17 Ağustos 2026 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / / MahmÛm Kalb Sahibi Mü’min
MahmÛm Kalb Sahibi Mü’min

MahmÛm Kalb Sahibi Mü’min Muhammed İslamoğlu

Abdullah b. Amr b. El-Âs (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’e:

-Ya Rasulallah insanların en hayırlısı kimdir? diye sorduk.

(Rasulullah:)

-“Kalbi mahmûm, dili sadık olandır.” cevabını verdi.

Biz:

-Sadık dili anladık, ancak mahmûm nedir? diye sorduk.

(Rasulullah:)

“İçinde kötülük ve hased olmayan takvalı, temiz kalbdir.” cevabını verdi.

Biz:

-Bundan sonra kim daha hayırlıdır? diye sorduk.

(Rasulullah:)

“Dünyada yaşarken âhireti seven kişidir.” cevabını verdi.

Sahabe:

-Biz aramızda sadece Rasulullah (s.a.s.)’in azâdlısı Râfî’nin bu durumda olduğunu görüyoruz. Bundan sonra kimdir?” diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.):

“Güzel ahlâklı mü’mindir.” cevabını verdi.

Bunun üzerine Sahabe:

-İşte bu haslet bizde mevcuddur, dediler.[1]

Yeryüzünde yaşayan katıksız iman sahibi olan muvahhide mü’minler, insanlık âleminin en hayırlı şahsiyetleridir. Bu muvahhide mü’minlerin en hayırlıları ise, kalbi mahmûm ve dili sadık olan kullardır!..

Mahmûm kalbin ne olduğunu Rasulullah (s.a.s.) açıklamıştır: “İçinde kötülük ve hased olmayan, takvalı, temiz kalb!”

En hayırlı ve faziletli insanın kalbi mahmûm ve dili sadıktır… Bu mahmûm kalb ve sadık dil ile insanların en hayırlısı ve en faziletlisi olmuştur…

Bedenin içinde, insanın göğsünde bir lokmacık et parçası olan kalb; imanın, küfrün, şirkin, nifakın ve niyetin merkezidir… Bedeni yönetip yönlendiren yetkilidir… Kişiyi, hakka ya da bâtıla sevk eder… Hakka, yani İmana, Tevhîd’e ve İslâm’a yönlendirdiğinde o kişi muvahhid mü’minlerden olup, bedenen salihler arasına katılır, sadıklarla beraber olur… Eğer bâtıla, yani şirke, küfre, nifaka, fıska ve fûcûra yönlendirecek olursa o kişi müşriklerin, kafirlerin, münafıkların ve âsî olanların safına katılır, onlarla beraberliğini sürdürür…

Nûmân b. Beşîr (r.a.)’in rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Haberiniz olsun! Bedenin içinde bir lokmacık et parçası vardır ki, iyi olursa bütün beden iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o (et parçası) kalbdir!”[2]

Bedreddin el-Aynî (rh.a.), “Umdetu’l-Kârî” adlı meşhur “Sahîh-i Buhârî Şerhi”nde kalb konusunda şu açıklamayı yapar:

“Et parçası: Hz. Peygamber (s.a.s.) bu kelimeyi kalb için kullanmıştır. Kalbin, vücudun diğer azalarına nisbetle küçük olduğunu ifade etmek için ‘et parçası’ buyurmuştur. Bununla beraber bedenin düzgünlüğü ve bozukluğu bu organa bağlıdır. Ya da bu kalb, bedenin sultanıdır. Çünkü bu et parçası, düzgün olduğunda tebaa konumunda diğer azalar da düzgün olur.

Kalb, tıb ilmi açısından nutfeden meydana gelen ilk noktadır. Kuvvetler, ondan meydana gelir. Ruhlar, ondan diriltilir. İdrak, ondan neşet eder. Akletme, oradan başlar. Bu mânalardan ötürü kalb özellikle zikredilmiştir. Bir grup âlim bu hadis ve: ‘Onların kalbleri vardır akletmezler’[3] meâlindeki ayetinden hareketle aklın başta değil, kalbde olduğu hükmünü vermişlerdir.

