Önemli gördüğümüz birkaç noktaya dikkat çektikten sonra konuya başlamanın anlaşılmayı kolaylaştıracağını düşünmekteyiz.
1) Kabir hayatı sadece bedenin gömüldüğü toprak parçası olmayıp, bunu da kapsayan ölümden kıyamete kadar geçecek olan dönemin (sürecin) adıdır. Bir kişi normal bir şekilde toprağa defnedilse de denizde boğulsa da vahşi bir hayvan tarafından yenilse de ya da bazı batıl dinlerde olduğu gibi yakılsa da istisnasız herkesin kabir hayatı vardır.
"Kabir, ahiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa sonraki durakları daha kolay geçer. Kurtulamazsa, sonrakileri geçmek daha zor olacaktır"[2] hadis-i şerifinden de anlaşılacağı gibi ölümle birlikte ahiret hayatı başlamaktadır.[3]
Yazımızda geçen “kabir hayatı” ifadesiyle belirli bir toprak parçası değil ölümle kıyamet arasındaki süreç kastedilmektedir.
2) “İnsanın ölümüyle onun ahiret hayatı başlamış olur… Kıyametin kopmasına kadar sürecek olan bu zamana berzah hayatı denilmiştir.”[4]
Berzah, sözlükte iki şey arasındaki engel, perde ve ayırıcı sınır demektir. Dinî ıstılahtaki karşılığı ise, ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam edecek olan sürecin adı olup bu kabir hayatıdır. “Onların önlerinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”[5] Bu ayet-i kerimede geçen “Berzah” ile kastedilen bu süreç olup ölen herkes berzah âlemine girecektir.[6]
3) Kabir hayatı, daha çok bedenden ayrılmış olan ruhla ilgili bir dönemdir. Bu sebepten kabir hayatının nasıl olduğu, orada zaman kavramının olup olmadığı ve ruhun bedenle ilişkisinin keyfiyeti gibi konularda açık, net ve detaylı bilgi verilmemiştir.
Malumdur ki (vacibül vücut olan Allah’ın varlığının ispatı dışında) gaybî konularda akıl yürütme ile bilgi edinilemez, ancak “nakil” (Ayet-i Kerime veya Hadis-i Şerifler) ile bilgi edinilebilir. Kabir ve ahiret hayatı da gaybî konulardandır.
4) Kur’an-ı Kerimde türevleriyle birlikte 490 defa geçen azap kavramı, genellikle ilâhî emirlere karşı gelenlere verilen cezanın adı olarak kullanılır. Kur’an’da azap manasında geçen başka kelimeler de vardır. Bunlardan en çok tekrarlananları nâr, be’s, ve ikâp kavramlarıdır.
Hariciler, Şia bilginleri ve bir kısım Mutezile istisna edilirse kelamcıların büyük çoğunluğu kabir hayatında azabın vuku bulacağı hususunda birleşirler.[7]
Rasûl-ü Ekrem’in (s.a.v.) kabir azabından koruması için Allah’a niyazda bulunduğunu anlatan çokça Hadis-i Şerifi vardır.[8]
Kabir azabının varlığına delil olabilecek (aşağıda açıklanacağı gibi) hem çok sayıda Ayet-i Kerime hem de çokça Hadis-i Şerif vardır. İlgili ayetlere verilebilecek anlam ihtimallerinden hadislerle uygun olanının tercih edilmesi gerekir. Çünkü o anlam hem ayetin öncelikli anlamı hem de hadisle desteklenmiş anlamıdır.
5) Kur’an-ı Kerim’de kabir hayatındaki azabı reddeden veya destekleyen muhkem/açık ve net bir ayet yoktur. Bundan dolayı kabir hayatında cezanın olmadığını savunanlar, daha çok akli çıkarımlarla ya da bazı ayetlerle ilgili amacı dışı zorlama yorumlar yaparak iddialarını kanıtlamaya çalışmaktadırlar. İddialarına hadislerden bir destek, delil sunamadıkları da görülmektedir.
6) Kabir azabının nasıl olacağı konusunda ifrat görüşleri dikkate almazsak cezanın ruhla birlikte cesede veya sadece ruha olduğu şeklinde iki farklı görüş vardır.
Yazımızın amacı kabir azabının olup-olmadığı ile sınırlı olduğundan dolayı azabın nasıl olacağı noktası konumuzun kapsamına girmemektedir. Dolayısıyla bu alana girilmeyecektir.
- KABİR AZABI OLDUĞUNUN DELİLLERİ, BUNA İTİRAZLAR VE CEVAPLARI
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ayetten delilleri maddeler hâlinde sıralanıp ilgili açıklamaları mümkün olan en kısa, en yalın haliyle özetlenerek dikkatlere sunulacaktır.
1- “Rabbin, kıyamet gününe kadar onlara en ağır cezayı verecek kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz Rabbinin ceza vermesi çabuktur; yine O çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.”[9]
Bu ayet-i kerimede İsrailoğullarına kıyamete kadar ceza verileceği, yani ölüm sonrasında (kabirde) da cezanın kıyamete kadar (ara verilmeden) devam edeceği açık bir şekilde beyan edilmektedir. “Kıyamete kadar” ifadesi ölümden kıyamete kadar geçen dönemi yani kabir hayatını da kapsadığı için kabir azabının olduğunun bir kanıtıdır.
2- “Günahları yüzünden tûfanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar, kendilerini Allah’a karşı koruyacak yardımcılar da bulamadılar.”[10]
Bu ayette cezanın, hem Nuh tufanında boğulduktan (öldükten) hemen sonra/peşinden (“fa” takibiye edatıyla فَاُدْخِلُوا ) “ateşe atıldılar” şeklinde geçmesi hem de geçmiş zaman kipi (mazi fiil) ile ifade edilmesi önemlidir.
Tufanda boğulduktan hemen sonra gerçekleşen ateşe atılma, o anda kıyamet kopmadığı için mahşer sonrası cehenneme atılma anlamında olamayacağından Kabirde azaba atıldılar demektir. Bu da kabir azabının varlığını kanıtlamaktadır.
Burada iki fiil de aynı kiple yani geçmiş zamanla ifade edilmektedir. Fiillerin kullanım kiplerinin aynı olması ve iki işlemin peş peşe yapıldığını ifade eden takibiye edatının olması noktasından bakınca, boğulmayı geçmiş zamanda, ateşe atılmayı ise gelecek zamanda gerçekleşeceği şeklinde yorumlamanın doğru olmadığını düşünmekteyiz. (Bu konuda farklı görüşler olsa da metne bağlı kalındığında kabirde ateşe atılma anlamı çıkmaktadır. Detayına aşağıda değinilecektir.)
