Suheyb (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Allah’ın mü’mine olan takdirine şaşırıyorum. Zira mü’minin her durumu kendisi için hayırdır ve sadece mü’min olana has bir şeydir.
Mü’min bolluk içinde olduğu zaman Allah’a şükreder ki bu, onun için hayırlı bir şeydir. Darlık içinde olduğu zaman da sabreder ki, bu da onun için hayırlı bir tutumdur.”[1]
Mü’min, katıksız iman etmiş, yani imanına asla şirk ve küfür karıştırmamış, imanın gereği Rasulullah (s.a.s.)’i önder ve hayat örneği kabul edip O’nun Sünneti üzere amel edip, kulluk görevlerini hakkıyla yerine getiren salih ve sadık kul... Allah’ı Rabb, İslâm’ı din ve Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’i önder olarak kabul edip kemalât derecede inanmış bir şahsiyet...
Mü’min, tağutu bütün kurum ve kuruluşlarıyla, akidevi ve ameli olarak reddedip, Âlemlerin Rabbi Allah’a iman ederek sapasağlam kulpa yapışmış olan en hayırlı insan...
Mü’min, dünya hayatında üzerine düşen kulluk görevini dosdoğru davranarak yerine getirdiği için, yegâne Rabbi Allah tarafından kendisinden razı olunmuş ve övülmüş bir hâlde kurtuluşu müjdelenmiş en değerli varlık...
Mü’min, Peygamberlerin ve yeryüzünün vârisi olmayı hak eden her amelini Rabbi Allah için ve O’nun razı olacağı şekilde yapan, elinden ve dilinden diğer insanların emin olduğu örnek bir şahsiyet...
Tevhid ehli bir muvahhid... Tevâzu sahibi bir muttakî... Allah’ı şiddetli bir sevgiyle seven ve Rabbi Allah tarafından sevilen bir kul... Mü’min!..
Mü’minin her hâlinin hayır üzere olduğunu beyân buyuran önderimiz Rasulullah (s.a.s), onun imrenilecek hâlinin güzelliğini övmekte ve örnekliğine dikkat çekmektedir... Bu hayırlı ve güzel hâlini örnek gösterip iman edip itaat üzere olanları sabır ve şükre davet ederek mutluluğu elde etmelerini tavsiye etmektedir... Bu tavsiyeye uyanlar, kâr eder, hayır içinde bulunur, mutlu yaşar ve geleceği hakkında ümîdvar olur...
Dünya hayatı bir imtihandır ve insanlar imtihan hâlindedirler... Kimi bolluk ile imtihan edilmekte, kimi darlık ile...
“Mülk elinde bulunan (Allah) ne yücedir. O, herşeye güç yetirendir.
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemesi için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır...”[2] diye buyurur Rabbimiz Allah Teâlâ!..
Mü’min, her hâlinde bu imtihan ile karşı karşıya olduğunun idrakinde ve şuurunda olduğu için, imtihanın gereği olan sabrı ve şükrü, içinde bulunduğu duruma göre hakkıyla gerçekleştirir... O, her zamanda ve her şartlarda itidalli olmayı ve hak üzere istikrarı hedeflemiştir... Sabır etmesi gerektiği yerlerde en güzel bir şekilde sabreder ve asla aşırılığı gündeme getirmez... Şükür edilmesi gerektiği yerlerde şükrünü kâmil bir şekilde gerçekleştirir. Rabbi Allah’a her vakitte hamd etmekle kulluk görevini yerine getirmeye gayret eder...
Darlıkta ve bollukta imtihan edilen mü’min kul, bu imtihanın ”Sünnetullah” gereği olduğuna şuurlu bir şekilde iman eder... Darlık anlarında sabır, bolluk anlarında şükür, onun katıksız imanının gereği olduğunu bilir ve ona göre davranır...
Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:
“Elif, Lâm, Mîm.
İnsanlar, (sadece) ‘İman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?
