1. Gıpta
Başkalarının sahip olduğu imkânları kıskanmadan aynı şeyleri isteme anlamında bir ahlâk terimidir.
Gıpta’nın aslı olan “ğabeta” fiili sözlükte incelemek, araştırmak, yoklamak demektir. Buradan hareketle gıpta kelimesine nimete kavuşma arzusu, sevinç denmiş.
Terim olarak gıpta; bir kimsenin, maddî veya manevî imkân ve huylara sahip olan başka birine imrenmesi, onun elindekilere haset etme düşüncesine kapılmadan aynı şeylere kavuşmayı arzu etmesi şeklinde tanımlanmış.
Türkçe’de gıpta; başkasında olan iyi hâlin kıskanmadan kendisinde de olmasını isteme, imrenme. (Doğan, M. Türkçe Sözlük, s. 582)
İslâm ahlâk ilminde gıpta genellikle haset kavramıyla birlikte ele alınır ve aralarındaki farka dikkat çekilir. (Erdem, H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 14/50-51)
Birinin elindeki nimet ve imkânlara karşı bazılarında iki durum olabilir.
Birisi; o nimetin ve imkânın ondan gitmesini ya da kendi eline geçmesini istemek, bunun için faaliyete geçmek ki bu olumsuz anlamıyla hasettir, çekememezliktir.
Diğeri; başkasının elindeki nimete razı olmak, karışmamak ya da benzerinin kendisinde de olmasını istemektir ki bu da gıptadır. Bu da kötü bir şey değildir.
Herhangi bir nimete kavuşan kimse karşısında insan ya kıskançlık sonucu huzursuz olur veya sevinir. Bunların ilkine haset, ikincisine gıpta yahut münâfese denir. (Erdem, H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 14/50-51)
Şöyle denmiş: “Mü’min gıpta eder, münafık ise haset eder.” (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s. 169)
Gıpta asla kıskanma, çekememezlik değil; imrenme, özenme, daha iyisini arzu etmedir. Bu duygu kişiyi olumlu etkiler, gayrete gelmesini tetikler. Gıpta eden kişi, kendisine onu örnek alır.
Gıpta bu açıdan feyz almak ile eş anlamlıdır.
Gıpta Kur’an’da geçmiyor. Ancak bazı âyetlerde gıpta ile hasedin farkını gösteren işaretler var.
“Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyi -başkalarında olup da sizde bulunmayanı- hasretle arzu etmeyin... Allah’tan O’nun lütfunu isteyin.” (Nisâ 4/32)
Bu âyetin ilk kısmında haset, ikinci kısmında gıpta kastediliyor denilmiş.
Ayrıca hayırda yarışmaya dair âyetlerde gıpta ve münâfesenin teşvik edildiğini söyleyebiliriz.
“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Bakara 2/148)
“İşte bunlar (muttakiler) hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.” (Mü’minûn 23/61)
“Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.” (Fâtır 35/32)
Böylece müslümanların, maddî ve mânevî bakımdan kendilerinden daha iyi olanlara imrenerek onlar hakkında herhangi bir kötü duygu ve düşünceye kapılmadan, zararlı davranışlara kalkışmadan, olumlu ve verimli bir rekabete girişmelerinin daha iyi olacağına işaret edilmiştir. (Erdem, H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 14/50-51)
2. Hamiyet
Bu isim-masdarın kendisinden türediği “hamy” fiili sözlükte; bir şeyin ateşte kızarması, bir hararet kaynağından sıcaklığın gelmesi, öfkelenme (gazap), bir işi yapmaktan kaçınma, himaye etme, zararlı bir şeyi giderme ve kıskanma gibi anlamlara gelir. (İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, 4/239; Fîruzâbâdî, Kâmûsu’l-Muhît, s. 1277)
R. el-Isfehânî’ye göre öfke kuvveti kabarıp çoğaldığı zaman ona “hamiyyet” denir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s. 189)
— Olumlu anlamıyla hamiyet:
“Hamiyyet”, bir ahlâk terimi olarak; mahremlerini ve dinini töhmetten muhafaza etmedir. (Mu’cemu’l-Vasît, 1/200)
Din, namus ve vatan gibi üstün değerleri koruma, bunların saldırıya uğramasından dolayı öfkelenme, savunma için harekete geçme, insanın kendisine utanç verecek şeylerden kaçınması şeklinde açıklanmaktadır.