3- “Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu; Firavun ailesini ise kötü bir azap kuşatıp yok etti. (Bu azap), onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyamet koptuğunda, "Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!" denilecek.”[11]
“Sabah akşam” ifadesi günün sabahı ve akşamı şeklindeki bir zaman dilimini ifade etmez, “sürekli, devamlı” anlamında kullanılan bir deyimdir.
Bu ayette “kötü azap”, “ateş” ve “şiddetli azap” olmak üzere üç farklı azaptan (cezadan) bahsedilmektedir. Başta Elmalı tefsiri olmak üzere müfessirlerimiz, ayette anlatılan Hz. Musa’nın Firavun’un tuzağından ancak onun boğulması ile kurtulduğu gerçeğinden hareketle;
- Onları yok eden “kötü azabı” firavun ve ordusunun suda boğulması, yok edilmesi,
- Devamlı sokulacakları “ateşi” kabir azabı,
- “Şiddetli azabı” da mahşer sonrası cehennem azabı olarak anlamışlardır.
Birinci ve üçüncü maddedeki azaptan kastın ne olduğu zaten ayette açıkça geçiyor. İkinci maddede belirtilen azap (ateş) için geriye başka bir ihtimal kalmadığından buradaki kasıt kabir azabıdır.
Ayetle ilgili bir başka dikkat çekici nokta da;
- “Kötü azabın kuşatması” gerçekleşip bittiği için geçmiş zaman (mazi fiil) kipi ile,
- “Ateş” kabirde hâlen devam eden bir azap olduğu için geniş zaman (muzari fiil) kipi ile,
- “Ateşe sunulma” kıyamet sonrasındaki cezayı anlattığı için geleceğe dönük emir kipi ile geçmesi, dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir.
Kullanılan fiil kiplerinin farklı olmasına ek olarak konu birinde “kuşatma” diğerinde “sunulma” şeklinde farklı kavramlarla ifade edilmektedir. Bu durumda ikisinin farklı cezalar olduğu yani ikisine de “dünyadaki ceza” denilemeyeceği anlaşılmaktadır.
4- “Çevrenizdeki bedevîler içinde münafıklar var. Medine ahâlisi içinde de iki yüzlülüğü huy edinmiş olanlar var. Sen onları bilmezsin; onları biz biliriz. Onları iki defa cezalandıracağız, ayrıca çok büyük bir azaba itilecekler.”[12]
Bu ayette iki defa ceza ve bundan farklı olan “büyük bir azap” olmak üzere toplam üç azaptan bahsedilmektedir. Bunlar;
Dünyada, kabirde ve mahşer sonrası cehennemdeki cezalardır.
Cezalardan biri dünyada diğeri kıyamet sonrasında ise, üçüncü cezanın kabirde olduğunu kabul etmenin dışında başka bir seçenek mümkün görünmemektedir. Neticede bu ayet kabir azabının varlığının delillerindendir.
5- “Artık dehşete kapılacakları gün ile yüz yüze gelinceye kadar onları kendi hâlleriyle baş başa bırak. Kurdukları planlar o gün kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak ve kendilerine yardım eden de olmayacak! Zulmedenler için bundan başka bir azap daha vardır. Ne var ki onların çoğu, bunun bilincinde değiller.”[13]
Öncesindeki ayetlerde kıyametin dehşeti anlatılıyor. Sonrasında da bundan (kıyamet sonrası gerçekleşecek azaptan) başka ve yaşarken de bilincinde/farkında olunamayan bir azabın daha varlığından bahsedilmektedir.
Devamındaki 47. ayette “insanların çoğunun bunun bilincinde olmadığı azap” tanımlaması ile dünyada yaşarken bilinemeyen/farkında olunamayan bir azap olduğu vurgulanmaktadır. Mahşer sonrasındaki azaptan başka ve dünyada da bilinemeyen (dünyada olmayan) azap ancak kabir azabı olabilir. Neticede “başka azap” ifadesi, kabir azabının varlığına delalet etmektedir.
6- “Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak onların canlarını alırken durumları nasıl olacak bakalım!”[14]
Bu ve devamındaki ayetlerden anlaşılacağı gibi Allah-ü Teâlâ’nın gazabını celp edecek şeyler yapanlar ile Rabbimizin sevdiklerinden hoşlanmayanların cezaları, daha kabre defnedilmeden ölüm anında, can alınırken başlayacaktır.
Hak edenlere azabın ölümle birlikte hatta ölüm anında başladığını beyan eden bu ayet, aynı zamanda mahşere kadar herhangi bir cezanın olmadığı anlayışının doğru olmadığını göstermektedir.
7- “…O zalimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de ellerini uzatmış, onlara “Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız!” derken onların hâlini bir görsen!”[15]
Bu ayet-i kerimede melekler “kendilerine de vahiy geldiği” iddiasında bulunanların canlarını alırken aralarında geçen diyalog anlatılmaktadır. Bu diyalogdaki “…BUGÜN zillet azabıyla cezalandırılacaksınız…” ifadesi önemlidir. Çünkü olayın geçtiği zamanı belirleyen “bugün” ifadesi, cezanın kıyamete ertelenmeden ölümden hemen sonra (öldüğü gün) gerçekleşmeye başlayacağını açıklamaktadır. Bu da kabir azabıdır.
8- “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, "Rabbim! Beni geri gönder de geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım" der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”[16]
Ayrıca ayette hem bir yerden ayrıldıktan sonra geri dönmeyi ifade eden “geri gönder” (ارْجِعُونِۙ) fiili hem de dünya kastedilerek “geride bıraktığım” (تَرَكْتُ) ifadesi geçmektedir. Bu iki fiil dikkate alındığında, ek yaşama süresi (geri dönme) isteğinin ölmeden önce veya ölüm anında olmayıp, öldükten sonra gerçekleşen bir talep olduğu anlaşılmaktadır.
Bu arzunun öldükten hemen sonra olması, ceza ile karşılaşılması veya cezanın gösterilmesi sonucunda oluşan pişmanlıkla istenen bir talep olduğu anlamına gelmektedir. Ayrıca böyle bir talebin olması “kabir hayatının, farkındalığın olmayıp şuursuz bir dönem olduğu” iddiasını da çürütmektedir.
