TÜRKİYE’DE SOSYAL YOZLAŞMA GERÇEĞİNE DAİR DÜŞÜNCELER
Yozlaşma dediğimiz kavramın literatürdeki karşılığı “özündeki iyi niteliklerin dış etkenlerle zamanla yitirilmesi, bozulması, soysuzlaşması ve değerlerin çürüme süreci” şeklinde ifade ediliyor.
Tanımda ifade edilen “dış etkenler” unsuru, bireyler için uygun olduğu kadar sosyal gruplar veya topluluklar için de geçerli kabul edilir. Bireylerin dış etkenleri; aileden başlayarak eş, dost, arkadaş, akraba, okul, işyeri ve sosyal mekânlar ile bunların sanal dünyadaki yansımalarıdır.
Toplumlar için dış etkenler denildiğinde, sosyal etki gücüne ulaşabilen yabancı merkezli projeler şeklinde derleyebildiğimiz ticaret, moda, sinema-dizi, ilaç ve gıda endüstrisi, teknoloji, sosyal medya, ideolojik akımlar ve finans sistemi gibi çok yönlü sistemleri düşünebiliriz.
Dış etkenlerin yozlaşma sürecindeki çalışma tarzı, tüme varım şeklinde bireyden topluma doğru olabildiği gibi, tümden gelim şeklinde tepeden ve genelden bireye inme yönünde de cereyan ediyor. Bireyden kitleye veya kitleden bireye çalışma tarzını belirleyen hususlar hız, maliyet, etki gücü, kalıcılık gibi sonuca yönelik hedeflerdir.
Türkiye gibi halkı Müslüman çoğunluklu ülkelerde yer almaması gereken “dövme yapma ve yaptırma” alışkanlığının normal ve güzel kabul edilerek yayılması için, hedef kitle olan genç nüfus üzerinde etkili olan sporcu, sanatçı, ünlü, fenomen gibi kişilerin bireysel dövme uygulamalarının görünmesi ve parlatılması yeterli olabilmiştir. Bireysel tercihlerin kitleye ulaşabilmesi için etki ajanları arasında doğal ve sistematik bir yardımlaşma, destekleme faaliyeti hedef kitleye sinsice ulaşım için profesyonelce yapılmaktadır. Öncü role soyunanların, medyada olumlu bir şekilde reklam edilmesi bireyden kitleye yozlaşma sürecinin süper katalizörleridir.
Normal şartlarda toplumda karşılığı bulunmayan akımların yer edebilmesi için, yukarıdan ve gerekirse birden fazla dış etkeninin işbirliği içinde çalışması gerekebilir. Böylece hedef kitlenin yozlaşma süreci daha hızlı ve kalıcı yönde olmaktadır. Böyle bir zorlama sürecine pizza örneğini verebiliriz. Yoğun bir finans desteği ile Türkiye’de zincir işletmeler kuran pizza şirketlerinin ilk yatırımları başarısız kalmış, pide, lahmacun, etli ekmek gibi yerli ve milli rakipleri karşısında tutunamamıştı. Ancak daha sonra devreye yardımcı dış güç etkeni olarak “Ninja Kaplumbağalar” isimli çizgi film dizisi girdi. Uygun fiyat politikası ile önce TV kanallarını işgal etti sonra çocuk eşyaları üzerinden moda akımını oluşturdu. Her bölümde en güzel sonuç olarak işlenen pizza yemeği kısa zamanda etkili oldu ve çocuklar ailelerinden pizza talep etmeye başladılar. Şimdi hazır yemek piyasasında baskın ürünlerden birisi pizza oldu ve esas görevi sona eren “Ninja Kaplumbağalar” dizisi de bitip gitti.
Türkiye’de ve dünyada sosyal yozlaşmaların ilk hedefi kadınlar olmuştur. Çünkü kadınlar toplumun ve ailenin en etkili çekirdek elemanıdır. Kadınları yozlaştırarak geleneksel kadınlık ve annelik değerlerinden uzaklaştırdılar. Evleri bir cehennem gibi resmederek evden uzaklaştırıp kapitalizmin ve diğer şeytani sistemlerin etkili bir oyuncağına çevirdiler. Kadınların sömürüsü; ucuz iş gücü olmaları, ideal ve sürekli tüketici kesim yapılmaları, bulundukları yerlerde alınan kararları doğrudan etkileyebilmeleri, ürün ve düşüncelerin pazarlamasında etkili araç yapılmaları, annelikten uzaklaşarak nüfusun yapısını ve kalitesini temelden etkileyebilmeleri gibi çok yönlü amaçlar için kesin gerekli bir durum olarak görülmüştür.