Aralarında kan bağı olan kimselerin birbirini himaye etme duygusuna da hamiyyet denilmiştir. (Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 15/481)
Türkçe sözlük hamiyeti şöyle tanımlıyor: İnsanda bulunan din, millet, vatan, soy, aile gayreti; bunları ve başka mukaddesleri koruma duygusu; taassup, kibir, gurur. (Doğan, M. Türkçe Sözlük, s. 649)
“Hamiyyet”, kalbe yerleşen koruma, savunma, gazap ve engel olma duygusu anlamıyla olumsuz bir mânâ taşımaz. O, şerefin lekelendiğini görmekten ileri gelen bir öfke hâlidir.
Pek çok kimse kendine göre şerefinin zedelendiğini düşündüğü zamanlarda öfkelenir. Değer verdiği şeylere zarar verildiği zaman gazaba gelir. Kendisini kızdıran şeyi ve zarar veren sebebi ortadan kaldırmak için harekete geçer.
Kendine ait olan şeyleri, yakınlarını ve yakın bildiklerini –haklı veya haksız– koruma gayreti taşır.
“Hamiyyet”i tek başına mutlak anlamda kötü bir sıfat saymak isabetli olmaz. Onu kötü yapan, insanlardaki hamiyyet duygularını kabartan sebepler; onları gazaplandıran ve gayrete geçiren amaçlardır.
Hatta daha sonraki ahlâk literatüründe hamiyet çoğunlukla gazap gücünün yerinde harekete geçmesinden doğan bir erdem olarak görülmüştür.
Eğer bir kimse din, iffet, şeref ve haysiyet gibi en yüce değerleri saldırıya uğradığında öfkeleniyor, harekete geçiyor, o saldırıyı kaldırmak veya önlemek için gayrete geliyorsa; bu, olumlu bir hamiyyet duygusudur. Şerefine, iffetine, inancına veya benzer değerlerine bir saldırı olduğu zaman gazaplanmayanlara, gereken savunmayı yapmayanlara hamiyyetsiz denilir.
Ahlâk ilminde “hamiyyet” çoğunlukla gazap gücünün yerinde harekete geçmesinden doğan bir fazilet olarak değerlendirilir. Geç öfkelenip çabuk sakinleşen kimsenin öfkesi ideal olarak kabul edilmektedir. Ancak bu sakinlik ve ağırbaşlılığın hamiyyet duygusunun ve gayretin öldürülme noktasına götürülmemesi gerekir. (R. Isfehânî’den, M. Çağrıcı, DİA agm.)
Aile, şeref ve namus gibi değerler “hamiyyet duygusu” ile korunabilir. Namus için kıskanç olma da bu duygunun içindedir. Hamiyyet, gazap gücünün akıl ve din ölçüleri çerçevesinde aktif olma durumudur.
Bu ölçülerle hareket eden olgun kimse gereken yerde “hamiyyet” sahibi olmalı, hiddetini gösterebilmelidir. Yumuşaklığın gerektiği yerde de öfkesini yenmeyi bilmeli, itidalli, adâletli davranmayı bilmelidir. (Gazalî, İhya 3/378-379) Hadislerde “hamiyyet” kelimesinin olumlu ve olumsuz anlamlarda kullanıldığını görmekteyiz.
Peygamberimizin (s.a.v.) haksız bir boşama olayına tepkisi “hamiyyet” kelimesiyle anlatılmış ve olumlu anlamda kullanılmıştır. (Ebû Dâvûd, Talak/10 no: 2196) Olumlu anlamıyla hamiyyete ilk dönem müslümanlarının (selef’in) tavırları örnek olarak gösterilir: Gerektiği yerde hamiyyet ve gayret...
