve ahlaksızlıktan alıkoyabiliyor mu? Yoksa kıldığımız namazlarımız, namaz saatlerimizde, namazgahlarımızda ve seccadelerimiz de mi kalıyor?
Dilim zikrullahtan ne kadar nasipleniyor? Sürekli konuşan biri olarak ağzımdan çıkanları kulaklarım duyuyor mu? Dua, hak ve hayır sözlerimin miktarı nedir? Yalan, gıybet, sövgü, boş söz ve benzeri lağv sözlerin miktarı ne kadar?
Bana emanet edilen organlarımı/elimi-dilimi-gözümü-kulağımı-derimi-ayağımı, tüm organların şahitlik edeceği gün gelmeden lehimde şahitlik edecek şekilde kullanabiliyor muyum?
“O halde ey iman edenler, yeniden iman edin.”[11] Müminliğinizi kontrol edin ve müminliğin gereğini yerine getirin. Vesselam!


