Başkalarıyla ilişkilerde güzel ahlâkın önemi
Ebû Zer ve Muâz İbni Cebel’den (r.anhümâ) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Her nerede olursan ol, Allah’tan korkup-sakın (takvalı ola). İşlediğin bir kötülüğün arkasından hemen iyilik yap ki o kötülüğü yok etsin. İnsanlarla iyi geçin (güzel muamelede bulun).” (Tirmizî, Birr/55 no: 1987)
İslâm, müslümanlara güzel ahlâklı olmalarını, kötü davranışları bırakmalarını ister. Çünkü kötü ahlâk, Allah’ın sevmediği ve yasakladığı bir şeydir. Kötü ahlâklı bir kişi kendisine ve başkalarına zarar verir.
Allah (st) İslâmı, insanlara güzel davranışlar kazandırmak, onları kötü davranışlardan kurtarmak için gönderdi.
“...İyilik edin (iyi davranın); Çünkü Allah iyi davrananları sever.” (Bekara 2/195. Mâide 5/93)
“O Allah’tan korkanlar ki, bollukta da darlıkta da Allah için (mal) harcarlar, öfkelerine sahip olurlar ve insanları affederler. Allah da (işte böyle) güzel davrananları sever.” (Âli İmran 3/134)
Tam tersi; “Aşırı hareket etmeyin; Çünkü Allah aşırı (taşkın) hareket edenleri sevmez.” (Bekara 2/190)
“...Allah, (kötülük ve haksızlık eden) zalimleri asla sevmez.” (Âli İmran, 3/57. 140. Bir benzeri: Kasas 28/77)
Türkçe’de güzel ahlâklı insanlara ‘efendi’ ya da ‘iyi adam’ denir. İşte dinimiz İslâm insanların hepsinin efendi ve iyi adam olmalarını istiyor.
İslâmı tanımlarken şöyle demişler:
“Allah’a saygı duymak (ibadet etmek) ve O’nun yaratıktıklarına güzel davranmaktır.”
Bu da İslâmın güzel ahlâka, yani insanlarla ilişklilerde (muâmelâtta) iyi olunmasına ne kadar önem verdiğini gösterir.
Kur’an ibadet etmeye ve güzel davranışta bulunmaya “sâlih amel” diyor ve mü’minleri bunları yapmaya davet ediyor. Kur’an’ın sâlih amel dediği davranışların bir kısmı ibadetler, bir kısmı ise güzel ahlâktır.
İbadet kulluk görevi olarak, şükür için, Allahın rızasını ve Cenneti kazanmak için yapılır. Ancak ibadetlerin bu dünyadaki amaçlarından, hedeflerinden biri de müslümana güzel ahlâk kazanmaktır.
Zira Allah’ın kullarının ibadetine ihtiyacı yok... Lakin O kullarının iyi insan, bir anlamda “halifelik sıfatına“ layık kişi olmasından razıdır.
İnsanlara niçin Kitap ve onunla birlikte İslâm indirildi, neden elçiler görevlendirildi sorusuna pek çok cevap verilebilir. Bu cevaplardan bir tanesi de; “insanlara güzel ahlâk kazandırmak için“ olur.
İşte namaz (salat) emrinin gerekçesi:
“Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak elbette en büyüktür. Allah, yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut 29/45)
-Sosyal ilişklilerde yedi temel prensip, yani güzel ahlâk:
1-Empati yapmak
Empati, karşındakini anlamak, başkasıyla sağlam bir iletişim kurmak için kendini onun yerine koymak, onun duygularıyla düşünmeyi deneyip onu kendi içinde bulunduğu duruma göre değerlendirmektir. Ya da bir süre karşındakinin yerine geçmek, olayları onun bakışıyla değerlendirebilmektir.
“Ben olsaydım”, “bana yapılsaydı” diyebilmek. Bu hem ne yaptığı konusunda insanı frenler, hem de yaptıklarını gözden geçirmeyi sağlar.
Bunu “kendine yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkalarına yapma” sözü ifade ediyor. Bu söz koruyucu duvar gibidir. Bu söz insanın hareketlerini tekrar tekrar gözden geçirmesine sebep olur, elbette aklına gelirse... Bencil insanlar kendilerine yapılmasını istemedikleri ne varsa başkalarının üzerinde bolca denerler.
Kötülükleri, kavgaları, hak yemeleri, zulümleri en aza indirecek çok önemli tavırdır bu.
