KUR’ANI ARAPÇASINDAN OKUMANIN SEVABI VE ÖLÜYE BAĞIŞLANABİLMESİ MESELESİ[1]
Kur’an-ı Kerim, inancı ve yaşamı düzenlemek için gönderilmiştir. Kur’an’ı yaşantımıza hâkim kılmak, mümin olarak yaşayıp mümin olarak ölmek her Müslümanın temel ve öncelikli hedefi ve sorumluluğudur.
Asıl gayemiz, bizzat kendimiz dini en güzel şekilde yaşayarak Rabbimizin rızasına ve rahmetine nail olmayı hedeflemek olmalıdır. Mümin olarak ölmeyen kişiye ne yapılırsa yapılsın hiç kimsenin/şeyin hiçbir faydası olmaz.
A) GENELDE İBADETLER, ÖZELDE KURAN OKUMA KONUSUNUN ÖZET DEĞERLENDİRİLMESİ
1) Kur’an’ın önemli ve öncelikli anlama ve yaşama amacından başka talî (ikincil) başka faydalarının da olup-olmadığı yazımızın konusunu doğrudan belirlemektedir. Talî faydasını kabul etmek öncelikli olan anlama ve yaşama amacını asla yok etmediği gibi öncelik sırasını da değiştirmez. Bunun bilinmesi gerekir.
2) Okunan Kur’an’dan elde edilen sevabın ölüye bağışlanması meselesi İslâm’ın inanç ve usul gibi temel konularından değil, füru denilen ibadet ve muamelat gibi mükellefin fiilleri konularındandır. Dolayısıyla sağlam delillere dayanıp icmaya ters düşmemek şartıyla farklı görüşlerden şunu değil de bunu doğru kabul etmenin inancı olumsuz etkileyen bir yönü yoktur. Öncelikle bunun bilinmesi yani farklı görüşlerin Müslümanlar arasında bölünmeye, düşmanlığa sebebiyet vermemesi gerekir.
3) Fazilet kapsamında nafile olan bazı ibadetlerin sevabının bağışlanmasını âlimlerimizin çoğunluğu geçerli kabul etmiş, bazı âlimler de kabul etmemişlerdir. Her iki anlayış da kendi görüşünün doğruluğunu savunmakla birlikte karşı tarafı dışlamadığı, din dışı ilan etmediği için bu konuda aralarında ciddi bir sorun da yaşanmamıştır. Şu da unutulmamalıdır ki gündemimiz olan konu, yapılması zorunlu bir dinî alan değil, fazilet veya müstehap kapsamında olan bir konudur.
4) Günümüzde temel sorun farklı kanaate sahip olmaktan öte, kendi görüşünü yanlış olma ihtimali olmayan mutlak doğru olarak görüp, bunu “Kur’an’ın görüşü” olarak sunma yanlışlığıdır.
Bunun tabii sonucu olarak karşı görüşü din dışı görmek, aşağılamak, dini bozmakla/değiştirmekle itham etmek vb. yaklaşımlar temel sorun olarak ortada durmaktadır.
5) İnsan ne kadar âlim olursa olsun, sınırsız bir gücün sözünü (ayeti) kendi sınırlı bilgi ve kapasitesi oranında anlayabilmektedir. Bu açıdan nakıs bilgisiyle, eksiksiz anladığını, bundan başka doğrunun olamayacağını düşünmesi ve kendi görüşünü Allah’ın sözü ile bire bir aynileştirmesi (eşdeğer görmesi) doğru olamaz.
6) İslâm’da ibadetlerle ilgili temel ilke; varlığı nasslarla bildirilmemiş bir ibadet ne içtihatla ne de akıl yürütme ile ihdas edilemeyeceği (oluşturulamayacağı) gibi, nassla bildirilen bir ibadet de aynı şekilde akıl yürütme ile yok sayılamaz. Nass’tan kasıt hem Ayet-i Kerime hem de Hadis-i Şeriflerdir. Bunların ikisinde veya sadece birinde bir defa bile olsa zikredilmesi o ibadetin varlığı için yeterli bir delildir.
7) İbadet ve muamelat konularında (imanî konular hariç) yasaklayıcı bir nass olmayıp varlığını destekleyen dolaylı bile olsa bir nass (ayet-hadis) varsa; hatta bu nass, sahih mertebesine ulaşmamış hasen hadis ise veya aşırı olmamak kaydıyla zayıf bir hadis bile olsa (bazı ek şartlarla birlikte) onunla amel edilir. Bunun fıkıh usulünde kabul görmüş bir prensip olduğu, ilgili olan herkes tarafından bilinmektedir.
8) Gösteriş (riya) için veya para karşılığı vb. niyetlerle Kur’an okumak yani kutsal kitabımızı, üzerinden para kazanılan ticari bir araca dönüştürmek dinen yanlış olduğu gibi, hiçbir sevap da kazandırmayacağının bilinmesi gerekir. Bu amaçla okutulan Kur’an veya hatmin ne ölüye ne de diriye bir faydası olmaz. Ancak hâlisane bir şekilde ibadet niyetiyle okunması bundan farklıdır.
9) İlk üç asırda Müslümanlar, ölüler adına daha çok oruç, zekât, hac ve kamu yararına hayırlar ve tesisler yaparken sonradan Kur’an okuma, hatim öne çıkmıştır.[2]
Bu tespit doğru fakat günümüzde geri planda kalan hayır işlerinin öne çıkması gerektiğini savunmak ile mevcut öne çıkmış olanların İslâm’da olmadığını iddia etmek farklı şeylerdir. İkinci şık üzerinde ayrıntılı durulacaktır.
10) Müslüman olarak ölmüş birine okunan Kur’an’ın sevabının bağışlanabileceğini savunmak, gayri İslâmi bir yaşam sürmüş olan birinin bağışlanan Kur’an sevabı ile kurtulacağını garantilemek anlamına gelmez. Bugüne kadar bunu iddia eden de olmamıştır. Okyanusta bir damla gibi trilyonda bir katkı bile bir faydadır. Yani faydanın ne kadar olacağının keyfiyetini ancak Rabbimiz bilir.
11) Son olarak konunun adını “ölüye Kur’an okuma” şeklinde değil de “Okunan Kur’an’dan kazanılan sevabı ölüye bağışlamak” şeklinde koymak daha doğru olacaktır. Çünkü okuyan diri, sevabı kazanan diri, kazandığı sevabı Allah’ın rahmetine vesile olması umuduyla ölüye bağışlayan (hediye) yine yaşayan bir Müslümandır.