9- Kabirde sadece azap değil mükafatın da olacağını açıklayan Ayet-i Kerimeler vardır. Bunlar da kabirdeki hayatın her şeyden habersiz bir dönem olmayıp aksine şuurlu ve farkındalığın olduğu bir dönem olarak geçeceğini göstermesi bakımından önemlidir:
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar (şehitler) Allah’tan gelen bir nimet, bir lütuf sebebiyle ve Allah’ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesi ile de sevinç içerisindedirler.”[17]
Bu peş peşe üç Ayet-i Kerimede geçen ifadeler konu için önemlidir. “Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış” ifadesi kıyametin kopmadığını yaşayan Müslümanların olduğunu göstermektedir. Bu durumda da şehit olanların kıyamet öncesinde (kabirde) de mükafatlandırıldıkları, kendilerinin de verilen bu mükafattan haberdar olup sevindikleri anlatılmaktadır. Kabirdeki bu sevinme bilinçli bir davranıştır. Buradan çıkan sonuç, kabir hayatı hem bilinçli hem de mükafatın verildiği bir dönem olduğudur.
10- “Ona, “Cennete gir” denildi. “Rabbimin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi!” dedi. Ondan sonra kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirmeyiz de.”[18]
Öncesindeki ayetlerle birlikte anlamaya çalışıldığında uzaktan gelen adam ölüyor ve ona “cennete gir” deniyor. Diyaloğun devamında da kavminin de bunu bilmesi isteği ile bu olaydan sonra ordunun onlara gönderilmeyip sesle cezalandırıldıkları açıklanmaktadır. Neticede diyaloğun geçtiği anda kavminin hâlâ ölmeyip hayatta oldukları dolayısıyla kıyametin kopmadığı anlamına gelmektedir. Bu durumda da hadisteki ifadesiyle “cennet bahçelerinden bir bahçeye” girmenin kabirde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.[19]
Buraya kadar açıklanan ayet-i kerimelerden çıkan sonuç kabir azabının olduğu gerçeğidir. Ayrıca bu sonucu pek çok hadis-i şerif de desteklemektedir. Konuyla alakalı hadislerden birkaç örnek vermekle yetinelim;
“Sizden birisi öldüğünde sabah akşam makamı kendisine arz olunur. Eğer cennet ehlinden ise o zaman cennet ehlindendir. Yok eğer cehennem ehlinden ise o zaman cehennem ehlindendir. Ona şöyle denilir: Bu senin makamındır. Bu, Allah onu kıyamet gününde diriltinceye kadar devam eder.”[20]
“Hz. Peygamber bir kabre uğradı ve ‘Bu ikisi azap görmektedir, azapları ise büyük günahtan değil, aksine biri idrardan sakınmaması diğeri laf taşıması nedeniyledir’…”[21]
“Hz. Peygamber, kabir azabından çokça Allah’a sığınırdı.”[22]
"Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur."[23]
“Allah’ım kabir azabından, ateşin azabından, hayatın ve ölümün fitnesinden ve Mesih Deccal fitnesinden sana sığınırım.”[24]
Son olarak Ashabı Kehf (yedi uyuyanlar)[25] ile yüz yıl ölü tutulup diriltilen kişi[26] vakıası kabir azabının varlığına da yokluğuna da delil olamaz. Çünkü birinde ölüm olmayıp uyutulma, diğerinde ise Rabbimizin gücünü göstermek için geçici öldürüp sonra tekrar diriltilmesi şeklinde istisnai bir durum söz konusudur.
Ayrıca her ikisinde de dünya hayatları tamamen biterek ölümleri gerçekleşmediğinden bu süreç normal bir kabir hayatı olarak değerlendirilmemesi gerekir.
- KABİR AZABINI KABUL ETMEYENLERİN İDDİALARI VE CEVAPLARIMIZ
Kabir azabının olmadığını iddia edenlerin ileri sürdüğü gerekçelerin/delillerin başlıcalarını ve cevaplarımızı şöyle özetleyebiliriz.
İDDİA-1: Fatiha Suresi 4. ayette “din günü” ifadesi tekil (müfred) olarak geçiyor. Dolayısıyla din günü (hesap günü) bir tane olup o da mahşerdedir. Eğer başka bir hesap günü daha olsaydı bu ayetteki kelime tekil değil, ikil (tesniye) veya çoğul (cemi) olarak “din günleri” şeklinde geçerdi.
Kelimenin tekil geçmesi azabın sadece mahşer sonrasında bir defa gerçekleşeceğini dolayısıyla kabir azabının olmadığını göstermektedir.
CEVAP: Herkesin toplandığı ve beraber hesaba çekildiği, Allah’ın rızasının olmadığı hiçbir işin yapılamadığı belirli bir güne Rabbimiz “din günü” diyor. Kabir hayatı her insan için ölümle başlayarak kıyamete kadar devam eden bir sürecin adı olup belirli bir günün veya belirli bir toplanma yerinin olmadığının öncelikle bilinmesi gerekir. Bu ön bilgiden sonra iddiaya cevaplarımızı şöyle özetleyebiliriz.
a) Din günü ve kabir hayatı, birbirinden farklı bu iki gerçeklik (mahşer ile kabir) arasında zoraki bir bağ kurmaya çalışarak aynı kavrama (din gününe) dâhil etme çabası ve buradan çıkarılan sonuç doğru olamaz.
b) Din günü ile azap arasında “Biri yoksa diğeri de yoktur.” şeklinde kurulan sebep sonuç ilişkisi doğru değildir. Yani biri olmadan da diğeri olabilir:
- Dünyada azabın olduğu[27] (Mesela Âd, Semut ve Nuh kavimlerine dünyada azap (ceza) verilmiştir.)
- Bazı kişilere ölürken azap edildiği[28]
- Mahşerde hesaba çekilmeden önce ceza amacıyla bazılarının kör olarak diriltileceği[29]
Bu ayetlerde bahsedilen azaplar din günü olmadan veya hesap sorulmadan önce verilen cezalardır. Dolayısıyla azabın sadece bir yerde (din günü olan mahşerde) olduğu iddiası hem dünyadaki azap ayetleriyle hem de yukarıda zikredilen kabirde azabın olduğunu açıklayan ayetlerle çeliştiği için doğru olamaz.
c) Ayrıca mahşerde olan azabın tekil kelimeyle ifade edilmesi başka ceza olmadığı anlamına gelmez.
Mesela okulda bir öğretmen, “sınıf sessiz ol” diye hitapla başlayan bir cümle kurunca, sınıf kelimesi tekil kullanıldı gerekçesiyle “okulda başka sınıf yok” sonucunu çıkarmak ne kadar anlamsız ise bu iddia da aynı şekilde anlamsızdır. (Burada din gününün birden çok olduğu kastedilmemekte, bu kavramdan çıkarılan sonucun isabetsiz olduğuna dikkat çekilmektedir.)
İDDİA-2: Ayette sabah akşam ateşe sunulma[30] ifadesinin anlamı, iddia edildiği gibi kabir azabı anlamında olmayıp, firavun ailesinin Hz. Musa ve halkına bir şey yapamamasından duyduğu psikolojik sıkıntı anlamındadır. Dolayısıyla kabir azabının varlığını ispatlamaz.