— Olumsuz anlamıyla
Ancak “hamiyyet” duygusu; hasetten, yersiz öfkelerden, anlamsız gazaptan, haksızca savunmalardan, hakkı kabul etmedeki kör inattan kaynaklanıyor, kişiyi haksızlığı savunmaya götürüyorsa bu, olumsuz anlamdaki hamiyyettir. Bunu savunmak da mümkün değildir.
Bunun için Kur’an bir âyette müşriklerin müslümanlara karşı hamiyyet duygusuna kapıldıklarını, ama bunun bir “câhiliyye hamiyyeti” olduğunu özellikle vurguluyor. Âyette “hamiyyet”in tek başına kullanılmayıp “câhiliye” kelimesiyle gelmesi, müşriklerin yanlış tavırlarını daha net ortaya koymaktadır.
Hz. Aişe (r.a.) kendisine yapılan ifk (iftira) olayını anlatırken Sa’d b. Muaz’a yakışıksız sözler söyleyen Hazrec kabilesinin başkanı Sa’d b. Ubâde için; “İbnü Ubâde sâlih (iyi) insandı, fakat hamiyyet onu câhilleştirdi.” dedi. (Müslim, Tevbe/56-10 no: 2770; Buhârî, Şehâdât/15 no: 2661, Meğazi/34; Ahmed b. Hanbel, 6/196, 198)
Hamiyyet burada olumsuz mânada geçmektedir.
— Câhiliyye hamiyyeti nedir?
Bu; câhiliyye tavrından kaynaklanan öfkeyi, gazabı, gayret ve çabayı, kendini bilmezliği ve yersiz gururu ifade eden anahtar bir kalıp ifadedir.
Buna “câhil cesareti” desek doğrudur.
Hamiyyet tek başına kullanıldığı zaman pek de olumsuz anlam taşımazken, câhiliyye ile birlikte kullanıldığı zaman müşriklere ve İslâm’la mücadele edenlere ait kötü ve olumsuz bir tavrı nitelendiriyor.
Hamiyyet kelimesi Fetih sûresindeki bir âyette iki defa geçmektedir.
Hudeybiye Antlaşması’nın söz konusu edildiği bu âyette, antlaşma sırasında müşriklerin müslümanlar karşısındaki inatçı ve uzlaşmaz tutumları “hamiyyet” olarak adlandırılmış, ayrıca bunun bir “câhiliye hamiyyeti” olduğu ifade edilmiştir.
Mekke müşrikleri, kendi geleneklerine aykırı olarak müslümanların Kâbe’yi ziyaret etmelerine engel olmuş, Hudeybiye’de sahabelere karşı kaba bir tavır takınmışlardı. Söz konusu âyette anılan ve tenkit edilen câhiliyye hamiyyeti, onların bu haksız tutumlarıyla ilgilidir.
“Hani o küfretmekte olan (kâfirler), kendi kalpleri içinde ‘hamiyyeti/taassubu; câhiliyyenin hamiyyetini/taassubunu kaynattıkları zaman, hemen Allah, Rasûlünün ve mü’minlerin üzerine sekine (kalbi teskin eden) güven ve yatışma duygusunu indirdi ve onları ‘takva sözü’ üzerinde kararlılıkla ayakta tuttu.
Zaten onlar da buna layık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Fetih 48/26)
Sabır, teennî, vakar mânasında “sekinet” burada câhiliyye hamiyyetinin zıddı olarak anlaşılmıştır. Uhud Gazvesi’nin ardından Hz. Ömer’le söz düellosuna girişen Ebû Süfyân’ın övünme ve tehdit dolu sözler sarf etmesinden de “hamiyyetü’l-câhiliyye” diye söz edilir (Ahmed b. Hanbel, 1/288).
Bundan dolayı hamiyyetü’l-câhiliyye tabiri “câhiliye asabiyeti” şeklinde de açıklanmıştır. Ancak hamiyeti mutlak olarak kötü bir sıfat saymak yerine insanların hamiyetlerini kabartan sebepleri değerlendirmek daha isabetli olur.