Bundan sonraki açıklamalar, yukarıda zikredilen ilkelerin ışığında olacaktır. Özellikle müminlerin Kur’ân’ı anlama ve yaşama zorunluluğu olduğu konusu hangi görüşe sahip olursa olsun tüm Müslümanların benimsediği ortak bir öncelik olduğu unutulmamalıdır.
Yani görüş sahiplerinden herhangi birinin diğerini, Kur’an’ı anlayıp yaşamaya önem vermemekle suçlayarak konumuzla ilgili sonuca ulaşmaya çalışmasının, kendi görüşünü güçlendirme kaygısından öte hiçbir gerçekliği ve değerinin olmadığı bilinmelidir.
Kur’an-ı Kerimi okuma ile ilgili olarak şu başlıklarda özetlenebilecek görüşler, günümüzdeki belirli bir fikrî akım tarafından sıklıkla dillendirilmektedir.
- Anlamadan Arapçasından okumanın hiçbir faydasının olmayacağı,
- Kişi ölünce amel defterinin kapandığı ve Hadis-i Şerifte sayılan üç şeyin dışında kendisine hiçbir şeyin fayda vermeyeceği,
- Kur’an okumanın sevabı dâhil hiçbir şeyin ölüye bağışlanamayacağı,
Bu yaklaşım usulündeki ilmi ve mantıksal tutarsızlıklar bu yazıda değerlendirilecektir.
B) ÖLÜYE KUR’AN OKUMA BAĞLAMINDA TEMEL KONULAR
Konunun alt başlıklar hâlinde incelenmesinin anlaşılmayı kolaylaştıracağını düşünmekteyiz. Bunlar;
- Ölüye dua edilebilir mi?
- Sevabını ölüye bağışlamak için maddi yardım yapılabilir mi?
- Anlamını bilmeden Kur’an’ı Kerim okunduğunda sevap kazanılır mı? Hiçbir faydası olmaz mı?
- Okunan Kur’an’dan elde edilen sevap ölülere bağışlanabilir mi?
1- Ölüye dua edilebilir mi
“Onlardan (Muhacir ve Ensar’dan) sonra gelenler (müminler) de şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla”[3]
“Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün, beni, anne-babamı ve müminleri bağışla”[4]
İlk ayette “bizden önce iman etmiş” ifadesi ile vefat etmiş olan tüm müminlere, ikinci ayette de ölmüş veya yaşayan ayırımı yapmadan ikisini de kapsayacak şekilde “ana babamı ve müminleri bağışla” şeklinde ebeveyn ve tüm müminlere dua etmemizi Rabbimiz istemektedir.
Neticede yaşayan herkes ile mümin olarak ölmüşlerimize dua etmenin hiçbir sakıncası olmadığı gibi bunun yapılması, Rabbimizin bizden isteği/emridir. Bu konu ile ilgili âlimlerimiz arasında fikir ayrılığı olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz.
2) Sevabını ölüye bağışlamak için maddi yardım yapılabilir mi
a) Hz. Aişe (ra) dan gelen bir rivayette; ‘Annem ansızın öldü. Öyle sanıyorum ki, şayet konuşabilseydi, sadaka verilmesini vasiyet ederdi. Şimdi ben onun adına sadaka versem, sevabı ona ulaşır mı?’ diye sordu. Efendimiz (as), ‘Evet, ulaşır.’ buyurdu.”[5]
Bu Hadis-i Şerifteki “sanıyorum” ifadesi vasiyet etti veya edecekti anlamına gelmediği gibi etme niyetinin olduğu noktasında da kesin bilgi vermez, sadece bir tahmindir. Dolayısıyla efendimizin onayını vasiyetle sınırlı düşünüp, sadece vasiyet varsa geçerli şeklinde anlaşılmaması gerekir.
Kendisi için yapılan maddi yardımın ölüye fayda verebileceği, en güvenilir iki hadis kitabındaki (Buhari ve Müslim) bu hadisle anlaşılmaktadır. Ayrıca benzer başka hadisler de vardır:
b) Ebu Hüreyre anlatıyor. Bir adam Nebi’ye gelerek: “Babam öldü, geriye mal bıraktı ama hiçbir vasiyet yapmadı. Babam adına bu maldan tasadduk etsem günahlarına kefaret olur/faydasını görür mü?” diye sorunca Allah’ın resulü “evet görür” cevabını verdi.[6]
c) İbni Abbas’ın (r.a.) rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte ise şöyle buyurulmaktadır: “Bir adam gelerek:
Ey Allah’ın Resulü! Annem vefat etti. Ben onun için tasaddukta bulunsam ona faydası olur mu? diye sordu. Peygamberimiz “Evet” deyince, adam; “Benim bir meyveliğim var. Sizi şâhit kılıyorum, onu annem için tasadduk ediyorum.” dedi.[7]
d) “Benî Seleme kabilesinden bir adam, annesi ve babası öldükten sonra, onlara bir iyilik yapıp yapamayacağını sordu. Hz. Peygamber (sa.), “Evet, onlara rahmet dilemek, onlar için istiğfar etmek, vasiyetlerini yerine getirmek, akrabaları ile ilgilenip onlara karşı üzerine düşeni yapmak, dostlarına hürmet edip ikramda bulunmaktır.”[8] buyurmuştur.
Mümin olarak ölen kişi için maddi yardımın yapılabileceğine dair çok sayıda Hadis-i Şerif vardır. Bu hadisler ölmüş kişi için maddi yardım yapılabileceğini, bu yardımın ölüye fayda sağlayacağını göstermektedir.
Hem yukarıdaki dua ayetleri hem de zikredilen hadisler, ölünün amel defterinin kapanacağından hareketle ona hiçbir şeyin fayda vermeyeceği anlayışlarının doğru olmadığını bize göstermektedir.
3) Anlamını bilmeden Kur’an-ı Kerim okuduğunda sevap kazanılır mı? Yoksa hiçbir faydası olmaz mı?
Bu bölümde “Kur’an’ı okumanın da kendi başına sevap kazandıran bir ibadet” olup-olmadığı konusu işleneceğinden sadece buna yoğunlaşılıp, öncelikli ve gerekli bir zaruret olan anlamını bilme ve onunla amel etme üzerinde durulmayacaktır. Buradan hareketle yazıda anlam ve yaşama aktarmanın önemsiz görüldüğü sonucu çıkarılmamalıdır. Haksız bir ithamla karşılaşmamak adına teyiden bir kez daha bunu hatırlattıktan sonra konumuza geçebiliriz:
a) وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun ki rahmete nâil olasınız.”[9]
Bu ayet-i kerimede anlamak değil, Kur’an okunduğunda işitmek manasındaki dinlemekten (فَاسْتَمِعُوا) ve sessiz olmaktan[10] bahsedilmektedir. Dinlemek ve sessiz durmanın rahmet vesilesi olduğu beyan edilmektedir.