Ben derim ki: Bu hususta meşhur bir ihtilaf vardır. Şâfiî mezhebi ve kelâmcılar, aklın kalbde olduğu görüşünü benimserken, Hanefî mezhebi beyinde olduğunu söylemişlerdir. İlk görüş felsefecilerden, ikinci görüş tabiblerden de nakledilmiştir. Beyin gittiğinde, aklın da gitmesiyle buna delil getirmişlerdir.”[4]

Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

Kulun kalbi doğru olmadıkça, imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz. Komşusu kötülüklerinden emin olmayan kişi de cennete girmez.”[5]

Kalbin doğruluğu, niyeti ve anlayışı ihlâs, üzere olup katıksız iman etmesidir… Dilin doğruluğu, böyle ihlâs üzere iman eden kalbe ihanet etmemesi ve ihlâslı davranıp kalbdeki doğruluğu zâhirde gündeme getirmesidir… Bâtında kalb, Zâhirde dil birbirini tasdik edip doğruluk üzere örtüştüğü zaman, iman doğru olur, katıksız imanın doğruluğu, sahibini doğru ve kâmil bir insan yapar…

Zeyd b. Sâbit (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Bir müslüman kişinin kalbi (şu) üç meziyete sahib olduğu müddetçe hiyanet, kin ve husumet beslemez. Bu meziyetler:

Ameli, tam bir ihlâs ile Allah için yapmak.

Müslümanların başındaki (onları, Allah’ın hükmüyle yöneten müslüman) insanlar için hayır dilemek.

Müslümanların cemaatinden ayrılmamak.”[6]

Hadisin şerhinde şu açıklama yapılmıştır:

“Müslüman bir adamın kalbi, anılan üç meziyete sahib olduğu sürece o kalb, hiyanet, kin ve husumet beslemez, hak ve hukuktan ayrılmaz, duygusal hareket etmez.

Hadisi şu şekilde yorumlamak da mümkün:

‘Şu üç meziyete tam mânasıyla sâhib olmak müslüman adamın kalbinin şiârıdır. Bu meziyetleri noksan yapmak hiyaneti, müslüman adamın kalbine yakışmaz.’

İhlâs’ın iki mertebesi vardır:

Avamın ihlâsı, ibadetin riyâ ve gösterişten uzak tutulmasıdır.

Havasın ihlâsı ise, ibadetlerin sırf Allah rızası için yapılması ve amelden ne dünyaya aid, ne de âhirete aid hiçbir karşılık ve mükâfat beklenmemesidir.

Hadisteki müslümanların başında (onları Allah’ın indirdiği hükümle yöneten müslüman) insanlar için hayır dilemek cümlesi üzerine Sindî (rh.a.) diyor ki:

Bu cümleden maksad, herkes için hayır dilemektir. Çünkü baştakilerin iyi olması hâlinde toplum da iyi olur. Kezâ, toplumun bozulması baştakilere de etki yapar. Bu itibarla bunlar bir bütündür. Birisine hayır dilemek, diğerine de hayır dilemeyi içine alır.”[7] Kalb konusunda bu hadis-i şerifleri kaydedelim!..

1-Ebu Said (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kalbler dört çeşittir:

Biri, (içinde hile ve aldatma olmayan) temiz kalbdir ki, orda kandil gibi bir nûr vardır.

Biri, kılıfı üzerine bağlı (hakkın içine girmesine engel) olan kapalı kalbdir.

Biri, ters çevrilmiş (içine girmiş olan hayırlar boşalmış) olan kalbdir.

Biri de ikiyüzlü olan kalbdir.

Temiz olan kalb, mü’minin kalbidir. Onun kandili nurdur.

Kılıfı üzerine bağlı olan kapalı kalb ise, kâfirin kalbidir.