And olsun, onlardan öncekilerini sınadık. Allah gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.”[3]
İmam Ebu Mansûr el- Mâturidi (rh.a.) “Te’vilâtu’l-Kur’ân” adlı tefsirinde şunları söyler:
“Buradaki denenme, içinde sıkıntı bulunan sınanmadır. Allah kullarını, durumların değişmesiyle sınamaktadır. Bu, bazen darlık ve sıkıntıyla olur. Bazen bolluk, refah ve çeşitli ibadetlerle olur. Tâ ki bu durum, iman ettiğini söylemesinin doğru veya yalan olduğuna dair insanlara bir alâmet olsun. Böylece onlar, Allah’a iman ettiğinden haber veren herkesin doğru veya yalan söylediğini bilsinler. Zira kişinin bildirdiği ve ‘İman ettim’ derken verdiği haberde yalancı olması mümkündür. Dolayısıyla Allah, doğru ve yalan söylediklerini bilmeyi ameller sayesinde insanlar nezdinde doğruluğu ortaya çıkar. Öyle ki, eğer imtihan ve denenme söyleme yönünden olsaydı belki de gerçek durum ortaya çıkmazdı.
Bu, Cenâb-ı Hakk’ın şu ilahî beyânında münafıklar hakkında bildirdiği durumdur:
‘Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah’a şartlı olarak kulluk ederler.’[4]
Bu da sınanmanın, içinde sıkıntının ve musibetin bulunduğu bir imtihan olduğunu göstermektedir.
‘Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz.’[5] meâlindeki ayet bu anlamı gelir.
Kişinin imanında doğruluğu, başına gelen sıkıntılarla ortaya çıkar. Bolluk ve refah ise onun tabiatına ve nefsinin arzularına uygun olandır. Dolayısıyla tabiatına uygun durumlarla onun imanda doğruluğu ortaya çıkmaz. Bilakis, tabiatına aykırı olan ve tahammülü ona ağır gelen olgularla doğruluğu ortaya çıkar.”[6]
İmam Ebu Mansûr el-Mâturîdî (rh.a.)’ın bu kalbi mutmain kılan açıklamasından sonra Zemahşerî (rh.a.)’nın “el-Keşşâf”taki açıklamasını da nakletmekte fayda umarız...
Şöyle diyor Zemahşerî (rh.a):
“Fitne: yerinden yurdundan ayrılmak, düşmanla cebelleşmek, bazı ağır ibadet ve taatları yerine getirip nefsanî zevkleri, arzu ve istekleri terk etmek gibi ağır yükümlülüklerle denenmek, mallarda ve canlarda yaşanabilecek çeşitli belâ ve musibetlerle, fakirlik ve kıtlıkla sınanmaktır. (Özellikle) kâfirlerin baskı ve işkencelerine, tuzak niteliğindeki stratejilerine, verecekleri zarara kararlılıkla direnme imtihanıdır.
Mâna şudur: Diliyle Kelime-i Şehadet getirip mü’min olduklarını söyleyenler, sırf bu iman ve ikrarlarından dolayı böylece bırakılıp sıkıntılarla imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar? Hayır, bilakis Allah Teâlâ onları, çeşitli sıkıntılarla imtihan ederek, sabır ve sebatlarını, inançlarının sağlamlığını, niyetlerinin hâlis olup olmadığını sınayacak ve samimi olanla olmayan, dinde sabit olanla mütereddid ve kaygan olan, dinde sağlam temel üzere muhteşem olanla iğreti olan belli olup birbirinden ayrılmış olacaktır.”[7]
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“And olsun mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitab verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.”[8]
Katıksız iman sahibi muvahhid mü’min şahsiyet Allah’a tam tevekkül etmiş ve tâbi kılındığı imtihanında başarılı olarak çıkmıştır... Çünkü darlıkta imtihan olduğunda sabretmiş, bollukta imtihan olunduğunda ise şükretmiştir... Bu hayrı, ancak şirksiz ve kâmil bir iman ile inanıp Allah’a ve Rasülü (s.a.s)’e itaat eden bir muvahhid mü’min gerçekleştirebilir...