“Söz, içerdiği anlamdan dolayı değerli olup kendi başına hiçbir değeri yoktur.” şeklinde orijinal metnini itibarsızlaştırmaya çalışanlara bu ayet güzel bir cevaptır.
Anlamak ve gereğini yapmak ile ilgili çok sayıda Ayet-i Kerime vardır. Asıl ve önemli olan da anlayıp, iman edip amel etmektir. Yalnız bu ayette anlamaktan bağımsız olarak dinlemenin ve okunurken ona saygılı olmanın da değerli ve rahmete vesile olabileceği bize öğretilmektedir.
b) Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur: “Kur’an-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben 'Elif Lâm Mîm' bir harf demiyorum. Aksine 'Elif' bir harf, 'Lâm' bir harf, 'Mîm' de bir harftir.”[11]
Sevap, gaybî bir konu olduğundan akıl yürüterek değil, ancak nassların (ayet ve hadisle) doğrudan veya dolaylı bildirmesi ile bilinebilirler. Hadis-i Şerifte verilen örnekler huruf’u mukattaa (elif/lam/mim) dediğimiz Kur’an’daki anlamı bilinmeyen kelimelerdendir. Konuyu açıklamak için örnek olarak verilen bu harfler anlamını bilmeden okumanın da sevap olduğunu net bir dille bize anlatmaktadır.
Sevap kazanmak için anlam bilme şartı olsaydı, anlamı bilinmeyen bir kelime/harf örnek olarak verilmez yerine anlamlı bir kelime tercih edilirdi.
c) Okumanın kendi başına da değerli olduğunu gösteren bir başka Hadis-i Şerif de şöyledir;
Hz. Ebu Ümame (r.a.), ben Rasûlullah’ı (s.a.v.): “Kur’an okuyunuz, çünkü Kur’an kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir” buyururken işittim demiştir.[12]
Bu hadiste “Karae” fiilinin sadece okumak anlamında kullanılmaktadır. Çünkü “kendisini okuyanlar” ifadesi ile sadece okuma kastedildiği anlaşılmaktadır.
Ayrıca bu fiilin anlama manasının da olduğu iddia edilirse, o zaman da anlaşılan şeylerle amel etme bu hadiste geçmemektedir. Yani amel etmeden sadece anlayarak okumak amaç olamayacağı için yine iddia kabul edilemez. (Farklı ayet ve hadislerde anlama ve yaşamanın öneminin açıklandığını tekrar hatırlayalım.)
d) “Kur’an’ı ustalıkla okuyan kimse, meleklerle beraberdir. Kur’an-ı zorla/heceleyerek okuyan kimseye ise iki sevap vardır.”[13]
Bu Hadis-i Şerifte de “ustalıkla okuyan” ve “heceleyerek okuyan” ifadeleri ile kastedilenin anlamak olmayıp sadece okumak olduğu çok açıktır.
e) “Evlerinizi kabre çevirmeyin. Şüphesiz şeytan, içinde Bakara suresi okunan evden kaçar.”[14]
Bakara suresi okunduğunda şeytanın kaçması sadece öğrenme veya anlama ile alâkalı olarak düşünülemez. Çünkü öğrenme olduğu iddia edilirse öğrenmenin yapıldığı yerden şeytan kaçıyor ama öğrenmiş olarak bulunduğun başka yerlerden kaçtığını beyan eden bilgi yok.
Bir başka ifade ile öğrenmenin yapıldığı an şeytan için tehlikeli ama öğrenilmiş olan bilginin tehlikeli olmadığı düşünülemez.
Hadis-i Şerif, sadece okumanın da kendi başına faydası olan bir ibadet olduğunu göstermektedir.
f) “Kim iyilikle (hasene) gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle (seyyie) gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”[15]
Bu ayette davranışlar “hasene” veya “seyyie” olarak iki gruba ayrılmaktadır. Anlamadan da olsa Kur’an-ı Kerim’i okuma bu iki kavramdan hangisine girer? Seyyie olamayacağına göre hasene kapsamında değerlendirilmesi gerekir.
İnsan çok farklı yönlerin bileşiminden oluşur ve Kur’an bir bütün olarak insana (bütününe) gönderilmiş bir kitaptır. Ayetlerin anlamı, akla hitabeden ve en önemli olan boyutudur. İnsanın duygu, his, gönül vb. yönleri de vardır. Güzel okunan Kur’an’ı duyunca hislenme, duygu olarak coşma, kısaca duygusal istifade etme insanın inkâr edilemeyecek farklı bir boyutudur.
Nitekim dilini bilmeden sadece güzel okunan Kur’an’ı duymakla etkilenerek Müslüman olanları zaman zaman duyuyoruz. Kastımız duygu boyutunu aklın önüne çıkarmak değil, sadece varlığına dikkat çekmektir. Duyguya hitabeden boyutu hiçbir zaman akla hitaben boyutunun (anlamanın) önüne geçemez.
Kısaca anlam ve yaşamayı önemli ve asıl amaçtır. Lakin tâlî (ikincil) olanı öncelikli yapmak ne kadar yanlış ise, onu yok saymak da bir o kadar yanlıştır.
Sonuç olarak bu bölümde zikrettiğimiz hadislerden anlamın önemli olmadığı sonucu asla çıkmaz. Aksine anlam ve onunla amel öncelikli ve son derece önemli olmakla birlikte anlamadan okumak da değerli ve sevap kazandıran bir amel olduğu sonucu çıkmaktadır.
- Okunan Kur’an-ı Kerim’den elde edilen sevap ölüye bağışlanabilir mi
Öncelikle şunu belirtelim ki ölüye Kur’an okunabileceği ya da okunamayacağı hakkında da açık net (muhkem) bir ayet yoktur. Hadis-i Şeriflere bakılma zarureti vardır:
a) Rasülüllah (s.a.v.), yaş bir hurma fidanı istedi. Sonra çubuğu ikiye bölerek, bir parçasını bir kabrin, diğer parçasını da diğer kabrin üzerine dikti ve şöyle buyurdu: "Bunlar kurumadığı müddetçe azapları hafifletilir."[16]
Kendisi adına başkasının diktiği fidandan ölünün istifade edeceği gerçeğini açıklayan bu hadis-i şerif, hem kişinin öldükten sonra bazı şeylerden faydalanabileceğinin hem de başkalarının da ölüye faydalı olabileceğinin açık ve yeterli kanıtıdır.
b) “Ölülerinize Yâsîn okuyunuz.”[17]
Hadiste geçen “ala mevtaküm” ifadesini “ölü” veya “ölmek üzere olan” şeklinde farklı anlayanlar olsa da kelimenin anlamı “ölüleriniz” şeklindedir. Kelimenin hakiki, sözlük manasını anlama imkânı varken mecaz anlama gidilemez. Bu hadis, ölülerin ruhuna Kur’an okunabileceğinin delillerindendir.