Ters çevrilmiş kalb ise, hakikatı bildikten sonra inkâr eden münafığın kalbidir.

İkiyüzlü kalb ise içinde hem iman, hem de nifağın bulunduğu kalbdir. Ondaki iman, tatlı suda yetişip gelişen bakla gibidir. Nifâk ise, kan ve irin toplayan bir yara gibidir. Bunlardan hangisi üstün gelirse, o kalbe o hâkim olur.”[8]

2-İbn Abbas (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Dört şey vardır ki bunlar, kime verilirse kendisine dünya ve âhiret hayrı verilmiş demektir. Bunlar da:

Şükreden bir kalb.

Zikreden bir dil.

Belâlara sabırlı bir beden.

Namusu ile malı hususunda kendisine ihanet etmeyen bir zevcedir.”[9]

3-Ebu Umâme (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ’nın yeryüzünde birtakım kapları vardır. Onların Allah’a sevimli olanları, ince ve pâk olanlardır. Allah’ın yeryüzündeki kapları, salih kullarının kalbleridir.”[10]

4-Ebu Hureyre (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Şübhesiz ki Allah, sizin bedenlerinize ve sûretlerinize bakmaz. Lâkin kalblerinize bakar!.” Ve parmaklarıyla göğsüne işaret etti.[11]

Her ihlâslı ve muttakî muvahhid mü’min, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in vasfını beyân buyurduğu pâk kalbin, yani içinde hiçbir ihanetin, art niyetin ve kötülüğün bulunmadığı takvalı kalbin sahibidir… Bu tertemiz kalbe sahib olan mü’min müslümanın, bu güzelliği, bu iyiliği ve bu hayrı ömür boyu koruması gerekir… Bu durum cennetli kulun hâlidir!..

Enes b. Mâlik (r.a.)’ın rivayet ettiği sahih hadiste Rasulullah (s.a.s.), üç gün üst üste:

“Şimdi karşınıza cennet ahalisinden bir adam çıkıp gelecektir.” buyurur.

Ve bu mübarek sözden sonra üç gün aynı şahsiyet (Sa’d b. Mâlik) çıkagelir.

Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.anhuma) gelen şahsiyete misafir olur ve bunun sebebini sorar.

O kişi, şu cevabı verir:

-Ben Müslümanlardan hiç kimseye karşı kin beslemem ve Allah’ın ona bahşettiği hayra karşı da haset etmem![12]

İşte kalbi mahmûm ve insanların en hayırlısı olan kul… Mahmûm kalbe sahib muttaki cennetlik kul… Mü’min müslümanlara hiçbir kin beslemeyen ve onlara karşı haset etmeyen şahsiyet… Elbette her sözünde ve hareketinde dosdoğru olan Rasulullah (s.a.s.) doğru buyurdu:

“Şimdi karşınıza cennet ahâlisinden bir adam çıkıp gelecektir.”

Cennetlik kul olmak, kalbi mahmûm ve dili sadık olmak ile gerçekleşir… Bu şahsiyet, insanların en hayırlısı olmayacak da kim olacak?..

Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Birbirinize hasedlik çekmeyin. Müşteri kızıştırmayın. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Biriniz, diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmayın. Kardeş olun ey Allah’ın kulları! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu tahkir etmez.

(Üç defa kalbine işaret ederek) takva şuradadır. Kişiye kötülük nâmına müslüman kardeşini tahkir etmesi (hakir görmesi/küçümsemesi) kâfidir.

Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı müslümana haramdır.”[13]

Âlemlerin Rabbi Allah Teâla’nın razı olduğu hayatın yegâne örneği ve önderi Rasulullah (s.a.s.), mahmûm kalbin sahibi ve insanların en hayırlısı olan bir şahsiyette -ki bu şahsiyet muvahhid ve muttakî mümin müslüman şahsiyettir- asla bulunmaması gerekli özellikleri beyan buyurup, bunlara karşı mü’minleri uyarmıştır… Her muvahhid ve muttaki mü’min, Rasulullah (s.a.s.)’in uyarılarını dikkate alıp, bu kötü hasletlerden mutlaka uzak kalmalıdır… İşte o zaman Rabbimiz Allah’ın razı olduğu ve sevdiği kullarından olur… Elbette ki, hadis-i şerifteki sayılan vasıflar, kötü karakterli insanların huylarıdır… Yalnız kötü huylar bunlarla sınırlı değildir… Bu sayılan kötü huylar, en önemli ve her ân karşılaşılacak olanlarıdır… Takva sahibi, katıksız iman eden mü’minlerin bu kötü huylardan alabildiğince uzak durması gerekir!..

1-Hased

Hadis-i şerifin şerhinde şöyle beyan olunmuş:

“Hased, başkasının sahib olduğu bir nimeti, mevkî ve makamı üstün sayılan bir vasfı çekemeyerek, onun din kardeşinden alınmasını ve yok olmasını istemektir.

Biz, hasedi dilimizde kıskanmak ve çekememek diye ifade ederiz. Hased, İslâm ahlâk ve                âdâbında kötü ve çirkin huyların başında gelir. Hasedin zıddı ve övgüye layık olan davranış ise gıbta/imrenmedir. Gıbta, kişinin, bir başkasının sahib olduğu iyilik ve güzelliklere, nimet ve faziletlere kendisinin de sahib olmasını arzu etmesidir. Fakat bunda, başkasında bulunanın yok olmasını veya bulunmamasını istemek söz konusu değildir.

Hased, dinimizde haram kılınmış olan kötü hasletlerden biridir. Kitab ve Sünnet’te bu hususa işaret eden pek çok nass vardır. Hasedin haram kılınması ve kötü karşılanmasının sebebi, hasedçinin itirazının ve muhalefetinin gerçekte Allah’a karşı olmasındandır. Çünkü insana her türlü nimeti, mevkî ve makamı, üstünlüğü ve hayrı veren Allah’tır. O hâlde bir kimsenin sahib olduğu nimetlere karşı hased etmek, kıskançlık beslemek, Allah’ın ifâdesine müdahele anlamına gelir. Bunun zararı da hasedçiden başkasına değildir.”[14]

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Kulun kalbinde, iman ile hased bir arada olmaz!”[15]

Hiç şübhesiz hakikatın tâ kendisi olan, Rasulullah (s.a.s.)’in bu beyânı, apaçık gösteriyor ki, muttaki ve muvahhid bir kulun kalbinde hased olmamalı… Çünkü mü’minin kalbi, katıksız imanın mekânıdır… İman ile hased bir arada olamaz… Mü’minin kalbini ihâta eden katıksız iman, oraya hasedin girmesine müsâde etmez… Çünkü hased, hayırlı amellerin sevablarının yok olmasına sebebdir…

Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Hased, ateşin odunu yediği (mahvettiği) gibi, sevabları yiyip (tüketir).”[16]

İmam Ebu Davud (rh.a.)’in rivayetinde, önderimiz Rasulullah (s.a.s.):

“Hasedden sakınınız!” diye buyurmaktadır…

Hasedden sakınmayanın uğradığı musibet, salih ameller işleyerek kazandığı sevabların hased tarafından yenilip bitirilmesidir… Bundan dolayı muttakî mü’minlerin bu kötü huydan sakınması gerekir…

2-Buğz

“Buğz kelimesi, sevmeme, biri hakkında gizli ve kalbî düşmanlık hissi besleme, kin ve nefret duyma anlamına gelir.

