İbn Ömer (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) aramızda bulunurken, bizler Vedâ Haccı'nı konuşuyorduk. Fakat Vedâ Haccı'nın ne olduğunu bilmezdik.
Rasulullah (s.a.s.), (devesine bindi, insanlar O'nun etrafında toplandığında) Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra, Mesih Deccâl'ı zikretti ve O'nun kötülüklerini zikirde uzun konuştu.
Ve bu konuşmasında şunları da söyledi:
"Allah'ın göndermiş olduğu her bir Peygamber, muhakkak ümmetini Deccâl'dan sakındırmıştır. Deccâl'dan Nuh da, O'ndan sonra gelen bütün Peygamberler de (ümmetlerini) sakındırmışlardır. Ve O, muhakkak (kıyamete yakın) sizin içinizde çıkacaktır.
O'nun işinden bazısı size gizli olursa, Rabbinizin size gizli kalacak şeylerden olmadığı, size gizli değildir. -Rasulullah bunu, üç söz olarak söyledi.-
Şübhesiz sizin Rabbiniz, şaşı değildir. Deccâl ise sağ gözü şaşıdır. O'nun gözü, sanki salkımındaki emsâlinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi gibidir.
Dikkat edin! Allah sizlere, kanlarınızı, mallarınızı, bu ayınızda, bu beldenizde bugününüzün haramlığı gibi haram kılmıştır.
Dikkat edin! Bunları size tebliğ ettim mi?"
Oradakiler:
-Evet, tebliğ ettin, dediler.
Rasulullah üç kere:
"Allahım, şahid ol!" dedi.
Sözlerine devamla:
"Size veyl yahud vah olsun! İyi düşünüp aklınızı başınıza toplayın da bundan sonra birbirinizin boynunu vuracak kâfirlere dönmeyiniz!" buyurdu.[1]
İmam el-Kastallânî (rh.a.), "İrşâdu's-Sârî li Şerhi Sahihi'l-Buhârî" adlı meşhur eserinde bu hadis-i şerif için şunları beyân etmiştir:
"Nakledildiğine göre İbn Ömer:
-Allah Rasulü (s.a.s.), aramızda bulunduğu hâlde biz Vedâ Haccı hakkında konuşurduk. Ancak Vedâ Haccı'nın ne demek olduğunu bilmiyorduk, demiştir.
Yani, Vedâ Haccı ile Allah Rasulü (s.a.s.)'in mi yoksa bir başkasının mı vedâ edişi olduğunu bilmiyorlardı. Allah Rasulü vefat edince, O'nun insanlara vasiyetlerle vedâ etmiş olduğu anlaşılmıştır.
Allah Rasulü (s.a.s.), insanlar arasında kalkıp konuşma yaparak, lâyıkıyla yüce Allah'a övgüde bulunduktan sonra, Deccâl'ı zikredip onun hakkında bilgi vermiş ve insanları ona karşı uyarmıştır. Zira ona karşı kavmini uyarmayan hiçbir Peygamber de yoktur. Nuh (a.s.) ve O'ndan sonraki Peygamberler de kavimlerini ona karşı uyarmıştır. Allah Rasulü (s.a.s.)'in özellikle Nuh (a.s.)'ı zikretmesi, Nuh (a.s.)'ın insanlığın ikinci babası olması veya kendisine şeriat verilen ilk Peygamber olması sebebiyledir. Ancak Allah Rasulü (s.a.s.), hiçbir Peygamberin kavmine söylemediği bir şeyi kendi kavmine söyleyerek, yüce Allah'ın kör olmadığını, oysa Deccâl'ın bir gözünün kör olduğunu ve üzüm tanesi gibi dışarıya çıkık olduğunu bildirmiştir.
"Benden sonra birbirinizin boynunu vurarak kâfirlere dönmeyiniz!" buyruğu, müslümanların amelleri, müslümanların boyunlarını vuran kâfirlerin amellerine benzemesin mânasındadır.