Müslümanlara şu âyet yol gösteriyor.
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.” (Bekara 2/267)
Bir sonraki başlıktaki hadis de bu gerçeği farklı bir açıdan anlatıyor.
2-Kendisi için istediğini kardeşi için de istemek
Rasûlüllah’ın (sav) şöyle buyurduğu nakledildi:
“Sizden biriniz, kendisi için istediği şeyi başkası için de istemedikçe (gerçekten) iman etmiş sayılmaz.” (Buhârî, İmân/7 no: 12. Müslim, İmân/71 no: 45 (170))
İşte barışın, kardeşliğin, sosyal ahengin, suçları azaltmanın en kestirme yolu... Hem kolay, hem sonuç alıcı, hem de en gönülden yapılabilecek bir davranış...
İyi bir müslüman, yani iyi bir insan olmak için en güzel nebevi yöntem.
“Kendisi için istediğini, başkaları için de istemek. Kendisine uygun görmediğini başkaları için de istememek.”
Pek çok örnek verilebilir. Mesela; bir kimse kendine, ana-babasına sövülmesini, kendisine iftira edilmesini, malına, ırzına zarar verilmesini, hakkının gasbedilmesini, aleyhinde olumsuz konuşulmasını ister mi?
Gıybetinin yapılmasını, hakkında yalan haberlerin uydurulmasını, yapmadığı şeyle suçlanmasını, damgalanmasını, hakaret edilmesini, dışlanmasını, ayrımcılığa uğramayı ister mi? Elbette istemez...
Öyle ise kendisi de bütün bunları başkasına yapmamalı. İğneyi kendisine, çuvaldızı başkasına...
Kendisine iyi davranılmasını, işinin görülmesini, hakkının verilmesini, insan yerine konulmasını ister. Öyleyse o da bütün bunları başkasına yapmalı.
Ölçü böyle iken bir müslüman bunun tersini yaparsa hata yapıyor demektir.
3-Başkasını kendine tercih etmek
Kur’an olgun, cömert, fedakâr, yapıcı olan ilk dönem müslümanlarını şöyle övüyor ve herkese örnek gösteriyor:
“Onlardan (muhâcirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri (Muhâcirleri) severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar.
Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.
Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr 59/9)
Abdullah ibni Ömer bir gün Kâ’be'ye bakmış ve “Şânın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü'minin Allah yanındaki hürmeti (saygınlığı) senden de yüce!” dedi.” (Tirmizî, Birr/85 no: 2033)
Böylesine değerli olan Allah’ın kullarına kötülük edilmez, iyilik edilir.
Âyete göre şuurlu mü’min, başkalarını kendine tercih eder. Yani onların iyiliğini ister, ihtiyaçlarını –gücü yetiyorsa- giderir, onların incinmesini, aldatılmalarını, zulme uğramalarını istemez.
4-Müslümanları kardeş bilmek:
Kur’an müslümanları kardeş ilan ediyor:
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurât 49/10)
Dünayanın neresiden yaşarsa yaşasın, hangi ülkenin vatanadaşı, hangi ırktan olursa olsun; Kur’an’a göre bütün müslümanlar birbirinin dinde kardeşidir. Birbirlerine karşı sorumlulukları vardır.
Bu âyeti çok sık duyarız. Pek çok müslüman bunun bilir. Ama önemli olan bunu duymak, ya da bilmek değil; gereğini yapmaktır. Allah (cc) müslümnanlara ‘kardeş’ diyorsa, onlara düşen hayatın her alanında diğer müslümanlara kardeşce davranmaktır. Kardeşliğe uymayacak davranışlardan uzak durmaktır.
Hiç insan çok sevdiği karındaşına kötülük, eziyet, zulüm eder mi? Hiç onu incitir mi, hiç onun hoşlanmaycağı şeyleri yapar mı?
5-Müslümanları veli bilmek
Kur’an, mü’minlerin birbirlerinin velisi olduklarını da söylüyor.
“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Rasûlüne itaat ederler...” (Tevbe 9/71 Bir benzeri: Enfâl 8/72)
Yani mü’minler; birbirlerini seven, ilgilenen, yardımcı olan, görüp gözeten, ortak düşmanlara karşı birbirlerinin müttefiki, hayırlı ve meşru işlerde destekçisidirler.
Hatırlamak gerekir ki velilik bağı kardeşlik bağından daha öte ve daha kuvvetlidir.