Hadiste geçen ifade ölü değil, “ölmek üzere olanlar” şeklinde anlam zorlamasına gidilirse;
Birincisi mevta kelimesi ölü demek olup Kur’an’da da ölmek üzere olanlar değil ölüler anlamında kullanılmaktadır.[18]
İkincisi bir an için ölmek üzere olduğu kabul edilse, bu durumda da ayetlerin (yaşanması için gönderilmesine ilaveten) başka işlevlerinin de var olduğunun kabul edildiği sonucu çıkar. Çünkü artık onunla amel edemeyecek, ölmek üzere olan birine ayetlerin okunmasının başka izahı olamaz.
c) “İçinizden birisi öldüğü zaman onu durdurmayın ve onu kabrine koyma konusunda acele ediniz. Sonra da içinizden birisi ölünün başucunda (kabri yanında) durarak Fatiha suresini, ayak ucunda da Bakara suresinin sonunu okusun.[19]
d) Sahabeden Hz. Leclac, oğluna şöyle vasiyette bulunmuştur: “Oğulcuğum! Ben öldüğüm zaman beni mezara göm. Beni mezara koyduğun zaman şöyle de: بِسْمِ اللَّهِ وَعَلَى مِلَّةِ رَسُولِ للَّهِ Sonra da üzerime toprak atarak düzelt. Daha sonra da başucumda Bakara suresinin baş tarafını ve son kısmını oku. Zira ben Hz. Peygamber'in böyle dediğini duydum.”[20]
Son iki hadiste de Fatiha ile Bakara suresinin belirli bölümünün (Kur’an’ın) okunmasının istenmesi, ölüye Kur’an okunabileceği sonucunu teyit etmektedir.
e) “Medineliler içlerinden birisi öldüğü zaman sık sık onun kabrini ziyaret ederler ve onun için Kur’an okurlardı”[21]
f) “Medineliler ölünün yanında Bakara Suresini okurlardı.”[22]
Son olarak şu görüşü de zikredelim; Kur’an okuduktan sonra yapılan duada, “sevabını filancaya bağışladım” ifadesi yerine (Şafi mezhebinde olduğu gibi) “benim kazandığım sevabın aynısından falancaya da ver.” diye dua etmek daha doğru olur görüşleri vardır. Fakat;
Bu uygulama, bir açıdan Kur’an okumaktan ziyade sadece dua etmekle alâkalı bir konu kapsamına girer.
Diğer açıdan; her ikisi de okunan Kur’an ile direkt veya dolaylı bağlantılı birer bağış olup okunan Kur’an’ın sevabından ölünün istifade etmesi amacını taşımaktadır. Zaten kazanılan sevap ölüye bağışlandığında bağışı yapanın sevabında herhangi bir eksilme olmamaktadır. Dolayısıyla aralarında nüans dışında çok önemli bir anlam farkı olmamaktadır.
Neticede Kur’an okunmasından kazanılan sevabın (mümin olarak vefat etmesi koşuluyla) ölüye bağışlanabileceği hadislerle sabit olan bir gerçekliktir. Bağışlanamaz diyenler ya engelleyici bir nass getirmeli veya bağışlanır diyenlerin getirdiği delillerin tamamının yanlışlığını ilmî kriterlerle ispatlamaları gerekir. İçinden bir bölümüne itiraz etmek, iddia sahibini haklı çıkarmaz.
C) Konu ile alâkalı iddialar ve cevapları
Bu bölümde “Okunan Kur’an’ın sevabı ölüye bağışlanamaz” diyenlerin ileri sürdüğü deliller tek tek ele alınıp, gerçekten iddia ettikleri gibi engelleyici bir özelliğinin olup olmadığı kısa kısa maddeler hâlinde değerlendirilecektir.
İDDİA-1: “Şu bir gerçek ki, sen ölülere işittiremezsin. Dahası bu daveti, sırtını dönüp uzaklaşan sağırlara da işittiremezsin. Yine, yoldan çıkan körleri doğru yola getirecek olan da sen değilsin. Sen ancak ayetlerimize inananlara duyurabilirsin ki zaten onlar gönülden teslim olan kimselerdir.”[23]
Yine bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: “…sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin!”[24]
Ayetlerden de anlaşılacağı gibi ölüye hiçbir şey işittirilemez ve fayda da vermez. Dolayısıyla ona Kur’an okumanın da bir faydası olmaz.
CEVAP: İlk ayet-i kerimeden cımbızla “…ölülere işittiremezsin…” bölümünü alınarak ölüye hiçbir şeyin ulaşamayacağı sonucuna ulaşılıyor. İki soru sorduktan sonra cevaba geçelim:
- İşittirmek ile faydalı olabilmek aynı şey mi ki ya da aralarında zorunlu bir sebep sonuç ilişki mi var ki birinden diğerine sonuç çıkarılabiliyor? İşitmek işitenin bir fiilidir, faydalı olmak ise fayda verenin işlevidir. Fayda görenin işitme gibi bir fiille karşılık vermesi zorunlu bir gereklilik değildir.
- İşittirmenin “fayda verme” anlamında olduğu iddia edilirse ayetin devamındaki “sağırlara işittiremezsin” bölümü nasıl anlaşılmalıdır? Yani sağıra hiç kimsenin hiçbir faydası olamaz denebilir mi? (!)
İddiadaki ayet-i kerime, 5 ayet öncesi ile birlikte bütünlük içinde anlaşılmaya çalışılırsa, işittirilemeyecek olanların ölüler değil yaşayanlar olduğu; yani vahye kapalı olup peşinen reddetmeleri nedeniyle tebliğin kendilerine ulaştırılamayacağı kişiler kastedildiği anlaşılacaktır.
Buradaki mevtadan (ölü) kasıt vefat etmiş değil, hidayet noktasında kalbi kararmış, mühürlenmiş, manen ölmüş olanlar anlamındadır. Nitekim aynı ayetin devamında yoldan çıkanlar için de aynı şekilde mecazi anlam kullanarak sağır ve kör olarak nitelendirilmektedirler. Bu ayetteki hem sağır ve kör nitelemesi hem de ölü tanımlaması mecazen kullanılan isimlendirmeler olduğuna dikkat edilmesi gerekir.