Rasulullah (s.a.s)’in mü’min hâlini beyân eden hadisini açıklayan Şeyhu’l-İslâm Kemâlpaşazâde (rh.a.) şunları kaydeder:
“Kurtubî şöyle demiştir: Bu hadisteki mü’min, Allah’ı bilen, O’nun hükümlerinden razı olan ve O’nun va’dini tasdik ederek amel eden kişidir. Çünkü zikredilen mü’min ya ona zarar verecek ya da onu sevindirecek bir şeyle imtihan edilecektir. İlki olursa sabreder, ecrini Allah’dan bekler ve razı olur. Böylece dünya ve ahiretin rahatına ve hayrına ulaşır.
İkincisi olursa, Allah’ın dünya ve âhirette onun üzerindeki nimetini ve ikramını bilir, şükreder ve buna göre amel eder. Böylece dünya ve âhiretin nimetlerini elde eder. Hadisin: ‘Bu durum sadece mü’min kimse için geçerlidir’ lafzındaki mü’min zikrettiğimiz vasıflara sahib olan mü’mindir. Çünkü bu vasıflara sahib olmazsa, dünyevî musibete sabredemez ve onun için bu, dininde bir musibet olur. Aynı şekilde bu kişi nimet bilmez, onun hakkını yerine getirmez ve şükretmez. Böylece nimet onun için azâb olur, iyilik de kötülüğe dönüşür. Bu duruma düşmekten Allah’a sığınırız.’
Tîbî şöyle demiştir: Bu hadisin mânasında şu şiir söylenmiştir:
‘Benim nimete şükretmem, şükretmem gereken ayrı bir nimetse,
günler genişlese ve ömrüm uzasa bile, O’nun fazlı olmadan ben nasıl şükredebilirim?
Eğer mü’min nimetlenirse sevinir, musibet başına gelirse peşinden sevab kazanır.’
Bu mü’min işini tam anlamıyla Allah’a havale etmiş bir kişidir. O, sadece Allah’ın onun için seçtiğini seçer. Eğer fakirlikle imtihan olursa sabreder, razı olur ve o hâlde Allah için kulluğunu yerine getirir. Böylece fakirlik onun için hayır olur. Zenginlikle imtihan edilirse, şükreder ve o hâlde Allah için kulluğunu yerine getirir. Böylece zenginlik onun için hayır olur. Aynı şekilde hastalıkla, seferle, ikametle ve diğer hâllerle imtihan edilen mü’minin, her durum için Allah’a kulluk yapacağı özel bir hâli olur.”[9]
İman bakımından korku ve ümid arasında olan muvahhid mü’min, amel bakımından şükür ve sabır arasında yaşamaya devam eder... Bollukta şükür, darlıkta sabır!.. Her iki hâlinde de Rabbi Allah’ın takdirine teslim olmuş bir vaziyette rıza makamındadır... Onun herhangi bir itirazı ya da isyanı söz konusu değildir... Çünkü kendisinden başka kanun koyucu hak ilâh olmayan yegâne Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“And olsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.
Onlara bir musibet isâbet ettiğinde, derler ki: ‘Biz, Allah’a aid (kullar)ız ve şübhesiz O’na dönücüleriz.’
Rabblerinden bağışlanma (salât) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.”[10]
Mü’min müslümanın inancı ve ameli bundan başkası değildir... O, Rabbi Allah’ın, kendisini imtihan ettiğinin inancında ve şuurundadır... Bundan dolayı herhangi bir sorgulama yapmaz, yalnız nefsini hesaba çeker ve kulluğunda bir noksanlık yapıp yapmadığını araştırır... Eğer kendisine düşen vazifelerinde bir noksanlığı tesbît etmiş ise hemen kendisini düzeltir, bu kusurundan dolayı tevbe istiğfar eder. Rabbi Allah’ın bağışlanmasına sığınır.
Mü’min, Rabbi Allah’a şükreden bir kuldur!..