Müslüman kimse velisi olduğu diğer kardeşine hainlik etmez, aleyhine çalışmaz, kötülüğünü istemez, ayağının altına sabun koymaz, ona karşı hasımlarına yardım etmez, onunla savaşıp ona zarar veremez, onu asla öldüremez.
Elbette bu ölçüler kuvvetli imana sahip mü’minler içindir.
6-Ayıpları örtmek
Kur’an müslümanlara şöyle emrediyor:
“... Birbirinizin kusurlarını araştırmayın...” (Hucurât 49/11)
Âyette ‘casus’ kelimesi geçiyor. Yani birbirinizin aleyhine casusluk yapmayın. Zira casusluk olayında gizlenen bir şeyi, bir mahremi öğrenmeye çalışıp onun başkasına ulaştırma anlamı vardır.
Müslümanlara tavsiye edilen, din kardeşinin ayıbı yaymak değil; örtmek, gizlemek. Herkesin ayıbı, başkasının duymasını istemediği sırları olabilir. Olgun müslümana yakışan birinde gördüğü ayıpları, kusurları, eksikleri yaymak, dedikodusunu yapmak değil; gizlemektir.
Böylece hem müslüman kardeşinin onurunu korumuş olur, hem de ayıpların toplum içinde yayılmasını önlemiş olur. Bir günah ve ayıp toplum içinde ne kadar yaygınlaşırsa o kadar çok sıradanlaşır, normal görülmeye başlar.
Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin ihtiyacını Allah giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse Allah da onun kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim de bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse Allah da kıyâmet günü o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Müslim, Birr/58(2580) no: 6578. Tirmizî, Birr/19 no: 1930. Bir benzeri: İbni Mâce, Mukaddime/17 no: 225. Müslim, Zikir/38(2699) no: 6853. Ebu Dâvud, Edeb/38 no: 4891)
Bunun tersi de var. “...Kim mü’minlerin kusurlarını araştırıp açıklarsa, Allah da onun açıklarını ortaya çıkarıverir...” (Ebû Dâvûd, Edeb/35 no: 4880. Tirmizî, Birr/86 no:2033)
Bu âyet ve hadislere rağmen müslümanların ayıbını, kusurunu, günahını marifetmiş gibi başkalarına duyurmak İslâm edebiyle bağdaşmaz. Bunu sözlü yapmakla yazılı yapmak, dedikodu ile yapmakla sosyal medya aracılığı yapmak arasında fark yoktur.
Unutmamak gerekiyor ki –eğer âhirete inanıyorsak- yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimiz gibi, söyleyip yazdıklarımızdan da hesaba çekileceğiz.
Başkasını sözüyle, davranışıyla, yazısıyla incitenler, hayır işlemiş olmazlar.
Nerede yaşıyorsak yaşayalım, müslüman isek, İslâmın bütün ilkeleri (ahkâmı, ahlâk hükümleri) bizim için her yerde geçerlidir.
7-Yapılanın karşımıza geleceğini unutmamak:
“Men dakka dukka-aldatan aldatılır”, “çalma komşunun kapısını çalarlar kapını” demişler.
Doğrudur, tecrübe ile sabittir. Zulümler, haksızlıklar, aldatmalar, zarar vermeler; günün birinde, öyle veya böyle yapanın başına gelir. Bu Allah’ın tabiata ve sosyal olaylara koyduğu yasadır.
Birileri yanlış iş yapar, bundan dolayı başkalarına maddî veya manevî zarar verir, hakkı olmayan şeyleri gasbeder; sonra da kâr ettiğini zanneder. Hayır, hayır, asla... Hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz. Bugün başkasını bir şekilde incitenler, yarın kendileri başkaları tarafından incitilebilirler.
Kur’an diyor ki: “Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir...” (Şûrâ 42/30)
Aklı başında bir müslüman bunu hesaba katar. Yarın bumerang gibi kendisine dönecek yanlışlardan, haksızlıklardan, başkasını incitmekten, aldatmaktan, gıybet ve iftira etmekten, din kardeşi hakkında kötü düşünmekten kaçınır. Eline, diline, beline (bedeninin yaptıklarına) sahip olur.
Dahası mü’min inanır ki yaptığı her şey, söylediği her söz görevli melekler tarafından kayda alınıyor. Yarın hesap günü bu kaydedilenler sahibini önüne koulacak.
“Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyâmet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.
“Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter” denilecektir.” (İsrâ 17/13-14)
Hüseyin K. Ece
13.05.2026
Zaandam