CEVAP: Bu iddiaya birkaç açıdan cevap verilebilir;
Birincisi ayette “…kötü bir azap kuşatıp yok etti.” dendikten sonra sabah akşam ateşe sunulmaktan bahsedilmektedir. Yok edildikten yani dünya hayatı bittikten/öldükten sonra bir şey yapamadım diye psikolojik sıkıntıya girileceği iddiası gerçeği ters yüz etmek olur.
Konunun “Sabah akşam ateşe sunuluyorlar” şeklinde geniş zaman fiil kipi ile ifade edilmesi, sunulmanın devam ettiği anlamına gelir. Hâlbuki Firavun ve ailesi Kur’an’ın gönderildiği dönemde çoktan ölmüşlerdi. Yani yaşarken çektikleri psikolojik sıkıntı anlamında olsaydı ölmeleri ile bu sıkıntı bitmiş olması gerekirdi. Dolayısıyla da çok sonradan gönderilmiş olan Kur’ân-ı Kerim’de bu konu geçmiş zaman (mazi) kipi ile anlatılırdı. Anlatımın geçmiş zaman yerine geniş zaman kipi ile olması, azabın devam ettiğinin, ölülerin psikolojik sıkıntı çekemeyeceğinden dolayı da bu anlamda olmadığının kanıtıdır.
İkincisi Türkçemizde sıkıntıya/üzüntüye düşmek anlamında kullanılan “ateşlere atılma” deyiminden hareketle ayetteki nar kavramı yorumlanarak “psikolojik sıkıntı” denmesi de doğru olamaz. “Nar” kelimesi “ateş ve alev” anlamlarında kullanılır.[31]
Kur’an’daki kavramları doğru anlamanın yolu gönderildiği dönemde o kelimenin kullanıldığı anlamın tespiti ile mümkündür. Bizim kültürümüz de dâhil, günümüzdeki başka kültürlerde kullanılan deyim veya kavramlardan hareketle benzerlik kurarak ayeti anlamlandırmaya çalışmak bizi yanıltır.
İDDİA-3: Nuh tufanını anlatan ayetteki “…tûfanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar...”[32] bölümünde tufandan sonra ateşe atılmaları geçmiş zaman (mazi) fiil kipi ile ifade edilmiştir.
Yalnız burada kip geçmiş zaman olsa da gelecek zamanda olacağı kastedilmektedir. Çünkü gelecekte gerçekleşmesi kesin olan konuların geçmiş zaman kipiyle söylenmesi Kur’an’ın bir üslubudur. Mesela Yasin 36/51. ayetinde kıyamet kopmamış olmasına rağmen surun üflenmesi “sura üflendi” (وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ) şeklinde geçmiş zaman kipi ile ifade edilmiştir.
Ayetteki “ateşe atıldılar” ifadesi de kabirde değil kıyamette (ileride) atılacaklar anlamındadır. Dolayısıyla kabir azabının varlığına delil olamaz.
CEVAP: Cevabımıza bir soruyla başlayalım. Arapçada geçmiş zaman kipi çoğunlukla geçmiş zaman için nadiren de gelecek zaman için kullanılır. Burada hangi anlamda kullanıldığı neye göre belirlenecektir?
Boğulma ve hemen peşinden ateşe atılma şeklinde iki tane fiil peş peşe ve ikisi de geçmiş zaman kipiyle geçmektedir. İddiada bağlam değil sadece bir önceki fiil bile bütünlük için değerlendirilmeden birincisine geçmiş zaman, ikincisine gelecek zaman anlamı öne çıkarılmaktadır.
İddiada ileri sürüldüğü gibi geçmiş zaman kipi her zaman gelecek zaman ifade ediyorsa; “boğuldular” ifadesi de gelecek zamanda gerçekleşecek demektir. Yani Nuh tufanı ve boğulma olayı hâlâ gerçekleşmedi ileride (mahşerde) boğulacaklar şeklinde bir anlam çıkar ki doğru olması mümkün değildir. Tufanın gerçekleştiği noktasında icma olup tarihende kanıtlanmıştır.
Ayrıca Hz. Âdem’e secde edilmesini isteyen ayette meleklerin secdesi “secde ettiler” (فَسَجَدُٓوا)[33] şeklinde yine geçmiş zaman (mazi) fiil kipi ile ifade edilmiştir. İddia sahiplerin zaviyesinden bakınca melekler hâlâ secde etmedi, ileride, mahşerde secde edecek anlamı çıkar ki bu da doğru olamaz.
Neticede Kur’an-ı Kerim’de geçmiş zaman (mazi) fiil kipi çoğunlukla geçmişte olmuş bitmiş bir olay için bazen da gelecek zaman için kullanılmaktadır. Dolayısıyla ayette geçen geçmiş zaman kipi ile bu iki zamandan hangisinin kastedildiğinin belirlenmesinde objektif ölçütün ortaya konması gerekir. Geçmiş zaman kipinin normal/ asıl kullanımı birinci anlamda olduğundan bu kastedildiğinde ilave bir desteğe ihtiyaç yoktur. İkinci anlamı ise, ancak destekleyici ek bir bilgi/delil ile iddia edilebilir. Ayette konumuzla ilgili anlatılan iki olayda da ilgili fiilin asıl anlamında, geçmiş zamanda gerçekleştiği sonucu çıkmaktadır.
Ayrıca bu ayetteki iki fiil de aynı geçmiş zaman kipiyle ifade edilmesine ilaveten arasında “fa” takibiye edatın olmasından dolayı peş peşe yapıldığı anlamına da gelmektedir. Sonuçta Tufanda boğuldular hemen sonrasında da kabirde azaba, ateşe atıldılar şeklinde anlaşılması doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu da kabir azabının varlığına delildir.
İDDİA-4: Ahiretle ilgili çokça ayet olmasına rağmen kabir azabından bahseden açık ve net bir ayet yoktur. İkinci olarak Kur’an’da “Azabüd-dünya” (dünya azabı) ve Azabül-âhirati” (ahiret azabı) ifadeleri geçiyor[34] ama “azabül-kabr” (Kabir azabı) ifadesi geçmiyor.
Ayrıca “Allah da ona ibretlik dünya ve ahiret cezası verdi.”[35] ayetinde dünya ve ahiretin cezasının verildiğinden bahsedilir ama kabir cezasından bahsedilmez.
Kabir azabı gibi önemli bir konunun herhangi bir ayette geçmemesi böyle bir azabın olmadığını göstermektedir.