“Kullarımdan şükredenler azdır.”[11] buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ kullarına şöyle emreder:
“Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.”[12]
Çünkü:
“Şübhesiz, senin Rabbin, İnsanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar...”[13]
Rabbimiz Allah Azze ve Celle, insan kullarının çoğu, şükretmeyen ve dolayısıyla Rabblerine karşı nankörlük ettiklerini, bunun için şükredenlerin azınlıkta olduğunu beyân buyurur... Malum olduğu üzere imtihanı en iyi derece ile geçen ve kazanan Rabbleri Allah’a şükreden kullardır... Her muvahhid mü’min onlardan olmak için çalışmalıdır!.. Her hayatî konuda olduğu gibi bu konuda da yegâne önderi Rasulullah (s.a.s)’e tâbi olup O’nun gibi davranmalıdır... Bu, onun olmazsa olmaz kulluk vazifesidir...
Mü’minlerin annesi Âişe (r.anha) anlatıyor:
Şübhesiz ki, Allah’ın peygamberi geceleyin namazda iki ayağı şişinceye kadar ayakta dikilirdi.
Bunun üzerine Âişe, O’na:
-Ya Rasulallah, Allah senin, geçmiş, gelecek günahlarına mağfiret etmiş olduğu hâlde niçin bu kadar meşakkatle ibadet ediyorsun? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ben, çok şükreder bir kul olmamı arzu etmeyeyim mi?” diye cevab verdi.
Daha sonraları kilo aldığı zaman oturarak namaz kılardı. Rukû’ yapmak istediğinde ayağa kalkar, bir mikdar okur, sonra rukû’ yapardı.[14]
İmam Muhyiddin en-Nevevî (rh.a.), bu hadisin izahında Kadı Iyâz (rh.a.)’nın bir tesbitini kaydeder...
“Kadı Iyâz dedi ki: Şükür, iyilik yapanın iyiliğini bilmek ve onu dile getirmektir. Yapılan güzel bir işe karşılık mükâfat vermeye de ‘şükür’ denilir. Çünkü bu da, o iyiliği yapana övgüyü ihtivâ eder. Kulun Yüce Allah’a şükretmesi, O’nun nimetlerini itiraf etmesi ve nimetlerine karşılık O’nu övmesi, O’na sürekli itaati tam anlamı ile sürdürmesi demektir.
Şanı yüce Allah’ın kullarının yaptıklarına şükretmesi ise, onlara amellerinin karşılığında mükâfat vermesi, onlara verdiği sevabı katlandırmasıdır. Kendilerine ihsân etmiş olduğu nimetler ile onları övmesidir. Buna göre, veren de O’dur, öven de O’dur. O, her türlü noksanlıktan, münezzehtir. Şekur da, bu anlamı ile şanı yüce Allah’ın isimlerindendir. Allah, en iyi bilendir.”[15]
“İbn Battâl şöyle demiştir: Bu hadisten, insanın, bedenine zarar verse de nefsini ibadette zorlamasının câizliği anlaşılır. İnsanın ruhsatı olması ve gücünün yettiği kadar yapması câizdir. Ancak zor olanı yapmak daha efdaldır. Çünkü günahları kesinlikle bağışlandığı hâlde Allah Rasulü (s.a.s.) bunu yapmışsa, cehenneme girip girmeyeceğini bilmeyen kişinin nasıl yapması gerekir?
Peygamberler, üzerlerindeki Allah’ın büyük nimetlerini bildikleri için kendilerini şiddetli korkuya ilzam etmişlerdir. Çünkü O, hak etmelerinden önce onlara bu nimetleri verdi. Onlar da Allah’a şükürlerini yerine getirebilmek için bütün güçleriyle çabaladılar. Ancak Allah’ın hakları, kulların onu yerine getirebilmesinden daha büyüktür.”[16]
Peygamberlerin vârisleri olan İslâm âlimleri böyle söylediler...
Muğire b. Uyeyne’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Allah’ın peygamberi Davud (a.s.), Allah Teâlâ’ya:
-Ya Rabbi, bu gece Seni benden daha uzun süre zikreden bir kulun oldu mu? diye sormuş.