Şerhu'l-Mişkât'ta şöyle denilmiştir:
'Rasulullah (s.a.s.)'in 'benden sonra birbirinizin boyunlarını vuran kâfirlere dönmeyin!' buyruğu, benden sonra kâfir olmayın mânasındadır. Bu durumda bu ifade genele hamledilebilir. Yani, bu ifadenin: Birbirinize zulmetmeyin, birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizin ırzına dil uzatmayın, birbirinizin mallarını kendinize helâl saymayın gibi ve başka şeyler mânasında da olduğu söylenmiştir."[2]
Deccâl'ın ortaya çıkışı kıyamet alâmetlerindendir... Bu konuda birçok sahih hadis bulunmaktadır... Onlardan bazılarını buraya kaydedelim...
1- Hişâm b. Âmir (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Âdem'in yaratılışı ile kıyametin kopması arasında Deccâl'dan daha büyük bir fitne yoktur."[3]
2- Huzeyfe b. Esîd el-Gifârî (r.a.) anlatıyor:
Biz, müzâkere ederken, Rasulullah (s.a.s.) yanımıza çıka geldi ve:
"Neyi müzâkere ediyorsunuz?" diye sordu.
Ashab:
-Kıyameti anıyoruz, dediler.
(Rasulullah, s.a.s.):
"Siz, ondan önce on alâmeti görmedikçe o, kopmayacaktır." buyurdu.
Ve duman, Deccâl'ı, Dâbbe'yi, güneşin battığı yerden doğuşunu, İsa b. Meryem (a.s.)'ın inişini, Ye'cûc ve Me'cûc'ü ve biri doğuda, biri batıda, biri de Arab Yarımadası'nda olmak üzere üç yerin batacağını, bunların sonuncusu olan Yemen (Aden)'den çıkıp insanları haşrolunacakları yere sürecek bir ateş olacağını anlattı.[4]
3- Enes b. Mâlik (r.a.)'dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Ümmetini, sakat gözlü ve pek yalancı olan Deccâl'dan sakındırmadık hiçbir Peygamber gönderilmedi. Haberiniz olsun ki o, sakat gözlüdür. Rabbiniz ise, sakat gözlü değildir. Şübhesiz, Deccâl'ın iki gözünün arasında, 'kâfir' yazılmıştır."[5]
4- Huzeyfe (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Deccâl çıktığı zaman beraberinde bir su, bir de ateş bulunacaktır. Amma insanların soğuk bir su olduğunu görecekleri şey ise, işte o yakıcı bir ateştir.
Sizlerden her kim Deccâl'ın çıkması zamanına erişirse, ateş sûretinde göreceği şeyin tarafında bulunsun. Çünkü o, tatlı, soğuk bir sudur."[6]
5- Ebu Said el-Hudrî (r.a.) rivayet etti.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Deccâl çıkacak ve mü'minlerden bir zât onun tarafına doğru yönelecektir. Karşısına silahlılar, Deccâl'ın silahlıları çıkacak ve ona:
-Nereye gitmek istiyorsun? diye soracaklar.
O da:
-Şu çıkan adama gitmek istiyorum, cevabını verecek.
Silahlılar, kendisine:
-Sen, bizim rabbimize iman etmiyor musun? diye soracaklar.
O zât:
-Bizim Rabbimizde bir gizlilik yoktur! cevabını verecek.
Silahlılar:
-Öldürün şunu! diyecekler.
Fakat birbirlerine:
-Rabbiniz size ondan başka hiç birinizin bir kimse öldürmesini yasak etmedi mi? diyecekler.
Sonra onu, Deccâl'a götüreceklerdir.
Mü'min, onu görünce:
-Ey insanlar, Rasulullah (s.a.s.)'in andığı Deccâl işte budur! diyecek.
Daha sonra Deccâl, onun hakkında emir verecek ve karnı üzerine uzatılacaktır.
Deccâl:
-Onu alın ve başını yarın! diyecek.
Bunun üzerine ona atılan dayaktan dolayı sırtı ve karnı genişletilecektir.
Deccâl:
-Bana iman etmiyor musun? diye soracak.
Mü'min de:
-Sen, yalancı Mesihsin! cevabını verecektir.