CEVAP:
Ahiret ifadesi hem kabir hem de mahşeri yani öldükten sonraki tüm dönemi kapsayan bir kavramdır. Dolayısıyla “ahiret azabı” kavramı mahşer dahil kabir sonrasındaki tüm azabı kapsayan bir ifadedir. Bir kavramla her iki dönem de ifade edilebiliyorsa ilave olarak farklı bir kelimeyle daha ifade edilmesine zaruret düzeyinde bir ihtiyaç kalmamaktadır.
“Bir konu/ibadet Kur’an-ı Kerim’de açıkça zikredilmesi gerekir. Açıkça geçmiyorsa öyle bir konu/ibadet/ceza de yoktur" şeklinde bir ilkenin benimsenmesi de doğru olamaz. Birkaç örnekle açıklarsak;
Cuma namazı gibi önemli bir ibadet “cuma günü namaza çağrıldığınızda”[36] şeklinde geçip, cuma namazının adı apaçık geçmemesine rağmen cuma namazı vardır.
Yine Kur’an’da salat (namaz) kelimesi yaklaşık 99 yerde geçmesine rağmen namazların vakit sayısı Kur’an’da açık, net bir şekilde (muhkem) ayetlerde geçmemektedir. Her gün yapılan ve bu kadar önemli bir ibadet olan namaz, 5 vakit olarak Kur’an’da açık ve net (muhkem) bir şekilde geçmemesine rağmen ibadetler için bu vakitler vardır.
Bu iddiamızı destekleyen örnekler çoğaltılabilir. Buradaki kastımız “Kur’an’da apaçık geçmeyen hiçbir şeyin gerçekliği yoktur” tezinin yanlışlığına dikkat çekmektir. Kabir azabı da bu kapsamda değerlendirilmesi gerekir.
Dikkatlerden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta da şudur. Seçeneklerden bir bölümünün ya da bir tanesinin cümlede zikredilmesi diğer bölümlerinin olmadığı anlamına gelmez. Bu noktadan bakıldığında da dünya ve ahiret cezası ifadesinden hareketle başka cezanın olmadığı sonucunu çıkarmak doğru olamaz. Çünkü başka cezaların olduğunu anlatan başkaca ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler yukarıda sıralandı.
İDDİA-6: “Kabir azabının çoğu, üzerine idrar sıçramasından kaynaklanır.”[37] Hadisine göre kabirde en büyük azap idrar sıçramasından olacaktır. Hâlbuki ayetlere göre affedilmeyecek en büyük suç şirktir.
Dolayısıyla bu hadisteki tehdidi kabul etmek ayetle çelişir. Yani bahsedilen kabirde azap olsaydı en büyüğü müşriklere olmalıydı. Bu da kabir azabının olmadığını göstermektedir.
CEVAP: Kıyasta başlıca yanlışlıklar şöyle özetlenebilir.
Birincisi iddiada ciddi bir mantık hatası vardır. Hadisten hareketle istenilen sonuca gidiliyor. Hadis doğru kabul ediliyorsa zaten hadiste kabir azabının varlığı bizzat söyleniyor. Kabul edilmiyorsa doğru kabul edilmeyen bir bilgiden istenilen sonuca ulaşmak ciddi bir mantık tutarsızlığıdır.
İkincisi yapılacak işlemlerin çoğu demek en büyüğü demek değildir. Yani biri niteliği diğeri niceliği ifade eder. İddiada bu nokta karıştırılmış görünmektedir.
Üçüncüsü bu Hadis-i Şerifte Müslümanlara söylenmiş ve Müslümanlara dönük bir tehdidin kapsamına müşrikleri ve kafirleri de katarak itirazın kurgulanmış olmasıdır.
Yani peygamberimiz Müslümanlara hitap ederek, onları bir yanlış davranıştan (ayakta idrar yapmaktan) korumak için bu Hadis-i Şerifi beyan buyuruyor. Dolayısıyla müşriklere verilecek ceza ile kıyaslamak son derece yanlış bir yaklaşım olur.
Doğru yaklaşım şöyle olabilir: Ayakta yapılmasından elbiseye sıçrayan idrar sonucunda namaz için zorunlu olan temizlik şartı yerine gelmeyecek ve kılınan namazları geçersiz yapacaktır. Neticede de idrarın sebep olduğu sonuçtan dolayı o kişinin kıldığı tüm namazlar geçersiz olacağından yani kılmamış kabul edileceği için büyük bir ceza alacaktır. Yani cezanın asıl sebebi namazın geçersiz olmasıdır.
İDDİA-7: Kabir azabı varsa aynı cezayı hak edenlerden ilk çağlarda ölen ile kıyamete yakın ölen kişi arasında çekilecek cezanın süresi açısından adaletsizlik oluşur.
Allah adil olduğundan böyle bir azap olamaz. Dolayısıyla da kabir azabı da yoktur.
CEVAP: İddiadaki temel yanlışlık, dünyada geçerli olan bir mantığın ilahi iradeye uydurulmaya çalışılmasıdır. Halbuki Allah’ın tüm şartlarda adaletini gerçekleştirebileceğini düşünmek gerekirdi. Bu girişten sonra iddianın doğru olmadığı şu noktalardan rahatlıkla ispatlanabilir.
a) Bedenden ayrı olan ruh için zaman kavramının nasıl olacağını, iddia sahipleri dâhil bilen var mıdır? Beden ile ruhun beraber olduğu dönem (dünya, mahşer ve sonrası) için zaman kavramından bahsedebiliriz. Bedenden bağımsız olan ruh için zaman kavramının varlığı, yokluğu veya nasıl olduğu hakkında bilgi verilmemiştir. Neye göre zaman değerlendirmesi veya kıyaslama yapılabilir? (!)
b) Yaşadığımız fizik âleminin zaman kriterleri ile metafizik âlemini değerlendirmek, dünyadaki zaman kavramı mantığı ile kabir hayatındaki zamanın varlığı veya işleyişi hakkında hüküm vermek, iki farklı/alâkasız şeyi kıyaslamak (Kıyas’ı Maal Fârık) olur ki bu doğru olamaz.
Mesela Meariç 70/4. ayette melekler için, bir günü 50 bin yıl olan zaman diliminden bahsedilir. 100 yıl yaşayan bir insanın ömrü bu ayette anlatılan zaman kriterine göre birkaç dakikaya ancak tekabül etmektedir. Yani farklı boyutlarda farklı zaman dilimleri olmasına rağmen tamamının dünya kriterlerindeki gibi olduğu varsayımı bizi yanıltır.
c) Ayette anlatıldığına göre ahirette insanlara sorulunca dünyada çok daha uzun süre yaşamalarına rağmen bir gün ya da daha az kaldıklarını söyleyecekler.[38] Bu da ahirette zaman kriterinin dünyadaki kriterle aynı olmadığını göstermektedir. Bu durum dünyadaki zaman anlayışından hareketle ahirete veya kabire sonuç çıkarmanın doğru olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.
d) Bir başka açıdan ise, yaşadığımız hayatta aynı zaman dilimi olmasına rağmen hissedilen geçiş hızının, kişinin psikolojik durumuna göre farklılık gösterdiği herkesin malumudur. Mutlu olan için bir saatlik süre çok çabuk geçerken acı çeken için çektiği acının yoğunluğuna göre aynı sürenin bir türlü geçmek bilmediği bir gerçekliktir.