Nitekim Abdullah ibni Ümmü Mektüm kör, Sabit bin Kays da sağır kabul edilecek düzeyde idi. Bu ikisine de tebliğ ulaştı. Buradaki kasıt fiziki kusurlar olmayıp mecazî anlatım olduğunu tekrar teyit edelim.
Kabul etmemekle birlikte bir an için ölü kastedildiği düşünülüp “ona (ölüye) işittiremezsin” anlamı tercih edildiğinde bile, ölüye bir şeyin işittirilememesi ona faydalı olunamayacağı anlamına gelmez. Bir şeyi elde etmek ile işitmek tamamıyla farklı şeylerdir.
Tutarlı olmanın zorunlu sonucu olarak aynı mantık ayetin devamı için de işletildiğinde yani faydalı olmak için işitmek şart koşulduğunda, “yaşayan sağırlara da hiç kimsenin hiçbir faydası olamaz” sonucu çıkar ki buna doğru diyebilecek bir tek kişi çıkmaz.
Basit bir örnekle açıklarsak; sağır ve muhtaç bir komşunun kapısına poşetler dolusu yiyecek konarak uzaklaşıldı. İhtiyaç sahibi işitmeden kapıyı açınca gördüğü poşetlerin yardım için bırakıldığını anlayıp aldığında, işitmedi diye yardım ulaştırılmamış mı olunuyor? (!)
Alâkasız konuları zorlayarak aralarında irtibat kurmak bizi doğru sonuçlara götürmez. Netice olarak ayetten yapılan bu çıkarım doğru değildir.
İDDİA-2: “Kim sâlih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim kötülük yaparsa, artık o da kendi aleyhinedir.”[25]
Bu ayete göre mümin sadece kendi yaptığının hesabını verecek olup ilave olumsuz veya olumlu bir etkilenme de olmayacaktır.
CEVAP: Ayette genel ve ilkesel bir kural açıklanmaktadır. O da herkesin olumlu veya olumsuz kendi yaptığının karşılığını yine kendisinin göreceği kuralıdır.
Suçun şahsiliği prensibinin gereği olarak herkesin kendi yaptığından sorumlu olması yani birinin işlediği bir suçun cezasını başkasının çekmeyeceği kuralı, kendi gayretiyle elde ettiği sevabın başkasına hediye edebilmesine engel teşkil etmez. Dolayısıyla bu ayet konumuzla doğrudan alâkalı değildir.
Ayrıca yukarıda açıklandığı üzere başkasının duasından faydalanılacağını beyan eden ayetlerin olması iddiadaki ayetten çıkarılan sonucun doğru olmadığını göstermektedir.
Neticede kendi yaptığından sorumlu olması başkalarından fayda elde etmesini engellediği iddia edilirse; bu yaklaşım mantığı “ölüye bir şeyin faydalı olabilmesi için yaptıklarından yine kendisinin sorumlu olmaması gerekir” gibi garip bir sonuca götürür ki, bu sonuç hiçbir şekilde hiç kimse tarafından kabul edilmez.
İDDİA-3: “Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez. Şüphesiz her insana kendi emeğinden başkası verilecek değildir. “[26]
Ayete göre insan kendi yaptığından hesaba çekilecek olup başka hiç kimsenin faydası olamaz.
CEVAP: Her insanın kendi yaptığından sorumlu olması ile başkasının ona faydalı olup olamayacağı meselesi birbirine karıştırılmadan ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Konuya giriş sadedinde başlıklar hâlinde şunları hatırlatalım;
a) Ayet-i Kerimedeki “Kendi emeğinden başkası verilecek değildir” bölümünden hareketle başka hiçbir şey fayda vermeyeceği sonucu çıkarılıyor. Hâlbuki 3 ayet öncesinden birlikte değerlendirildiğinde dünyada yapılan işler ile ilgili suçun şahsiliği, yani birinin işlediği bir suçun ceremesini başkasının çekmeyeceği konusu açıklanmaktadır. Yapılacak ekstra bir hediyenin geçersizliğini anlatan bir yönü yoktur.
b) Müslüman kişinin kendi yaptığının dışında başkalarından da istifade edebileceğini bizzat Rabbimiz şöyle beyan etmektedir.
“İman eden, soylarından gelenlerin de aynı iman ile kendilerini izledikleri kimselerin yanlarına bu zürriyetlerini katacağız; bununla birlikte kendi amellerinden de bir şey eksiltmeyeceğiz. Herkes kendi yapıp ettiğinin hesabından kendisi sorumlu olacaktır.”[27]
Bu ayete göre imanlı olan nesil, ödül olarak önceki neslinin yanına/seviyesine yükseltiliyor. Yani hak ettiği mükafattan daha üst mertebeye yükseltiliyor. Neticede kişi kendi yaptığından başka önceki akrabasından da faydalanacağı için başka hiçbir şeyden fayda görmez tezi bu ayete göre doğru değildir.
c) Şu ayet-i kerime de konumuz açısından önemlidir. “Sonuç olarak, kıyamet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular…”[28]
Bu ayete göre başkalarını saptırmaktan alacağı vebalden ayrı olarak saptırılan kişinin işlediği günahlarından da pay yüklenileceği beyan edilmektedir. Saptırmanın karşılığında alınan vebal emeğinin karşılığıdır. Fakat saptırdıklarının sonradan yaptığı işlerden/günahlardan da pay yükleneceği belirtilmektedir. Bu da “Emeğinden başka bir sorumluluk olmaz” kuralının istisnasının olduğu anlamına gelmektedir.
d) Kişiye kendi emeğinden başka hiçbir şey fayda vermez, sevap elde edemez (bizce doğru olmayan) anlayışı emeği olmadığı hâlde başkasının duasının faydalı olacağını açıklayan pek çok ayetle (dua bölümünde bir kısmı zikredildi) çelişmektedir. Çünkü başkasına dua edilmesini isteyen yine Rabbimizdir. Sadece dua ayetleri dikkate alındığında bile iddia edilen zorlama anlamın yanlışlığı, geçersizliği ortaya çıkmaktadır.
Bir müminin, ölen birine dua etmesi, onun cenaze namazını kılması, onun iyi bir mümin olduğuna şehadet etmesi vb. faaliyetler, ölüye başkalarının da faydalı olabileceğini gösteren somut delillerdendir.