Bunun üzerinde mü'min hakkında emir verilecek ve başının ayrıntısından tâ bacaklarının arasına kadar testere ile yarılacaktır. Sonra Deccâl, iki parçasının arasında yürüyecek ve ona:
-Kalk! diyecek.
O da, hemen kalkıp doğrulacaktır.
Sonra ona:
-Bana iman ediyor musun? diyecek.
Mü'min de:
-Senin hakkında ancak basiretim arttı! cevabını verecek.
Sonra:
-Ey insanlar, bu adam benden sonra insanlardan hiçbirine bu işi yapamayacaktır, diyecek.
Deccâl, onu kesmek için derhâl yakalayacaktır. Fakat mü'minin boynu ile köprücük kemiği arası bakır kesilecek. Deccâl, onu kesmeye imkân bulamayacaktır. Bunun üzerine elleriyle ayaklarından tutarak onu atacak. İnsanlar da onun cehenneme atıldığını sanacaklardır. Fakat o, ancak cennete konulacaktır.
Bu zât, Rabbu'l-Âlemin katında insanların en büyük şehididir!"[7]
6- Huzeyfe (r.a.) rivayet etti.
Rasulullah (s.a.s.)'in yanında Deccâl'dan bahsedilince, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Şübhesiz ki ben, Deccâl'ın fitnesinden daha çok sizden bazılarınızın sebeb olacağı fitne konusunda çok daha endişeliyim. Önceki fitnelerden kurtulan kişi, Deccâl'ın fitnesinden de kurtulacaktır. Dünya kurulduğu zamandan beri küçük ve büyük olan bütün fitneler, mutlaka Deccâl'ın fitnesine hazırlık olarak yaratılmıştır!"[8]
7- Câbir b. Abdillah (r.anhuma) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Deccâl, din sahiblerinin zayıf, az ve ilimden uzak oldukları zamanda çıkacak ve yeryüzünde kırk gün seyahat edecektir. Ancak bu kırk günün bir günü bir yıl kadar, bir günü bir ay kadar, bir günü bir hafta kadar olacaktır. Diğer günleri ise normal bu günleriniz gibi olacaktır.
Onun bineceği bir eşeği olacaktır. İki kulağının arası kırk arşındır.
O, insanlara:
-Ben rabbinizim, diyecektir.
O, kör biridir. Muhakkak ki, Rabbiniz kör değildir. Onun alnında harflerle 'K-F-R' (kâfir) yazısı yazılıdır. Okumayı bilen ve bilmeyen her mü'min kişi bu yazıyı okuyabilecektir.
O, yeryüzünde kendisine Allah'ın haram kılmış olduğu Mekke ve Medine dışında her yere uğrar. Bu şehirleri korumak için melekler kapılarında duracaktır.
Kendisiyle beraber olanlar dışındaki insanlar yokluk içindeyken, Deccâl'da ekmekten dağlar olacaktır. Onda, benim ne olduklarını bildiğim iki nehir vardır. Bir nehire: 'Cennet', bir nehire de: 'Cehennem' diyecektir. Onun cennet diye adlandırdığı nehire girenler cehenneme, cehennem diye adlandırdığı nehire girenler de cennete girmiş olacaktır.
Allah, onunla beraber insanlarla konuşan şeytanlar gönderecektir. Onda büyük fitneler vardır:
O, gökyüzüne emredecek ve insanların gözü önünde yağmur yağacaktır. Yine o, insanların gözü önünde birini öldürüp tekrar diriltecektir.
Ancak bunları, orada bulunan insanlar dışında kimse göremeyecektir.
O, insanlara:
-Ey insanlar, böyle şeyleri rab olandan başka kimse yapabilir mi? diye soracaktır.
Müslümanlar, Şam'da duhân denilen dağa kaçacaklar. O da gelip müslümanları dağda kuşatacak ve kuşatma ile müslümanlar çok zor durumda kalacaktır.
Sonra İsa ibn Meryem inecek ve seher vaktinde:
-Ey insanlar, bu pis yalancıya karşı çıkmanıza engel nedir? diye seslenecektir.
(Müslümanlar, İsa için:)
-Bu kişi, bir cindir, diyecekler.