Zamanın geçiş hızı ile hissedilen geçiş hızı, psikolojik durumumuza göre birbirinden farklılık göstermektedir. Ahiretteki sürenin geçişini de kendi şartlarında olmak koşuluyla buna kıyasla düşünmemiz konuyu doğru anlamamızı kolaylaştıracaktır.
e) Süre farklılığından dolayı adalete aykırı bulup kabir azabını reddedenlere sormak gerekir. Dünyadaki yaşama/sınav süresinin de kişilere göre farklılık göstermesini adalet açısından nasıl değerlendireceklerdir?
Dünyada kişilerin ömrüne göre sınav süreleri farklı gerçekleşmektedir. Yaşama süresine göre mesela birinin sınavı 30 yıl iken diğeri 80 yıl sürmektedir. Bu da adalete aykırı mı bulunacaktır?
Netice olarak süreden hareketle sonuca gitmek bizi yanıltır. İlahi adalete güvenmek gerekir. Süreyi adalete uygun bir şekilde ayarlamak Rabbimiz için çok kolay bir konudur. Dünyadaki imtihan süresinin farklılığı adalete aykırı değilse, kabirdeki de adalet açısından hiçbir sıkıntı oluşturmaz.
f) Allah’ın varlığının ispatı dışındaki gaybî konularda bilgi edinme veya ispat etme, ancak naklî bilgi (ayet, hadis) ile olabilir. Kabir azabının varlığına dair naklî (ayet ve hadis) bilgiler çokça vardır. Yokluğuna dair ileri sürülen bu akli çıkarımlar nakille desteklenemediğinden iddianın geçerliliğinden bahsedilemez.
İDDİA-8: İhtiyaç hâlinde sonradan kabir açıldığında veya yüzyıllar sonra ortaya çıkan Firavunun mumyasında bedende işkence (azap) izi görülmüyor. Eğer azap olsaydı belirtisi de olurdu. Bu da kabir azabının olmadığını göstermektedir.
CEVAP: Azabın olması için bedende belirti mi olması gerekir? Cezanın acısını asıl çekecek olanın da ruh olduğunu hatırlamakta fayda vardır. Beden zaten bir süre sonra çürüyüp toprak olacak ama ruh yok olmayacaktır.
Ahirete dönük manevi cezalar maddi planda fiziksel olarak görülmez ve bilinemez. Kabirden çıkarılan bir cenazede azabın fiziksel belirtisinin görülmemesi o cezanın/azabın olmadığı anlamına da gelmez. Nitekim bir ayet-i kerimede konu şöyle açıklanmaktadır:
“Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak onların canlarını alırken durumları nasıl olacak bakalım!”[39]
Bu ayete göre bazı insanlar ölürken yüzüne ve sırtına vurularak yani azap edilerek canları alınacaktır. Bazı kişiler için gerçekleşeceği kesin olan bu azabı yani ölenlerin yüzünde veya sırtında bu azabın belirtisini/izini gören, duyan var mıdır? (!) Vücutta izi/belirtisi olmadığı gerekçesiyle azabı reddetme anlayışı bu ayete uygulandığı takdirde, ayette açıkça belirtilen cezayı reddetme sonucuna götürür ki bunun imanla bağdaşır bir yönü olamaz.
Ayrıca yaşarken de bedende hiç belirtisi olmayan birçok sıkıntı ve acılar olabilmektedir. Çektiğimiz sıkıntı ve acıların (baş ağrısı, psikolojik sıkıntı vb.) bedende yani görünürde fiziksel belirtisinin olmaması, o acıyı çekmediğimiz anlamına gelmez. Kabir azabında fiziksel belirtisinin olmaması da bunun gibi değerlendirilebilir.
Bir başka önemli nokta ise mesela rüyada dayak yendiği veya kâbus görüldüğü zaman büyük acı çekilir ama uyanınca bedeninde normalde herhangi bir iz olmaz. Rüyadaki işkenceyi bedende iz, eser olmadan ruh çekiyorsa kabirde de aynı şekilde ceza ruha verileceği için bedende izi olmaz.
Netice de bedende iz beklentisiyle ortaya atılan bu iddianın geçerliliği olamaz.
İDDİA-9: Kabir azabını kabul etmek orada hesap olmadığı için yargısız infaz anlamına geleceği ve Allah’ın adaletine uygun düşmeyeceği için böyle bir azap yoktur.
CEVAP: Dünyada iken kulun yaptığı her şey kaydedilip belgelenmektedir. Kabir azabını kabul edenler cezanın dünyadaki yaşantı sonucu kaydedilen bu belgeler (ameller) dikkate alınarak sonuçlanacağını kabul etmektedirler. İtiraz edilemeyecek şekilde kesin bilgi ve belgeler ile evrak üzerinde bile olsa hüküm vermek yargısız infaz olarak değerlendirilemez.
Her şeyi dünyadaki olgular penceresinden anlamaya çalışıp, yargı derken dil ile yapılan sözlü savunma hakkı kastediliyorsa mahşerde de böyle bir hak zaten tanınmayacaktır;
a) Mahşerde ağızlar mühürlenecek, konuşamayacak kendini savunamayacak kişinin diğer organları konuşturulacaktır. Bu organlar da hayatta kaydedilip belgelenen şeyleri tasdik etmekten başka bir işlev görmeyeceklerdir. Üstelik bu ayete göre ağzı mühürlenip konuşturulmayacak olanlar da inkârcılar yani cezayı hak edenlerdir.
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları da tanıklık eder.”[40]
“Bu öyle bir gündür ki artık konuşamazlar. (Zamanı geçtiği için) kendilerine izin de verilmez ki mazeret bildirsinler.”[41]
“Artık o gün zulmedenlerin mazeretleri fayda sağlamayacak, onlardan Allah’ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmeyecektir.”[42]
Ağızla yapılacak sözlü savunma imkânı tanınmadan mahşerde verilecek ceza yargısız infaz olmuyorsa belgeye dayanmak koşuluyla diğer cezaları da aynı şekil değerlendirmek gerekir. Bir başka ifadeyle ağızla savunma imkânı verilmeyen iki durumdan (mahşer ve kabir) birini yargısız infaz kabul edip diğerini etmemenin tutarlılığından bahsedilemez.
b) Mahşerde bazı kimselere, sorgulama/yargılama yapılmadan önce ceza verilecek olup kör olarak yaratılacaktır/haşredileceklerdir.
“Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz. O der ki: Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Hâlbuki daha önce gören biriydim. Allah buyurur: İşte böyle! Sana ayetlerimiz geldiğinde onları unutmuştun, bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!”[43]
c) Daha önce de zikrettiğimiz şu ayet-i kerimedeki açıklamaya göre de suçu kesin olanlara savunma imkânı tanınmadan daha ölürken cezası verilebilmektedir;
“Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak onların canlarını alırken durumları nasıl olacak bakalım!”[44]
“…O zâlimler, ölümün boğucu dalgaları içinde, melekler de ellerini uzatmış, onlara “Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü bugün zillet azabıyla cezalandırılacaksınız!” derken onların hâlini bir görsen!”[45]
Sonuçta bu cezalara yargısız infaz denemeyeceğine göre kabirdeki cezaya da denemez ve bundan hareketle kabir azabı inkar edilemez.
İDDİA-10: “Derler ki: Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Rahman’ın vaat ettiği işte bu! Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!"[46]
Kabir azabı olsaydı bu ayette ifade edildiği şekilde, mahşerde diriltilince “yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı?” diye sormazlardı. Çünkü zaten gördükleri azaptan dolayı uyanık olurlardı.
Bu durum kabir azabının olmadığını ve ölümden mahşere kadar herhangi bir şey yaşamadıklarını göstermektedir.
CEVAP: Bu iddiaya pek çok açıdan cevap verilebilir:
a) Birincisi konumuz olan Yasin suresi 52. ayetini doğru anlamak için okumaya 48. ayetten başlamak gerekir. Kıyametle birlikte ölenler ikinci surla dirilince bu soruyu soracaktır. Birinci sur ile ikinci sura üflenme arasında Allah dışında azap melekleri dâhil herkes ölmüş olacağından yani azap melekleri de olmayacağı için bu ara dönemde zaten hiç kimseye azap olmayacaktır. Dolayısıyla ayetteki bu ifade tüm dönemleri kapsamadığı için kabir azabının olmadığına gerekçe olamaz.
b) Bir önceki ayette kabirden kaldırılma açıklandıktan sonra “yattığımız yerden kim kaldırdı” sorusu geçiyor. Bu durum ölüler tarafından kabir hayatının yatar vaziyette geçtiğinin bilindiğini göstermektedir. Nitekim öldüğünde cenazesi kabre yatırılmış vaziyette konmuştu. Ayrıca hiçbir şeyden haberi olmasaydı, kaldırılmadan önceki hâlinin yatar vaziyette olduğunu da bilmemesi gerekirdi.
Neticede iddiada zikredilen bu ifade önceki hâlinde ne rahat olduğuna ne de ceza çektiğine delil olamaz. Fakat önceki hâli hakkında bilgi sahibi olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
c) Bu ayetin bütünü ve bağlamı dikkate alındığında “kim diriltti” sorusu önceki (kabirdeki) hayatın rahatlığı veya her şeyden habersiz olduğu ile ilgili değildir. Aksine kabirde haber verilen, karşılaşacakları çok daha kötü durumu önceden biliyor/görüyor olmaları ile ilgilidir.
Hadis-i Şeriflerde belirtildiği gibi kabirde gideceği yer kendisine gösterilmektedir. Dirilince kabirde iken kendisine bildirilen gideceği yere, çok daha kötü olan asıl akıbetine yaklaşmanın verdiği tedirginlikle (kimin dirilttiğini öğrenmek için değil) tepkisel bir şekilde ve korkuyla soru şeklinde kurulmuş bir cümledir.
Öğrenme amacının dışında da soru şeklinde cümle kurulabildiğinin ayetlerden örnekleri vardır. Mesela Hz. İbrahim putlara “niçin bir şeyler yemiyorsunuz…neyiniz var, niçin konuşmuyorsunuz.”[47] diye sorması, Rabbimizin Hz. Musa’nın asası için “…nedir o sağ elindeki ey Musa”[48] diye sorması öğrenme amacı dışında da soru cümlesinin kullanılabildiğinin ayetlerden örnekleridir. İlgili ayetimizdeki soru da aynı şekilde öğrenme amaçlı kurulmuş bir cümle değildir.
d) Rabbimiz, bizler uykuda iken ruhlarımızı aldığını eceli gelmeyenlerin ruhunun geri gönderildiğini beyan etmektedir.[49] Gördüğümüz rüya kâbus da olsa, rüyada çok acı da çeksek hemen peşinden ruhla beden buluştuysa yani hemen uyandıysak (ikisi arasında bir iltisak/bağ varsa) hatırlarız, hemen uyanmadıysak onu hatırlayamayız.
Nitekim “elest bezmi” diye bilinen bedenle buluşmadan önce ruhumuzun Rabbimize verdiği sözü hatırlayamamaktayız. “…Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Elbette öyle! Tanıklık ederiz” dediler…”[50]
Neticede ruh ve bedenin ayrı olduğu durumda yaşadıklarını bu ikisi birleştiğinde aralarında iltisak yoksa büyük oranda hatırlayamamaktadır. Bu ikisi birbirinden farklı varoluşlardır. Ruh ve beden kabirde iken birbirinden ayrıdır. İki sur arasında azapsız bir dönem geçtikten sonra mahşerde birlikte olacaktır. Dolayısıyla hatırlamaması yadırganmamalıdır. Fakat mahşer sonrasında ruhla beden buluştuğu için yine ikisinin birlikte olduğu dünyayı hatırlayacak ve cennettekiler kendilerine verilen bazı nimetlerin benzerinin dünyada da verildiğini söyleyecektir.[51]
Neticede bu ayetten kabir azabının olmadığı sonucu çıkarılamaz. Yeter ki içinden “cımbızlanarak” sonuca ulaşma yanlışlığına düşülmesin.
İDDİA-11: Kabirde ceza yoktur olsa olsa kabir bir tutuklu gibi, mahşer sonrası ise hükümlü gibi değerlendirilebilir.
CEVAP: Öncelikle belirtelim ki, bu iddia nasslardan (ayet hadis) çıkarılmış bir sonuç olmayıp tamamen bugünkü olgulardan hareketle yapılan aklî/mantıksal bir çıkarım olmakla birlikte kendi içinde de çelişmektedir.