Allah Teâlâ:
(-Evet, kurbağa buyurmuş.) O’na vahyederek, kurbağanın ne iyi bir yaratık olduğunu bildirmiş ve:
“Ey Davud ailesi, şükredin, kullarımdan şükreden azdır.” (Sebe 34/13) ayetini indirmiştir.
Davud (a.s.):
-Ya Rabbi, Sana (lâyıkıyla) şükretmeye nasıl güç yetirebilirim ki! Nimeti vererek, onunla rızıklandıran, sonra nimet üstüne nimet vererek arttıran Sensin. Nimet de Senden, şükür de Senden, nasıl olur da ben Sana şükretmeye takat getirebilirim? dedi.
O zaman Rabb Teâlâ:
-Ey Davud, şimdi, Beni hakkıyla tanıdın, bildin, diye cevab vermişti.[17]
İbrahim et-Teymî bildiriyor.
İmam Ömer, adamın birini:
-Allah’ım, beni ‘az olanlardan’ eyle, diye duâ ederken işitti.
Adama:
-Bu ettiğin duâ da ne? diye sordu.
Adam, şöyle karşılık verdi:
-Yüce Allah’ın: ‘Kullarımdan şükredenler pek azdır’ (Sebe 34/13) buyurduğunu işittim.
Beni, işte o az olan sınıftan biri kılması için duâ ediyorum.
Bunun üzerine Ömer:
-Bütün insanlar Ömer’den daha bilginmiş, dedi.[18]
Ayet-i kerimede:
“Rabbimiz şöyle buyurmuştu: ‘And olsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve and olsun, eğer nankörlük ederseniz, şübhesiz, benim azâbım pek şiddetlidir.”[19] buyrulmuştur...
Rabbimiz Allah Teâlâ, kullarına vermiş olduğu helâl ve temiz nimetlerin şükrü gerçekleştiğinde bu nimetleri bollaştırır... Mü’min kullarına şükretme nimetini veren Rabbimiz Allah’a şükretmek ayrı bir nimettir...
Abdullah b. Salih’in, kendisine haber veren birinden (Ebu Züheyr Yahya b. Utârid b. Musab’ın babasından naklen) bildirir.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Bir kula dört şey verildiği zaman, buna karşılık dört şeyden mahrum bırakılmaz.
Birine şükretme bahşedildiği zaman nimetin artmasından mahrum bırakılmaz. Zira yüce Allah:
“And olsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi) arttırırım.” (İbrahim 14/7) buyurur.
Birine duâ etme bahşedildiği zaman, o duânın icabetinden mahrum bırakılmaz. Zira yüce Allah:
“Bana duâ edin kabul edeyim.” (Mü’min 40/60) buyurur.
Birine bağışlanma dileme ihsân edildiği zaman bağışlanmadan mahrum bırakılmaz. Zira yüce Allah:
‘Rabbinizden bağışlanma dileyin, çünkü O, çok bağışlayandır.’ (Nahl 71/10) buyurur.
Birine tevbe etme verildiği zaman tevbesinin kabulunden mahrum bırakılmaz. Zira yüce Allah:
‘O kullarından tevbeyi kabul edendir.’ (Şura 42/25) buyurur.”[20]
Nimetlerin bolluğuna karşı şükür böyle!..
Ve darlığa sabır!..
Rabbimiz Allah Teâlâ kendisine şirksiz iman eden mü’min kullarına şöyle hitab eder:
“Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah sabredenlerle beraberdir.”[21]
“Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın.”[22]
“Allah sabredenleri sever.”[23]
“Ancak sabredenlere ecirleri hesabsızca ödenir.”[24]
Âlemlerin Rabbi Allah böyle buyurdu!..