Neticede kişinin yaptığı bir işin sorumluluğunun yine kendine ait olması, yapılan bir iyiliğin/ sevabın bağışlanmasına (hediye edilmesi) engel olamaz. İkisi farklı konulardır.
e) Bir başka açıdan değerlendirirsek; Kur’an-ı Kerim’de bir ayette belirlenen bir hükmün kapsamı başka bir ayette daraltılıyor (Tahsis). Belirlenmiş genel ilkenin kapsamını başka bir ayetle veya Hadis-i Şerifle daraltılması çelişki de olmaz. Bu Kur’an’î bir yöntemdir:
- Ayetlerde (hiçbir istisna getirilmeden) iyilik veya kötülük yapanın karşılığını göreceği[29] genel ilke olarak beyan edilmektedir. Bu kuralın istisnası olarak; tövbesi kabul edilen kişinin o günahı silineceği [30] iyilikler (haseneler) günahları yok edeceği[31] beyan edilmektedir. Ayrıca sonradan Müslüman olan birisi de önceki dönemlerine ait günahlarının karşılığını görmeyecektir.[32]
- Ayetleri ve Allah’a kavuşmayı inkâr edenlerin yaptıkları ameller de boşa gidecek[33] olup önceden yaptıkları olumlu davranışların (sâlih amellerin) karşılığını göremeyeceklerdir.
Neticede iyi veya kötü davranışların bazı özel şartlarla ve af ya da ceza nedeniyle karşılıkları (cezaları) görülmeyebilecektir.
- Yine Allah’ın bütün günahları affedebileceği[34] genel kural iken şirki affetmeyeceği[35] bu kuralın istisnasıdır.
- Bir başka örnekte İnsanlığın bir erkek ve bir dişiden yaratıldığı[36] genel kuraldır. Hz. İsa’nın erkeksiz/babasız sadece bir kadından yaratılması[37] bu kuralın istisnasıdır.
Genel kural koyan ayetler ile bu kurala istisnalar getiren ayetler çelişiyor denemeyeceği gibi hadislerde de aynı durum geçerli olacağından çelişmeden bahsedilemez. Demek istediğimiz genel geçer ilkelerin çoğu zaman istisnaları da olabilir. Hem genel kuralı hem de istisnayı kabul etmek kul olabilmenin zorunlu şartlarındandır.
Okunan Kur’an’ın sevabının ölüye bağışlanmasının da aynı şekilde sorumluluğun (sâlih amel ve mükafatın) bireysel olduğu genel ilkesinin/kuralının istisnası olan bir ibadet olarak düşünülmesi doğru bir yaklaşım olacaktır.
Okunan Kur’an’ın ölüye faydası olmaz görüşüne sahip olanların ayetlerden ileri sürdükleri (tespit edebildiğimiz) delilleri bunlardır. Dikkatle bakıldığında istisnasız tamamında, iddia sahiplerinin düşüncelerini destekleyen bir yönünün olmadığı, okunan Kur’an’ın sevabını ölüye bağışlamanın varlığına da yokluğuna da delil olamayacağı açıktır. Yeter ki içinden cımbızla bir bölümünü alma yanlışlığına düşülmesin.
« إذا مَاتَ الإنسَانُ انقطَعَ عمَلُهُ إلاَّ مِنْ ثَلاثٍ : صَدقَةٍ جاريَةٍ ، أوْ عِلم يُنْتَفَعُ بِهِ ، أَوْ وَلَدٍ صَالحٍ يَدعُو له
“İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı evlât.”[38]
Bu hadiste geçen انقطَعَ عمَلُهُ ifadesi; ölünce amel defterinin kapandığını, sayılan üç şeyin dışında hiçbir faydanın olamayacağını, dolayısıyla da Kur’an okumanın da bir faydasının olamayacağını bize anlatmaktadır.
CEVAP: Ölüye başkasının hiçbir faydasının olamayacağını iddia edenlerin burada üç şeyin fayda vereceğini söylemesindeki yaklaşım çelişkisine dikkat çektikten sonra cevabımıza geçelim. Bu Hadis-i Şerif dikkatle incelenirse:
a) Kişi ölünce kendi yapacağı işlerin (onun ameli/işi) biteceği açıklanmaktadır. Ölmüş olan kişinin kendisi zaten yeni bir iş yapamayacağı için bu normal olan fiziksel bir durumun ifadesinden başka bir şey değildir. Devamında sadece üç amelin sayılma nedeni ise bu amellerin ölen kişi hayattayken yine kendisinin yaptığı veya başlattığı işler olmasındandır.
b) Hadiste amel defterinin kapandığına dair bir bilgi yoktur. Metinde amel defteri geçmemekte olup “عمَلُهُ amelühü” (onun ameli) ifadesinin de amel defteri veya bu defterin kapanması ile alâkalı değildir.
Neticede bu hadis kişinin kendi yaşarken ki yaptığı fiiller ile ilgili olup, kendisi hakkında başkalarının yaptığı işler ile ilgili olumlu veya olumsuz hiçbir hüküm içermemektedir. Dolayısıyla sevabın ölüye bağışlanamayacağı iddiasına delil de olamaz.
c) Bir başka çelişkili nokta da iddia sahipleri çoğu zaman ayet veya hadislerdeki pek çok ifadenin yanlış çevrildiğini iddia etmektedirler. Buradaki “amelühü” kelimesi “onun işi, ameli” anlamında olmasına rağmen bazı mütercimlerce “onun amel defteri” olarak çevrilmesine hiç itirazlarının olmaması kendi tezlerini desteklediği için olsa gerekir. Maalesef iddialardaki görüşe sahip olanların hemen hepsi de amel defteri anlamını vererek görüşlerine delil olarak sunmaktadırlar.
d) “Kim İslâm’da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslâm’da (Müslümanlar içinde) kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.”[39]
Ayrıca hem bu Hadis-i Şerif hem de iddia bölümünde zikredilen hadis, yani her ikisi de amel defterinin kapanmayıp günah veya sevabın yazılmasının belirli şartlarla sınırlı olmak üzere devam ettiğinin açık delili, ispatıdır.
İDDİA-5: Kur’an, anlayıp yaşanması için gönderildi. Müslüman ya anlamını bilerek okumayı ya da papağan gibi anlamadan okumayı tercih etmek zorundadır. Dolayısıyla anlayarak okumak asıl amaç olduğu için, anlamadan okumanın hiçbir faydası olamaz.
CEVAP: Birincisi iddiada iki seçenekten birini tercih etmeye mecbur bırakılmaktadır. Mesela çoğu zaman anlama amaçlı bazen da sadece sevap kazanma amaçlı okumanın yani her ikisine birden talip olmanın ne mahzuru olabilir? (!)
İddiadaki yaklaşımla bilgiden ziyade taktiksel bir tavırla karşı tarafın düşüncesini, ufkunu daraltarak sonuca ulaşma amaçlanmaktadır. Bu taktiksel tavırla karşılaşan kişi kendisini iki seçenekten birini seçmek zorunda hissederek hemen birine kapılmaktadır. Normalde üçüncü, dördüncü, beşinci… seçenekler/ihtimaller olabilir mi diye düşünülmesi gerekir.