İkincisi dünyada kullanılan bu kavramsal ayırımın ahiret için de geçerli olduğu (delille ispatlanmadan) iddia edilemez. Buna rağmen bir an için var olduğu kabul edilerek iddiadaki örnek üzerinden konu değerlendirildiğinde yine sonuç değişmez. İddia, kabir azabının olmadığına delil olarak söylenmesine rağmen aslında kabir hayatı ve cezanın var olduğu ve bunun iddia sahiplerince kabul edildiği anlamına gelmektedir. Şöyle ki;
Hem tutuklu hem de hükümlü olma durumu her ikisi de dünya ölçülerinde özgürlüğü kısıtlaması, dört duvar arasında yaşanması (ceza olması) açısından aralarında hiçbir fark yoktur. Yani kişi tutukluluktan hükümlülüğe geçince orada geçirdiği hayat şartları bakımından ilave bir ceza eklenmemektedir.
Bu açıdan bakılınca iddia sahipleri, sürenin farklılığını vurgulamak isterken tutuklu ve hükümlünün aynı yerde kaldığını yani süreleri farklı olsa da cezanın çekildiği yerin/şartların ve cezanın mahiyetinin aynı olduğunu gözden kaçırmaktadırlar.
Neticede tutukluluk çok kısa sürdüğünde zorlamayla da olsa belki ceza olarak kabul edilmeyebilir ama mesela dünyada 10 yıl süren bir tutukluğun ceza olmadığını kimse iddia edemez. Kabirdeki süre de kişinin ölümüyle başlayıp kıyamete kadar devam edecek, dünya kriterleri ile söylersek en az yüzlerce yıl sürecek bir dönemin adıdır. Neticede hukuki kavram olarak farklı isimlendirmenin sonuç açısından çok da bir anlamı olmayıp her ikisi de cezadır.
- SONUÇ
Kabir azabının varlığı ile ilgili;
- Yukarıda zikredilen çok sayıda Ayet-i Kerimenin olması,
- İddia sahiplerin usulüyle cevap verme kaygısıyla çoğunu zikretmediğimiz konu ile alâkalı çok sayıda Hadis-i Şerifin mevcut olması,
- Bidayetten (başlangıçtan) günümüze kadarki âlimlerin büyük çoğunluğunun nasslardan hareketle kabul ettiği bir görüş olması nedeniyle yani bu üç noktadan baktığımızda kabir azabının olduğu sonucu, şüpheye mahal bırakmayacak netliktedir.
Karşıt bir duruş sergileyerek kabir azabının olmadığını iddia edenler ise;
- Ayetleri bağlamından kopararak kendi anlayışlarına uygun düşecek şekilde zorlama yorumlar yapmaktadırlar.
- Ayetleri amaç dışı zorlama yorumlarına ilaveten nakillerle bilinebilen gaybî konu olan kabir azabı hakkında daha çok aklî çıkarımlarla iddialarını ispatlamaya çalıştıkları görülmektedir. Halbuki gaybi konular ancak nakillerle bilinebilir.
- Vahyin ilk muhatapları olmaları nedeniyle ayetlerin maksadını en iyi anlayan Peygamberimizden veya sahabeden, kendi görüşlerini teyit eden ilave bir delil de gösterememektedirler.
- İddialarını ispat için getirdikleri delillerin ikna edicilikten uzak olması da bunlara eklenince, kabir azabının olduğu şeklindeki isabetli sonuç dahada güçlenmektedir.
Rabbim hepimizi hem kabirde hem de mahşer sonrasında azaba duçar bırakacak yanlış inanç, düşünce ve davranışlardan muhafaza etsin.
[1] Bu yazı HANGİ İSLAM adlı kitabımızdan özetlenerek hazırlanmıştır. Detay bilgi için bu kaynağa müracaat edilebilir.
[2] Tirmizî, Zühd, 5; İbn Mâce, Zühd, 32.
[3] TDV İlmihâl c:1/121.
[4] Bekir Topaloğlu, Ahiret, TDV İslâm Ansiklopedisi.
[5] Mü’minûn, 23/100.
[6] Din İşleri Yüksek Kurulunun 12.07.2017 tarihli Berzah açıklaması.
[7] Yunus Şevki Yavuz, Azap, TDV İslâm Ansiklopedisi.
[8] Buhârî, Ezan, 149; Müslim, Küsûf, 8, Cenâiz, 85; Ebû Dâvûd, Salât, 155.
[9] A’râf, 7/167.
[10] Nuh, 71/25.
[11] Mü’min, 40/45,46. (“…Sabah akşam sokulacakları ateştir…” bölümünde geçen يُعْرَضُونَ fiiline “sokulmak” anlamı verilmektedir. Kabir azabını kabul etmeyenler buna “sunulmak” anlamı veriyorlar. Fakat bu durumda yine kabirdeki azap anlamına gelir. Çünkü gideceği acı sonu/ateşi/cehennemi sürekli gösterip hatırlatmak da azabın bir türüdür.)
[12] Tevbe, 9/101. (iki defa anlamındaki “Merrateyn” kelimesini mecaza giderek çokluktan kinaye şeklinde farklı anlam zorlaması doğru olamaz. Çünkü çokluktan kinaye ikil değil çoğul kelime ile yapılabilir. Ayrıca aynı kelime Kur’an’da pek çok kez geçmektedir. Mesela talakla ilgili “boşama iki defadır” ayeti de aynı şekilde sayısal iki katı ifade eder. Bu kavrama çokluktan kinaye anlamı verilirse sınırsız talak/boşama olduğu sonucu çıkar ki bu doğru olamaz.)
[13] Tûr, 52/45-47.
[14] Muhammed, 47/27.
[15] En’âm, 6/93.
[16] Mü’minün, 23/99,100.
[17] Âl-i İmrân, 3/169-171.
[18] Yâsîn, 36/26-28.
[19] Ayrıca Tekasür suresi 3,4 ve 5. ayetlerde geçen “…bileceksiniz”, “sonra …bileceksiniz” ve “…bilseydiniz” şeklinde üç defa tehdit vardır. Bu bilinmenin gerçekleşeceği yerlerden biri de kabir hayatıdır. Bu da kabir hayatının bilinçsiz/şuursuz bir dönem olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.
[20] Buhârî, Kitâbü’l Cenâiz, Bab:90; Müslim, Kitâbü’l Cenne, Bab:17.
[21] Buhâri, Kitâbü’l Cenâiz, 88.
[22] Buhari, Ezan, 149.
[23] Tirmizi, Kıyamet, 26.
[24] İbn Hacer, Fethü’l Bâri, Kitâbü’l Cenâiz, 87.
[25] Kehf, 18/25.
[26] Bakara, 2/259.
[27] Ali İmran, 56.
[28] Muhammed, 47/27; En’âm, 6/93.
[29] Tâhâ, 20/124-126.