Ebu Said el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:
Ensar’dan bazı kimseler, Rasulullah (s.a.s.)’den (mal) istediler. Onlardan isteyen her bir kimseye Rasulullah muhakkak verdi de, nihayet yanındaki mallar tükendi. Elleriyle infâk ettiği şeylerin hepsi tükendiği zaman, onlara şöyle buyurdu:
“Yanımda bulunan hayırdan (yani maldan) hiçbir şeyi sizlerden alıkoymuyorum. Şu muhakkak ki, kim (istemeyip) iffetli kalmak isterse, Allah onu iffetli kılar.
Kim de sabretmeye çalışırsa, Allah ona da sabır ihsân eder. Kim insanlardan müstağni olmak isterse, Allah onu müstağni kılar.
Sizlere sabırdan daha hayırlı ve sabırdan daha geniş hiçbir atıyye (nimet) verilmemiştir.”[25]
Emiru’l- mü’minin İmam Ömer ibnu’l-Hattab (r.a.) şöyle demiştir:
-Biz yaşayışımızın hayrını sabırla bulduk![26]
İmam Hafız İbn Kesîr (rh.a.) “Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim” adlı meşhur eserinde şöyle der:
“Sabır iki çeşittir: Biri haram ve günahları işlememeye sabır, diğeri ibadet ve taatleri işlemede sabır.
İkincisinin sevabı daha çoktur. Çünkü asıl arzulanan odur. Nitekim Abdurrahman b. Zeyd’den yapılan rivayete göre o, şöyle demiştir:
“Sabır iki konudadır. Birincisi, nefislere, bedenlere ağır gelse de Allah’ın hoşnud olduğu şeyleri Allah için işlemede sabır. Diğeri ise, nefisler karşı çıksa da Allah’ın sevmediği şeylerden Allah için kaçınmada sabır. Kim böyleyse o, inşaallah, Allah’ın (cennette) selâm vereceği kimselerdendir.”
Zeynilabidin (Ali b. Hüseyin) der ki:
‘Allah Azze ve Celle, evvelkileri ve sonrakileri topladığında bir münâdî:
-Sabredenler nerede? Gelsinler de hesabdan önce cennete girsinler, diye nidâ eder.
Bunun üzerine bir grup insan kalkarlar. Melekler onları karşılarlar ve aralarında şu konuşma geçer.
Melekler:
-Nereye ey Âdemoğulları?
Sabredenler:
-Cennet!
Melekler:
-Hesabdan önce mi?
Sabredenler:
-Evet!
Melekler:
-Sizin sabrınız nelereydi?
Sabredenler:
-Allah canımızı alana kadar Allah’a itaatle sabrettik. Allah’a karşı günah işlememede sabrettik.
Melekler:
-Siz, dediğiniz gibisiniz. Cennete girin. Çalışanların mükâfatı ne de güzel!’
Ben (İbn Kesîr) derim ki: Bunun şahidi Allah’ın: “Ancak sabredenlere ecirleri hesabsızca ödenir. (Zümer, 39/10) buyruğudur.”[27]
Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya şirksiz iman eden mü’minler, O’na itaat etmekte, Rasulullah (s.a.s)’in Sünneti üzere ihlâsla salih amel işlemekte ve Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlememekte sabreden sadık kullardır...
Rabbimiz Allah şöyle buyurdu:
“Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şübhesiz, huşû duyanların dışındakiler için ağır(bir yük)’dır.
Onlar (mü’minler ise), şübhesiz Rabbleriyle karşılaşacaklarını ve (yine) şübhesiz, O’na döneceklerini bilirler.”[28]
[1] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2013, C. 1, Sh. 344-345, Hds. 461-464.
Sahih-i Müslim, Kitabü’z-Zühd, B. 13, Hds. 64.
Sünen-i Dârimî, Kİtabu’r-Rikâk, B. 61, Hds. 2780.
Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2023, C. 6, Sh. 631, Hds. 7316.
Beyhakî, Şuabu’l-İman, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, C. 5, Sh. 82, Hds. 4168- 4169.
Abdurrezzâk es San’ânî, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, vdğ. İst. 2013, C. 11, Sh. 247, Hds. 20310.
İmam Ebu Muhammed Abdulhamid b. Humeyd b. Nasr el-Kissî, el-Muntehab- Abd bin Humeyd Müsnedi, çev. Serkan Ünlü, Konya, 2015, Sh. 82, Hds. 139-143.