3. Münâfese
— Olumlu anlamıyla münâfese; “nefs” kökünden, birinin sahip olduğu şeyi olumlu anlamıyla kıskanmak, “tenâfese-münâfese” ise bir işte biriyle yarışmak, çok rağbet göstermek, rekabet etmek demektir.
Kötü bir niyet taşımadan o nimetin benzerine kendisinin de nâil olmasını arzulamasına gıpta, bu arzuyu gerçekleştirme yönünde çaba göstermeye ve olumlu bir rekabet içine girmeye “münâfese” denilmiştir. (Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/378-380) Bu da kısaca “hayırda yarış” şeklinde açıklanmıştır.
Mutaffifîn sûresinde iyilerin âhiretteki güzel durumları tasvir edildikten sonra şöyle deniyor:
“Şüphesiz iyi kimseler (ebrar), Naîm (cennet)tedirler. Koltuklar üzerinde (etrafı) seyrederler. Onların yüzlerinde nimetlerin sevincini görürsün. Onun (içiminin) sonu bir misktir (güzel kokudur). İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar.” (Mutaffifîn 83/18-26)
— Olumsuz anlamıyla münâfese: Rasûlüllah (s.a.v.) münâfeseyi olumsuz anlamıyla da kullanmıştır.
Ebû Ubeyde b. Cerrâh Bahreyn’den (cizye) mal ile dönünce bunu duyan Ensâr, sabah namazında Rasûlüllah ile birlikte oldular. Onları gören Rasûlüllah şöyle dedi:
“Zannediyorum siz Ebû Ubeyde’nin bir şeyle geldiğini işittiniz?”
Evet dediler.
“Sizi müjdeliyorum, sevinciniz çok olsun. Vallahi sizin için fakirlikten korkmuyorum. Lâkin ben dünya (malı)nın önceden olduğu gibi sizi kapmasından, önceki gibi rekabete (münâfese’ye, yarışa) düşmenizden, (dünya malının) sizi oyalamasından korkuyorum.” (Buhârî, Rikâk/7 no: 6425)
Ukbe İbnu Âmir (r.a.) anlatıyor:
“Rasûlullah (a.s.) bir gün çıkıp Uhud şehidlerine cenaze namazı kıldı. Sonra minbere geçti: ‘Ben’ dedi, ‘sizden önce (havuzun başına) varacağım ve ben size şâhidlik yapacağım. Şimdi, şu anda ben vallahi havzımı görüyorum. Bana arzın hazinelerinin anahtarları verildi. Vallahi ben artık sizin benden sonra şirke düşmenizden korkmuyorum. Fakat sizin dünya hususunda birbirinizle rekabete (münâfese’ye), çekememezliğe (hasede) düşmenizden korkuyorum.’” (Buhârî, Cenâiz/72 no: 1344; Menâkıb/25 no: 3596; Megâzî/17, 28 no: 4042, 4085; Rikâk/7, 53 no: 6426, 6590; Müslim, Fezâil/8 (30-2296) no: 5976)
Amr b. Âs (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah bir seferinde şöyle sordu:
“Size Fars ve Rûm veya herhangi bir kavim fethedildiği zaman ne yapacaksınız?”
Abdurrahman b. Avf; “Allah’ın emrettiğini yaparız” dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Ya da buna benzer; önce rekabet (münâfese) edersiniz, sonra karşılıklı hasetleşirsiniz, sonra birbirinize sırt dönersiniz, sonra birbirinize buğzedersiniz ya da buna benzer şekilde yaparsınız. Sonra muhâcirlerin meskenlerine çekilirsiniz, bazılarınız da bazılarınızın boynunu vurur.” (Müslim, Zühd/7 (2962) no: 7427)
Demek ki bu anlamda yarış (münâfese), rekabet; “geçme beni geçerim seni”, “onlarda varsa bende de olmalı” anlayışı sağlıklı değil, gıpta hiç değil...