Müslümanlar arasında kardeşlik ve dostluğa engel olan, bulunması arzu edilmeyen kötü hasletlerden biri de buğzdur. Ferdleri birbirine karşı sevgisiz, düşmanlık hissi besleyen, kin ve nefret duygularıyla dolu olan bir toplum, iş düzenini kaybedeceği gibi dışa karşı da güven veremez ve örnek bir tavır sergileyemez. Oysa İslâm Dini, sağlam karakterli ve üstün ahlâk sahibi ferdlerden oluşan örnek bir toplum meydana getirmeyi hedefler. Sevgisizlik, kin ve nefret, hem kişilik sahibi ferdlerin yetişmesini, hem de hedeflenen topluma ulaşmayı engelleyen sebeblerin önden gelenlerindendir. Bundan dolayı, Allah ve Rasulü tarafından kötü görülmüş, kınanmış ve yasaklanmıştır.”[17]

Mü’min müslüman şahsiyetin, nefsî duygularından hareketle diğer bir mü’min müslüman kardeşine karşı buğzu, yani kin ve nefreti gündeme getirmesi günahtır… Böyle bir durum, o mü’mini ahlâkî yönden küçültür ve büyük bir zarara uğratır… Ancak bu kin ve nefret, Allah için olursa, yani muhatabındaki Allah’ın rızasına uygun olmayan bir hâlden dolayı ona kin duyar ve hâlinden nefret ederse bu hâl kınanmış değildir… Böyle bir durumu sergileyen muttakî mü’minin vazifesi, muhatabı olan mü’mini uyarması, nasihat etmesi ve kin duyulup nefret edilen o hâlin kendisinden uzaklaşmasını sağlamaya gayret etmesidir… Yalnız ve yalnız Allah için yapılacak ameller, kalbdeki imanın kâmilleşmesine vesîle olur ve imanı kuvvetlendirir.

Ebu Umâme (r.a.) rivayet eder.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kim sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine de Allah için buğz ederse, verdiğini Allah için verir ve vermediğini de Allah için vermezse, imanını kemâle erdirmiş olur.”[18]

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ya Ebâ Hüreyre, şübheli (yani helâl mi, haram mı diye tereddüt ettiğin) şeylerden titizlikle sakın, (o takdirde) insanların (Allah’a) en çok kulluk edeni olursun. (Sana verilen dünyalığa) kanaatkâr ol (o zaman) insanların (Allah’a) en çok şükredeni olursun. Kendi nefsin için sevdiğin (iyi) şeyi insanlar için (de) sev (yani arzula, o zaman olgun) mü’min olursun. Sana komşu olanlara iyi komşuluk et, (o takdirde kâmil) müslüman olursun. Ve az gül. Çünkü gülmenin çokluğu kalbi öldürür (yani karartıp katılaştırır).”[19]

Rasulullah (s.a.s.)’in, Ebu Hüreyre (r.a.)’a yaptığı nasihat, hayırlı ümmetin bütün erkeklerine ve kadınlarına yapılmış sayılır… Şahid ve vasat ümmetin müttakî erkekleri ve kadınları, her hâllerinde Allah’ın rızasını gözetir, ona göre davranırlar… Bu hâl üzere olmayı, ancak mahmûm kalb sahibi olan muvahhid mü’minler gerçekleştirirler… Onlar, her hâllerinde kâmil imanlarının gereği olan takva üzerine olmaya bütün imkânlarıyla gayret edip çalışırlar…

3-Takva

Rasulullah (s.a.s.) üç defa kalbine işaret ederek: “Takva şuradadır.” diye buyurur.

Katıksız iman ehli olan mü’min müslüman kişi, takva sahibi bir şahsiyettir… Mü’min kardeşini küçük görmez ve onu yardımsız bırakmaz… Takvaya yakışan, kibirli ve gururlu olmamak, kendisini üstün görmemektir… Kendini üstün görmek, kibrin ve cehâletin neticesidir… Bu konuda İslâm âlimleri şunları beyân etmişlerdir!..

Kurtubî (rh.a.) şöyle demiştir:

“Bunu, genellikle kibrin ve cehâletin kendisine galib geldiği kişi yapar. Çünkü kişinin, kendi nefsine daha büyük ve daha azametli olarak bakmadan başkasını küçük görmesi mümkün olmaz. Bu kendini ve küçük gördüğü kişiyi bilmemektir. Belki küçük görülen kişide, kibirlenende oluşan düşüncenin tam tersi bir durum vardır.