Gidip baktıklarında da İsa olduğunu görecekler. Namaz için kamet getirilecek ve:
-Ey Allah'ın ruhu, öne geç, bize namaz kıldır, diyecekler.
Bunun üzerine İsa:
İmamınız öne geçsin ve namaz kıldırsın, diyecektir.
Sabah namazını kıldıktan sonra Deccâl'a gidecekler. Deccâl, İsa'yı gördüğü zaman suda eriyen tuz gibi eriyecektir. İsa, Deccâl'ın üzerine yürüyecek ve onu öldürecektir.
O zaman ağaçlar bile dile gelerek:
-Ey Allah'ın ruhu, bu da yahudîdir, diyecekler.
Deccâl'â tâbi olup da öldürmediği hiç kimse kalmayacaktır."[9]
8- Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Biriniz teşehhüd yaptığı zaman dört şeyden Allah'a sığınsın:
Allahım ben, cehennem azâbından, kabir azâbından, hayatın ve ölümün fitnesinden ve Mesih-i Deccâl'ın fitnesi şerrinden sana sığınırım, desin!"[10]
Kendisinden sonra hiçbir Nebî ve Rasul'un olmadığı Rabbimiz Allah'ın en son Nebîsi ve en son Rasulü Rasulullah Muhammed (s.a.s.), kendisinden önceki Nebîlerin ve Rasullerin kavimlerini/ ümmetlerini Deccâl'dan dolayı uyardıkları gibi, uyarmış ve onun özelliklerini ümmetine beyân buyurmuştur...
Deccâl, Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ'yı inkâr eden ve insanlara, onların rabbi olduğunu söyleyecek ve bu bâtıl iddiasını isbât etmek için hokkabâzlıklarda bulunacak... Sihir yoluyla olagan üstü durumlar meydana getirip güya mucizeler yarattığını isbâta çalışacak, hattâ onun yalancı olduğunu, asla rab ve ilâh olamayacağını yüzüne karşı ve halkın içinde haykıran bir mü'minin önce öldürmesi, sonra da diriltmesi olayını, rab oluşuna delil diye beyân etmesi, sahtekârlığına inananlara sunması da gündeme gelecek...
Her muvahhid mü'min müslüman, yegâne önderleri Rasulullah (s.a.s.)'in gaybî olan ve geleceğinden hiçbir şübhe olmayan Deccâl hakkında verdiği habere iman eder, onun şerrinden Allah Teâlâ'ya sığınır!..
Deccâl, hevâsını ilâhlaştırmış, Allah'ın hükmünü tanımayan ve kendi hükmünü, yani yasasını gündeme getirip onunla amel eden, kendisinin rablik iddiasını kabul etmeyenleri cezâlandıran, kendi düzenini kabul edip onunla amel edenleri mükâfatlandıran bir yalancı ve bir sahtekârdır...
Deccâl'ın bu özelliklerinden hareketle şu denilebilir: İslâm dışı bütün beşerî ve tağutî düzenler, Deccâl'ın düzeni olup o düzenleri ortaya atan, egemen kılan ve kabul edip yardımcı olanlar da, Deccâl'ın çağdaş görüntüleri ve onun izinden giden tâbi olanlardır!..
Gayr-i İslâmî bütün düzenler, Deccâl'ın iddiasının bir benzerini iddia etmektedirler... Onlar, yegâne hüküm koyucu Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ'nın yerine ya bir diktatör ya da bir meclis koymuşlar... Bu meclis, o ülke halkı için kanunlar yapar ve kanunları kabul edilip icrâ edilir... İslâm'ın yerine kendi ideolojilerini kutsar, yüceltir ve koruma altına alır... Kur'ân-ı Kerim'in yerine hevâlarından kaynaklanan anayasaları korlarken, Rasulullah (s.a.s.)'in yerine önderlik makamına tapındıkları liderlerini koyarlar...
Hangi çağda olurlarsa olsunlar muvahhid mü'minlerin, şirksiz imanları gereği her türlü Deccâl'ın düzenini reddetmek ve egemen hâline gelmiş ise ona karşı mücadele edip, bu mücadelelerini, "Din tamamen Allah'ın oluncaya kadar" sürdürmeleri kulluk vazifelerindendir!..
Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
"(Yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din, Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur."[11]
"Buradaki fitneden kasıd şirktir." diyor İmam el-Beğavî (rh.a.), "Meâlimu't-Tenzîl" adlı meşhur tefsirinde...[12]
Zemahşerî (rh.a.), "el-Keşşâf" adlı ünlü tefsirinde şu açıklamada bulunur:
"Hiçbir kargaşa', yani şirk 'kalmayıp, din', şeytanın içinde hiçbir payı bulunmayacak derecede tamamen Allah'ın oluncaya kadar...' Amma şirkten vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur. Vazgeçenlere düşmanlık edip saldırmayın! Çünkü vazgeçenlerle savaşmak, düşmanlık ve zulümdür. Böylece zalimlerden başkası ifadesi, vazgeçenler konumuna konmuştur. Veya ifade, vazgeçmeyen zalimlerden başkasına zulmetmeyin, demektir.
Burada zalimlerin cezâsının 'zulüm' diye isimlendirilmesi müşâkele (andırma sanatı) sebebiyledir. Tıpkı 'Binaenaleyh kim size saldırırsa, siz de ona saldırın' (Bakara, 2/194) ayetindeki gibi. Yahud 'şayet vazgeçtikleri hâlde onlara sataşırsanız, siz zalim olursunuz ve Allah, size saldıracak olanları başınıza musallat eder, anlamı da kasdedilmiş olabilir."[13]
Deccâl'ın izinde giden ve yaşadıkları çağda Deccâllaşan müşriklerle bu şekilde mücadele edilip savaşılmasını emreden Rabbimiz Allah Teâlâ, onların gündemde tutup korudukları düzenlerinin tamamının red edilip terk edilmesini emir buyurmuş, ne niyetle olursa olsun bu şirk düzenleriyle asla uzlaşılmamasını iman ehline emretmiştir... Mü'min müslüman kullarını çağın Deccâllarına karşı uyarmış, onları bilgilendirmiş ve Deccâlları itaat etmenin, onların ilâhlaştırdıkları hevâlarından meydana getirdikleri düzenlerine, yasalarına uymanın, onlar gibi olunacağının kaçınılmaz olduğunu buyurmuştur:
"Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlara itaat ederseniz şübhesiz siz de müşriklersiniz."[14]
Çağın deccâlları, tam teslimiyet ile teslim olup gereği şekilde kendilerine kulluk yaptıkları İblis ve Deccâl'ın olagan üstü gibi bir görüntüyle meydana getirdikleri hokkabâzlıkları gibi, ellerindeki teknolojik imkânlarla diğer insanları kendilerine, yani şirk düzenlerine itaat etmeye çağırıyor, propagandalarla iknâ ediyor ya da silah gücüyle boyun bükmeye mecbur ediyorlar...
Yüz yılı aşkın bir zamandır İslâm toprakları çağın Deccâlî güçleri tarafından işgal edilmiş, İslâm'ın hükümleri hem yürürlükten kaldırılmış, hem de tamamen yasaklanmış, egemen tağutlar, Deccâl'ın görevini üstlenmiş, insanları esaret altına alarak ilâh ve rab oluşlarını kabul ettirmeyi becerebilmiş ve hevâ ilâhının yasalarını hayata hâkim kılmayı başarabilmişlerdir...
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)'in haber verdiği Deccâl'ın karşısına dikilip, onun yalancı ve sahtekârlığını haykıran mü'min şahsiyet gibi davranan günün muvahhid mü'minleri, işgalci egemen tağutî güçler tarafından tutuklanmakta, zindanlarda işgenceler yapılmakta, zaman zaman idam edilerek şehid edilmektedirler... Çağdaş deccâlların egemenliklerini kabul etmeyen müslümanlar, bu tağutî zalimler tarafından karadan ve havadan saldırarak katliamlara tâbi tutulmaktadırlar...