Kadınların yozlaşarak dönüştürüldüğü bir toplumda ikinci hedef çocuklardır. Ahlaklı ve yüksek nitelikli nüfus artışını önlemek için fiilen üremeyi zorlaştıran ve geciktiren uygulamalara rağmen meydana gelen çocuk nüfusunu kontrol ederek yozlaştırabilmek için sosyal medya, ulusal medya, eğitim ve tüketim odakları derin bir işbirliği içindedir. Dünyanın en sağlıksız ve pahalı gıdalarını Türkiye’de üretip çocuk gençlerin biyokimyasını bozmaktan çekinmeyen gıda teröristleri ile bunları medyada pazarlayan etki ajanlarının yanına sağlıklı beslenmeyi ve kültürel değerlerimizle barışık müfredatı koyamayan eğitim sistemi yüzünden okul çağındaki çocuklarımızı kitleler halinde kaybediyor, yitik nesiller kervanını her geçen gün daha da büyütüyoruz.
Sosyal yozlaşmanın en açık hedefi toplumsal birliğin temeli olan aile ve aileye ilişkin değer kalıplarıdır. Hedef alınan yapı doğrudan yıkılamasa bile, sulandırma ve değersizleştirme, içini boşaltma, kutsiyetini kaybettirme gibi sinsi taktikler devreye alınarak istenen sonuca varılır. Bu yozlaşmanın en bariz örneğini evcil hayvan sektöründe görebiliriz. Hayvanseverliği mecrasından çıkararak insan sevgisine eşitleyen ve hatta üzerine çıkaran yaklaşımlara özel ve resmi alanlarda şahit oluyoruz. Mama, evlat, kardeş, kızım, oğlum, anne, baba gibi insan ve aileye ilişkin ne kadar kavram ve değer varsa tamamı kedi ve köpek başta olmak üzere evcil hayvanlara yamanmış ve yozlaştırılmıştır. Bu planlı yozlaşmanın arkasında İslam ve aile düşmanlığı, sapkınlığın hayvani boyutlarını yaygınlaştırma projesi, çocuksuz ve bireysel yaşamın öne çıktığı asosyal hayat pazarlaması, ekonomik yıkıma götüren haksız ve sürekli rant paylaşımı, tarım ve hayvancılığın geriletilme hedefi, gelecekte kullanılmaya müsait biyolojik terör altyapısı oluşturma, ülke kaynaklarını israf etme, ilaç ve aşı gibi sağlık piyasası sömürüsünü sürdürme gibi çok yönlü amaçlar güdülmektedir. Bu amaçlara hizmet eden bireyler, dernekler, şirketler, kurumlar ve siyasi kişiler çoktur. Nitekim ülkemize bela edilen 5199 sayılı kanunu çıkaran, 2021 yılında evcil hayvanları mal statüsünden çıkarıp insan gibi can statüsüne yükselten ve böylece tavuklarını telef eden köpeğe sopayla vurduğu için köylüyü ters kelepçe ile tutuklatanlar da siyasi ajanların çalışmalarıdır. Her şeye rağmen nihayet bir kısmı 2024 yılında düzeltilen 5199 sayılı kanunun uygulanmasını önleyen ve geciktirenler de yine aynı çevrelerdir. Hayvan fetişizmi ve rantı söz konusu olduğunda bunlar için parti vb farkların bir önemi yoktur. Her yapı ve grup içine sızmayı başarmış karanlık bir tarikat gibi olmuşlardır. Bugünlerde meşhur bir beyaz eşya markasının anneler günü reklamı içinde “köpek anneliğini” pazarlaması ve güzellemesi de uzun bir şer zincirinin son halkası olmuştur. Bu sapkınlık kanser gibi yayılmıştır. Tedavisi de maalesef zor ve uzun sürecek bir mücadeleyi gerektirmektedir.
Türkiye’de sosyal yozlaşmayı tetikleyen ve besleyen akımların hemen hepsinin buluştuğu ve finansmanları yapılarak yönetildiği üst akıl sır değil gün gibi açıktır ve adı küresel siyonizm şebekesidir. İşin kötüsü, bu hayâsız akımlardan kurtulmak için seçtiğimiz veya güvendiğimiz kişi ve grupların büyük bir kısmı da onların gönüllü veya zorunlu kölesi olarak icraat göstermekten kurtulamamaktadır. Değerli bir ekonomi âlimine bizzat sormuştum: “Mevcut finansal yapı içerisinde katılım bankacılığı yolu ile faizden uzak kalarak ilerlemek mümkün müdür?” Cevaben şunu söylemişti: “Bugünkü para sistemi ile katılım bankacılığı yapmak idrarla abdest alıp ibadet etmeye çalışmak gibidir! Çünkü şuan kullandığımız para sisteminin kuruluşu faiz sistemine dayalı ve temelden sakattır.”
Kendimize ve çevremize İslam feraseti ile bakarak dost-düşman ayrımını doğru yapamadıkça, zararlı akımları fark edip çok yönlü ve kalıcı önlemler, alternatif çözümler bulamadıkça yüreklerimizi dağlayan okul baskınları ve kadın programlarında çıkan yüz kızartıcı ahlaksızlıklar gibi sosyal yozlaşmanın en sefih örneklerini duymaya devam edeceğiz korkarım…
Yüce Allah akıbetimizi hayreylesin, cümlemize şuur, basiret, feraset ve dirayetle bakıp yaşamayı nasip etsin!...
Dr. Ercan ÖZÇELİK