Takva kelimesi ‘ittekâ tukâten’in mastarıdır. Bu kelimedeki ‘te’ harfi, ‘vav’ın bedeli olarak gelmiştir. Çünkü aslı ‘vikâye’den gelmektedir. Muttakî, kendisiyle korktuğu şey arasına engel koyan kişi demektir. Şer’î mânası ise, kendisiyle Allah’ın azâbı arasına O’na itaat etme perdesi çeken demektir. O zaman takvanın aslı korkmaktır. Korku, Allah’ın celâlini ve azametini bilmekle oluşur. Korku ve bilmenin yeri kalbdir. Kalbin yeri göğüstür. Bundan dolayı Rasulullah (s.a.s.) göğsüne işaret etmiştir. Takva, çok büyük bir haslet, şerîatın ilimlerini ve amellerini toplayan, dünya ve âhirette hayra ulaştıran yüce bir hâldir.

Şeyh Müzhir (rh.a.) şöyle demiştir:

“Şirk ve günahlardan sakınan kişinin küçük görülmesi câiz değildir. Takvanın yeri kalbdır. Yeri kalb olan bir şey, insanların gözlerinden gizlidir. Takva gizli bir şey olduğu için hiç kimsenin bir müslümanın takvasız olduğuna hükmetmesi ve bundan dolayı onu hakir görmesi câiz değildir.

Hadis, şu mânaya da gelebilir: Takvanın yeri kalbdir. Kalbinde takva olan kişi, hiçbir müslümanı hakir görmesin. Çünkü muttakî olan müslümanı hakir görmez.”

Tîbî (rh.a.) şöyle demiştir:

“İkinci mâna daha doğrudur. Hadisin lafzı bu mânaya daha çok yakındır. Çünkü Rasulullah (s.a.s.), eşitliğe dikkat çekmek ve müslümanlardan hiçbirinin diğerine karşı kendini daha üstün ve meziyetli görmemesi için müslümanı, müslümanın kardeşine benzetmiştir. Müslümanın, müslümanı küçük görmesi bu hâlle çelişir. Bu bölümü gözetmek zor bir iştir. Çünkü buna göre sultanla avamın en düşüğünü, zenginle fakiri ve büyükle küçüğü eşit tutmamız gerekir. Bu haslet, sadece Allah’ın, kalbini takva için hazırladığı, kibir, bozukluk ve kinden arındırdığı kişide bulunur. Bu, saf altını kirden arındırmak gibidir. Bu kişi, hevâsına tâbi olmak yerine Allah Teâlâ’nın emrine tâbi olur.

Bundan dolayı hadiste: ‘Onu hakir (küçük) görmez’ cümlesiyle, ‘müslüman kardeşini hakir görmesi, kişiye şer (kötülük) olarak yeter.’ cümlesi arasına ‘takva şuradadır.’ cümlesi gelmiştir. Bu iki cümle, küçük görmekten nehyetme mânasını içermektedir. Sen, kelâmda itiraziye cümlesinin tekit ve takrir için geldiğini öğrenmiştin.

Takva, kardeşlik bağını güçlendirdiği ve sağlamlaştırdığı için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’dan korkup sakının. Umulur ki esirgenirsiniz.”[20]

Yani siz, Allah’dan korkarsanız takva sizi ancak birbirinizi sevmeye ve birbirinizle ülfet kurmaya sevk eder. Ayrıca takvanın yatağı ve yeri, O, düzeldiğinde bedenin düzeldiği ve O, bozulduğunda bedenin bozulduğu bir et parçası olduğu için Rasulullah (s.a.s.), bu cümleyi tekrar etmiş ve eliyle üç defa göğsüne işaret etmiştir.”[21]

Peygamberlerin vârisleri olan İslâm âlimleri hayırlı ümmete nasihat ederken bu hikmetli sözlerini beyân ettiler… Yazana, okuyana ve dinleyene düşen vazife yazdıkları, okudukları ve dinledikleriyle salih bir şekilde amel etmeleridir!..