Bu fitnenin en acı tarafı, çağın deccâlları, mü'min müslümanlara zulmederken gücünü, "biz de müslümanız" diyen ve onlara yardımcı olan halklardan almaktadırlar... Onların işgal edip egemen oldukları İslâm topraklarında kurdurulan her tağutî düzeni ayakta tutan, onların kurum ve kuruluşlarının mükemmel bir şekilde işlemelerine hizmet edip çalışanlar, kendilerini İslâm'a nisbet edip, müslüman olduklarını beyân edenlerdir... Devlet başkanlarından mahalle muhtarlarına kadar yönetimde ve kolluk kuvvetlerinde bu tip insanlar görev almakta, yedi/ yirmi dört görevlerine sadık olarak çalışmaktadırlar...
İslâm topraklarını işgal eden çağın deccâlları, kırk parçaya böldükleri İslâm topraklarının üzerine kendi deccâl düzenlerin bir benzerini egemen devletleştirip yerli uşaklarını iktidar kıldılar ve herbirine görev tanımı gündeme getirip kontrollu bir şekilde yönetimde görevli yaptılar... Vatanına, milletine, tarihine, örf ve âdetlerine ihanet eden yerli uşak deccâllar, ağababaları neyi arzulamış ve neyi emretmişse zillet içinde emirlerini yerine getirdiler... İçte kahraman ilan edilenler, sömüren dış güçlerin katında birer hizmetkâr durumunda idiler...
İslâm Milleti'nin azılı düşmanları olan şirk ve küfür cebhesi, yerli uşakları vasıtasıyla İslâm'a aid her ne var ise bütününü kanunlar gündeme getirerek silip süpürdüler, yok ettiler ve yeniden diriltmek istiyen mü'min müslümanları terörist, anarşist ve vatan haini ilan ederek en ağır cezâlarla cezâlandırdılar... Kimisi darağaçlarında sallandırıldı, kimisi kurşuna dizildi, kimisi "misâk-ı millî sınırları" dışına sürgün edildi, kimisi de zindan köşelerinde çürütüldü... Bu korkunç zulümleri gerçekleştiren yerli uşak deccâllar, zâhirde kendilerini İslâm'a nisbet etmeyi ihmal etmediler ve bu hainler, cuma günleri minberlerde okunan cuma hutbelerinde rahmetle anıldılar, övgülerle destanlaştırıldılar...
Yeryüzünde parça parça olmuş ve İslâm'dan uzaklaştırılmaya çalışılmış müslümanlar, yılların verdiği gafletten ve zilletten kurtulur, yeni baştan İslâm'a sarılır, bütün Deccâlî düzenlerini her şeyi ile reddeder, İslâm kardeşliğini canlandırır, İslâm birliğini sağlayacak olurlarsa, İnşaallah bu zillet ve esaretten kurtulur, izzet ve imanî şahsiyetlerine kavuşmuş olurlar... Eğer bu İslâm üzere kardeşliklerini, birlik ve beraberliklerini gerçekleştirmezlerse, zillet ve esaret hayatının "alçak sürünmesi" bitmeyeceği gibi, yeni sürünmeler, yeni zilletler ve esaretlerin zehirini tadarlar!..
"Artık ey basiret sahibleri ibret alın!"[15]
[1] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağâzî, B. 79, Hds. 396.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B. 19, Hds. 95'in devamında.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Sünne, B. 25-26, Hds. 4757.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Fiten, B. 45, Hds. 2336.
Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2024, C. 4, Sh. 484, Hds. 5586.
Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2023, C. 11, Sh. 133, Hds. 13338.
İbn Hibbân, Sahih- el-İhsân Fî Takribi Sahih-i İbn Hibbân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2022, C. 8, Sh. 165, Hds. 6785.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, C. 20, Sh. 342, Hds. 28625.
Abdurrezzâk es-San'ânî, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, vdğ. İst. 2013, C. 11, Sh. 478, Hds. 20820.
[2] Ebu'l-Abbas Şihâbuddin Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Sahih-i Buhârî Şerhi, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2020, C. 12, Sh. 229-230.
[3] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B. 25, Hds. 126.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Fiten, B. 33, Hds. 4077.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 20, Sh. 322-323, Hds. 28603-28606.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale's-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, C. 11, Sh. 202, Hds. 8655.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, çev. Adem Yerinde, İst. 2012, C. 16, Sh. 141, Hds. 38626.
Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, C. 16, Sh. 184, Hds. 450-453.
Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned, C. 2, Sh. 62, Hds. 1555-1556.
[4] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B. 13, Hds. 39-40.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'l-Fiten, B. 28, Hds. 4055.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Fiten, B. 19, Hds. 2274.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Melâhim, B. 12, Hds. 4311.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 20, Sh. 209, Hds. 28392.
Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, C. 3, Sh. 191-195, Hds. 3028-3034.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, C. 16, Sh. 174, Hds. 38697.
İbn Hibban, Sahih, C. 8, Sh. 205, Hds. 6843.
[5] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Fiten, B. 27, Hds. 74.
Kitabu'l-Enbiyâ, B. 5, Hds. 12.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B. 20, Hds. 101-103.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Melâhim, B. 14, Hds. 4316-4318.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'l-Fiten, B. 52, Hds. 2346.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, C. 16, Sh. 134-142, Hds. 38610-38627.
Abdurrezzâk es-San'ânî, Musannef, C. 11, Sh. 478, Hds. 20820-20821.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 20, Sh. 346-351, Hds. 28633-28649.
İbn Hibbân, Sahih, C. 8, Sh. 161, Hds. 6780.
[6] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Enbiyâ, B. 52, Hds. 120.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B. 20, Hds. 105.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Melâhim, B. 14, Hds. 4315.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 20, Sh. 360-362, Hds. 28664-28669.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, C. 16, Sh. 142, Hds. 38628.
Ebu Abdullah ibn Mende, Kitabu'l-İman, çev. Mustafa Gökhan Kalanç, İst. 2021, Sh. 545, Hds. 639.
[7] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B. 21, Hds. 113.
Sahih-i Buhârî, Fedailu Medine, B. 9, Hds. 16.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 20, Sh. 347, Hds. 28635.
Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsned, C. 1, Sh. 489, Hds. 1074.
Ebu Abdullah ibn Mende, Kitabu'l-İman, Sh. 540, Hds. 634.
İmam Ebu Muhammed Abdulhamid b. Humeyd b. Nasr el-Kissî, el-Muntehab- Abd b. Humeyd Müsnedi, çev. Serdar Ünal, Konya, 2015, Sh. 427, Hds. 897.
İbn Hibbân, Sahih, C. 8, Sh. 180, Hds. 6801.
[8] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 20, Sh. 322, Hds. 28602.
İbn Hibbân, Sahih, C. 8, Sh. 183, Hds. 6807.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, çev. Hüseyin Kaya, İst. 2015, C. 13, Sh. 65, Hds. 12498. Bezzâr'dan.
[9] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 20, Sh. 353, Hds. 28651.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau'-z-Zevâid, C. 13, Sh. 88, Hds. 12525.
Ayrıca bkz. Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fiten, B. 9, Hds. 34.
İbn Hibbân, Sahih, C. 8, Sh. 187, Hds. 6813.
[10] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Mesâcid, B. 25, Hds. 128, 130.
Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Cenâiz, B. 87, Hds. 131.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu's-Salât, B. 78-79, Hds. 983.
Sünen-i Nesâî, Kitabu's-Sehv, B. 64, Hds. 1310.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametu's-Salâ, B. 26, Hds. 909.
Sünen-i Dârimî, Kitabu's-Salât, B. 86, Hds. 1350.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 4, Sh. 386-391, Hds. 5341-5354.
Abdurrezzâk es-San'ânî, Musannef, C. 2, Sh. 266, Hds. 3086.
[11] Bakara, 2/193. Enfal, 8/39.
[12] Ebu Muhammed Muhyissünne el-Huseyn b. Mes'ud b. Muhammed el-Ferrâ el-Beğavî, Beğavî Tefsiri- Meâlimu't-Tenzîl, çev. Nurgül Özdemir, vdğ. İst. 2018, C. 1, Sh. 299.
[13] Zemahşerî, Keşşâf Tefsiri, çev. Muhammed Coşkun, vdğ. İst. 2016, C. 1, Sh. 638.
[14] En'âm, 6/121.
[15] Haşr, 59/2.