Neticede anlamak ve sadece okumak birinin diğerini yok ettiği zıtlıklar olmadığına göre neden birini seçelim. Önem ve öncelik dereceleri farklı olsa da “okuma, anlama ve yaşamanın” her biri ayrı ayrı birer değeri ifade etmektedir. Hem anlamını öğrenelim hem de ibadet niyetiyle okuyalım şeklinde iki seçeneği de birlikte sahiplenmek daha gerçekçi ve daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
İkincisi, akıl yürütme ile oluşan bu iddia iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümü olan Kur’an-ı Kerim’in anlaşılıp yaşanması için gönderilmesidir ki buna hiç kimse itiraz edemez. Yalnız birinci bölümden hareketle çıkarılan “anlamadan okumanın hiçbir faydası olamaz” sonucu doğru olamaz.
Beş vakit namaz kılarken Kur’an’dan Fatiha ve zammı sureleri okuruz. Bu sureleri öğrenmek için mi, yoksa namazın zorunlu şartı yani ibadetin bir gereği olduğu için mi okuruz? Namazda sadece manasını öğrenmek için Fatiha’yı her gün (sünnetlerle birlikte) kırk defa ve ömür boyu okunacağını düşünebilmenin anlaşılır bir tarafı olamaz. Çünkü bu anlayış Müslümanları, birkaç satırı ömür boyu öğrenemeyen aklî yetersizlik konumuna düşüreceği için doğru olamaz.
Fatiha’nın anlamını tabi ki öğrenmemiz gerekir. Ama öğrenmenin yeri namazın içi değil dışındaki zamanlardır. Namazdaki okumalar, öğrenmenin/anlamanın dışında başka amaçlarla da yani Kur’an-ı Kerim’in sadece ibadet niyetiyle, sevap kazanmak amacıyla da okunabileceğinin kanıtıdır.
İddia sahiplerinin penceresinden bakılınca bir çelişkili nokta da şurasıdır: Hem Kur’an’ın apaçık anlaşılır bir kitap olması hem de mesela namazda Fatiha’nın ömür boyu öğrenmek için okunuyor olması, yani ikisinin bir arada olduğunun iddia edilebilmesidir. Apaçık anlaşılır ve kolay olmakla, ömür boyu bir türlü öğrenememek bir arada olabilir mi?
Neticede Kur’an’ın, öğrenme/anlama amacı asıl ve öncelikli olmakla birlikte bunun dışında başka amaçlarla da okunabileceği sonucu çıkmaktadır.
Hz. Talha der ki: “Abdullah İbni Abbas'ın arkasında bir cenaze namazı kıldım. O, Fatiha suresini okudu. Sonra da ‘Onun sünnet olduğunu öğrenin diye böyle okudum.’ dedi.”[40]
Cenaze namazı dua yönü ağırlıklı bir namaz olduğuna göre, burada okunan dua ve ayetlerin ölüye fayda sağlaması içindir. Bu da öğrenmenin dışında da okunabileceğini gösteren bir başka delildir.
Şu da unutulmamalı ki insanı en iyi tanıyan Rabbimiz, insanı tüm yönleri ile bir bütün olarak muhatap alarak Kur’an-ı Kerimi göndermiştir. İnsanın anlama-kavramaya dönük yönü olan ve muhataplıkta asıl olan aklının yanında, duygu, gönül ve his dünyası da vardır.
Önem ve öncelik sırası farkı olsa da insanın tüm yönlerine Kur’an’ın hitap ettiğini kabul etmek gerekir.
F) SONUÇ;
a) Hem Ayet-i Kerimelerde hem de Hadis-i Şeriflerde okunan Kur’an’ın sevabını ölüye bağışlamayı yasaklayan veya geçersiz kılan net bir bilgi yoktur. Ölüye faydalı olacağı noktasında ise dolaylı olarak işaret eden Ayet-i Kerimeler ile doğrudan onaylayan Hadis-i Şerifler çokça vardır. Bunların bir kısmı yukarıda zikredildi.
b) Ölünün amel defterinin kapanıp başka hiçbir şeyin kendisine fayda vermeyeceği düşüncesinin yanlışlığı, yazının başından beri sıralanan hem ayet hem de hadislerden örneklerle açıklandı.
c) Mealleri verilen dua ayetleri, kişi öldükten sonra da başkalarının fiillerinden faydalanabileceğinin açık delilidir. Dolayısıyla sadece bu deliller bile ölüye kendinden başka hiçbir şeyin/kişinin fayda vermeyeceği görüşünü çürütmektedir. Neticede asıl olanın kişinin kendi fiilleri/amelleri olmakla birlikte fayda verecek başka şeylerin de olduğunun ispatıdır.
d) Yine sevabı ölüye bağışlamak üzere maddi yardım yapmanın dinen geçerli olduğunu açıklayan yukarıda zikrettiğimiz Hadis-i Şerifler; öldükten sonra kişiye başkalarının da fayda sağlayabileceği görüşünü pekiştirmektedir.
e) Yukarıda konuyla ilgili zikredilen hadis-i Şerifler, ölüye Kur’an sevabının bağışlanabileceğinin açık delillerindendir.
f) Uygulamanın Hz. Peygamber ve sahabe döneminde toplumda yaygınlık kazanmış olmaması makul itiraz gibi gelebilir. Yalnız kabir ziyareti önceden yasak iken peygamberimizin vefatına yakın bir dönemde serbest bırakıldığı için efendimiz hayattayken yaygınlık kazanmamıştı. Yaygınlık kazanmadı gerekçesinden hareketle sonuca ulaşmak doğru olmaz. Kaldı ki o dönem Medine halkı arasında da ölülere Kur’an okunduğuna dair yukarıda zikredilen bilgiler mevcuttur.
g) Bu konunun günümüzdeki uygulamalarında yanlışlıkların çokça olduğu herkesin malumudur. Fakat bu yanlışlıklar onun aslının olmadığı anlamına gelmediği gibi yanlışlar o asılları da yok edemez.