İmam Nesâî, es-Sünenü’l- Kübrâ, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2011, C. 9, Sh. 576, Hds. 10839.
[2] Mülk, 67/1-2.
[3] Ankebut, 29/ 1-3.
[4] Hacc, 22 /11.
[5] Enbiya, 21/ 35.
[6] Ebu Mansûr el-Mâturîdî, Te’vilatu’l-Kur’ân Tercümesi, çev. Doç. Dr. Fadıl Ayğan, İst. 2018, C. 11, Sh. 112.
[7] Zemahşerî, Keşşâf Tefsiri, çev. Ahmet Alim, vdğ. İst. 2018, C. 5, Sh. 124.
[8] Âl-i İmrân, 3/186.
[9] Kemâlpaşazâde, Riyâzü’s-Salihin Şerhi, çev. Nureddin Yıldırım, İst. 2025, C. 1, Sh. 172.
[10] Bakara, 2/155-157.
[11] Sebe, 34/13.
[12] Bakara, 2/152.
[13] Neml, 27/73.
[14] Sahih-i Buhari, Kitabu’t-Tefsir, B.275, Hds. 359.
Kitabu’t-Teheccüd, B. 6, Hds. 10.
Kitabu’r-Rikâk, B. 20, Hds. 58.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l Sıfati’l-Münafikin, B. 20, Hds. 79-81.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Salât, B. 302, Hds. 408.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkâmetu’s-Salâ, B. 200, Hds. 1419.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 5, Sh. 31-32, Hds. 6024-6027.
[15] İmam Muhyiddin en- Nevevî, Sahih-i Müslim Şerhi – el-Minhâc, çev. M. Beşir. Eryarsoy, İst. 2014, C. 11, Sh. 332-333.
[16] Kemâlpaşazade, Riyazü’s-Salihin Şerhi, C. 1, Sh. 393.
[17] İmam Ahmed b. Hanbel, Kitabü’z-Zühd, çev, Mehmed Emin İhsanoğlu, İst. 1993, C. 1, Sh. 113, Hbr. 362.
Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 5, Sh. 49, Hbr. 4100.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, C. 12, Sh. 177. İbnu’l- Munzir’den.
[18] İbn Ebî Şeybe, Musannef, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2012, C. 12, Sh. 66, Hbr. 30128.
İmam Ahmed b. Hanbel, Kitabü’z-Zühd, C. 1, Sh. 169, Hbr. 592.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l- Mensûr, C. 12, Sh. 174.
[19] İbrahim, 14/7.
[20] Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 5, Sh. 100, Hds.4209-4211.
İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı-Hadislerde Allah’a Şükretmek, çev. Recep Doğru, İst. 2013, C. 5, Sh. 441, Hds. 3.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l- Mensûr, C. 8, Sh. 465.
[21] Bakara, 2/153, 249. Enfal 8/46, 66.
[22] Âl-i İmran, 3/200.
[23] Âl-i İmran, 3/146.
[24] Zümer, 39/10.
[25] Sahih-i Buhâri, Kitabu’r-Rikâk, B. 20, Hds. 57.
Kitabu’z-Zekat, B. 51, Hds.71.
Sahih-i Müslim, Kitabu’z- Zekat, B. 42, Hds. 124.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’z-Zekat, B. 28, Hds. 1644.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sılâ, B. 76, Hds. 2093.
Sünen-i Nesâi, Kitabu’z-Zekat, B. 85, Hds. 2578.
İbn Ebi’d- Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı- Hadislerde Sabır, çev. Enes Mermer, İst. 2013, C. 9, Sh. 544, Hds. 1.
[26] Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikâk, B. 20. (Bab başlığında.)
İmam Ahmed b. Hanbel, Kitabu’z-Zühd, C. 1, Sh. 174, Hbr. 610.
[27] İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst. 2010, C. 1, Sh. 598.
[28] Bakara, 2/45-46.