Son söz olarak demagojik ithamla sonuç almak isteyenlere fırsat vermemek için şu hususları tekrar hatırlatarak yazımızı sonlandıralım;
- Asıl ve öncelikli olanın Kur’ân’ı anlayıp yaşamak olduğunu, bununla birlikte sadece Kur’an okumakla da sevap kazanılıp, bu sevabın da ölüye bağışlanabileceğini,
- Kişi öldükten sonra herhangi bir şeyden istifade edebilmesi için mümin olarak ölmüş olmasının ön şart olduğunu,
- Kur’an’ın sevabının bağışlanmasını geçerli kabul etmenin, farz vacip veya sünnet olduğu anlamına gelmeyip isteğe bağlı bir fazilet, nafile kapsamında olduğunu, bidat olmadığını,
- Sevabın ölüye bağışlanabilmesi, onun bütün sorumluluklarından kurtulması anlamına gelmediğini, asıl belirleyici olanın hayatta iken kendisinin iman edip İslâm’ı ne boyutta yaşadığının önemli olduğunu,
- Okunan Kur’an ile ölünün tüm günahlarından kurtulacağını iddia eden ilim ehli arasında hiç kimsenin olmadığını; fayda vermesi, sevap kazandırması ile günahlardan arındırmanın farklı şeyler olduğunu, konuyu “okyanusa bir damla eklemek de bir faydadır” örneği ile anlamanın doğru bir yaklaşım olacağını,
- Kur’an-ı Kerim, üzerinden para kazanılan ticarî bir eşya olarak görülemeyeceğini, dolayısıyla ibadet niyeti dışında maddi bir karşılık beklentisiyle okunan Kur’an’dan hiçbir sevap kazanılamayacağını,
- Ölülerle ilgili belirli rakamsal gün (7. 40. ve 52. gün gibi) tayininin ilmi ve dini bir dayanağının olmadığını,
- Karşılıklı birbirlerini din dışı ilan etmeyip sadece benim görüşüm hak, karşıdaki herkes batıl gibi bir yaklaşım sergilememek şartıyla farklı görüşlerde olunabileceğini, fakat ölüye Kur’an okunabilir görüşünün delillerinin çok daha güçlü ve ikna edici olduğunu tekrar hatırlatmakta fayda mülahaza ettiğimizi belirterek yazımızı sonlandıralım.
[1] Bu yazı HANGİ İSLAM adlı kitabımızdan özetlenerek hazırlanmıştır. Detay bilgi için bu kitaba müracaat edilebilir.
[2] Yusuf Acar, İbadet ve Kıraatten Ölülerin Faydalanması Meselesi, 171.
[3] Haşr, 59/10.
[4] İbrahim, 14/41.
[5] Buhâri, Cenâiz, 95. Vasâyâ, 19; Müslim, Zekât, 51, Vasiyye, 12,13.
[6] Müslim, Vasiye, 11; Nesai, Vesaya, 8; İbni Mace, Vasaya, 8.
[7] Buhari, Vesaya, 15, 20, 26.
[8] Ebû Dâvûd, Edeb, 130; İbn Mâce, Edeb, 2.
[9] A’râf, 7/204.
[10] “Dinlemek ve sessiz olmak, anlamak içindir.” şeklinde yorumla anlamanın kastettiği düşünülebilirse de ayette rahmete vesile olarak, anlama ve gereğini yapmak söylenmeyip sadece dinleme ve sessiz olmanın zikredilmesi önemlidir.
[11] Tirmizî, Sevabü’lkur’an, 16 .
[12] Müslim, Müsafirin, 253.
[13] Müslim, Salatü’l Müsafirin ve kasruhe, 243; Buharı, Fedailül Kur’an, 17; Ebu Davut, Edep, 19; Nesai, İman, 32; Tirmizi, Emval, 4.
[14] Müslim, Müsâfirin, 212; Tirmizi, Fezaili'l Kur'an, 2.
[15] En’âm, 6/160.
[16] Buhari, Vudu, 55; Müslim, Taharet, 34; Ebû Dâvûd, Taharet, 11; Tirmizi, Taharet, 53; Nesai, Taharet, 27.
[17] Ebu Dâvûd, Cenaiz, 19,20,24; İbn Mace, Cenaiz, 4; Nesai, Amelü'l Yevm ve’l Leyle, 58. Bu hadise hem zayıf hem de sahih diyenler olmuştur. Rivayette sahabe nesli tek kalmıştır noktasında eleştirilse de benzer anlamda farklı sahabeden üç hadis daha rivayet edildiği için bunların şahitlikleri ile hasen derecesine ulaşmıştır. Geniş bilgi için bakınız: Yusuf ACAR, İbadet ve Kıraatten Ölülerin Faydalanması Meselesi s:173-178
[18] (اِنَّا نَحْنُ نُحْـيِ الْمَوْتٰى) “Şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz…” Yasin, 36/12. Bu ayette de görüldüğü gibi dirilme, ölmek üzere olan değil ölmüş olan için söz konusu olacağından “mevta” kelimesi ölü anlamında kullanılmaktadır.
[19] Taberani, Mu'cemu'l Kebir, XII, 340. el-Beyhaki, Şuabu'l İman, c: VII/16, (hadis no: 9294) (Abdullah b. Ömer’den rivayet edilen bu hadisin senedinde zayıflık olsa da bir sonraki rivayet tarafından desteklendiği için hasen seviyesine çıkmış bir hadis olduğu, hadis âlimleri tarafından kabul edilmiştir.)
[20] Taberani, XIX, 220, 221; İbni Asakir, Tarihu Dimeşk, 292; el-Beyhaki, IV, 56 (hasen bir hadistir)
[21] Yusuf Acar İbadet ve Kıraatten Ölülerin Faydalanması Meselesi,194’de (Suyuti 403. den nakille)
[22] Age. S:195’den naklen İbni Ebi Şeybe c:2/445.
[23] Neml, 27/80, 81.
[24] Fâtır, 35/22.
[25] Fussılet, 46; Câsiye, 15.
[26] Necm, 53/38-39. Nisâ, 4/123-124. Ayrıca suçun şahsiliği konusunda bk: En’âm, 6/16; İsra, 17/15; Fatır, 35/18; Ankebût, 29/12-13; Necm. 53/38-39.
[27] Tûr, 52/21
[28] Nahl, 16/25.
[29] Zilzâl, 99/ 7,8; Necm, 53/41; Enbiya, 21/47; Nisâ, 4/40.
[30] Furkan, 25/70; Tahrîm, 66/8.
[31] Hûd, 11/114
[32] Furkân, 25/70.
[33] Kehf, 18/104-105.
[34] Zümer, 39/53.
[35] Nisâ, 4/48, 116.
[36] Hucurat, 49/13.
[37] Meryem, 19/20.
[38] Müslim, Vasiyyet, 14; Ebû Dâvûd, Vasâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36; Nesâî, Vasâyâ, 8.
[39] Riyâzu’s Salihîn, Bab 19/172.
[40] Buhari, Cenaiz, 65; Ebu Davud, Cenaiz, 59; Tirmizi, Cenaiz, 39; Nesai, Cenaiz, 77.