Ve Aziz İslâm Milleti’nin atası, Allah’ın kendisini dost edindiği İbrahim (a.s.)’ın duâsı:

“(Rabbim,) beni, (insanların) diriltilecekleri gün küçük düşürme.

Malın da, çocukların da bir yarar sağlayamadığı günde.

Ancak Allah’a selim bir kalb ile gelenler başka.”[22]

 

 

 

[1] Beyhakî, Şuabu’l-İman, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ, İst. 2015, C. 6, Sh. 421, Hds. 6180.

Sünen-i İbn Mace, Kitabü’z-Zühd, B.24, Hds. 4216.

[2] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B. 39, Hds. 45.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Musâkat, B. 20, Hds.107.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 14, Hds. 3984.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-Buyû, B. 1, Hds. 2534.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, C. 10, Sh. 601-602, Hds. 15071-15072.

Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2013, C. 11, Sh. 274-275, Hds. 20376.

İmam Beyhakî, el-Erbaûn es-Suğrâ, çev. Mehmet Emin Akın, Ank. 2006, Sh. 54, Hds. 2.

[3] Hac, 22/46. Â’râf, 7/179.

[4] Bedreddin el-Aynî, Muhtasar Umdetu’l-Kârî, çev. Yaşar Güngör-Faruk Uslu, İst. 2019, C. 1, Sh. 521.

[5] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 250, Hds. 23433.

Kuzâî, Şihâbü’l-Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yardım, İst. 1999, Sh. 175, Hds. 571.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâîd, çev. Adem Yerinde, İst. 2015, C. 1, Sh. 136, Hds. 165.

[6] Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 18, Hds. 230.

Kitabu’l -Menâsîk, B. 76, Hds. 3056.

Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, İst. 1996, C. 1, Sh. 299. Hds. 205.

[7] Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mace Tercemesi ve Şerhi, İst. 1982 C. 1, Sh. 398.

[8] İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 561, Hds. 24141.

İmam Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, çev. İshak Doğan, Konya, 2019, Sh. 498, Hds. 1075.

Ebu Nuaym el-İsbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, C. 9, Sh. 117, Hds. 142.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâîd, çev. Adem Yerinde, İst. 2015, C. 1, Sh. 165, Hds. 224.

[9] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2023, C. 9, Sh. 510, Hds. 11275.

Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 5, Sh. 56, Hds. 4115.

İbn Ebî Dünyâ, İbn Ebî Dünyâ Külliyatı-Hadislerde Allah’a şükretmek, çev. Recep Doğru, İst. 2013, C. 5, Sh. 454, Hds. 34.

[10] İmam Ahmed b. Hanbel, Kitabu’z-Zühd, çev. Mehmed Emin İhsanoğlu, İst. 1993, C. 1, Sh. 223, Hds. 827.

[11] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sılâ, B. 10, Hds. 33

Ebu Nuaym el-İsbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ, C. 12, Sh. 121, Hds. 3917.

[12] Abdullah b. Mübarek, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekâik, çev. Abdullah Samed Afaracı, İst. 2015, Sh. 217, Hds. 694.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 389, Hds. 23714.

Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 6, Sh. 423-424, Hds. 6181-6183.

Abdurrezzak es-San’ânî, Musannef, C. 11, Sh. 353, Hds. 20559.

İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2011, C. 9, Sh. 466, Hds. 10633.

İmam Ebu Muhammed Abdulhamid b. Humeyd b. Nasr el-Kissî, el-Muntehab- Abd b. Humeyd Müsnedî, çev. Serkan Ünal, Konya, 2015, Sh. 552, Hds. 1159.

[13] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sılâ, B. 10, Hds. 32.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sıla, B. 18, Hds. 1992.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 386-387, Hds. 23706-23711.

Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 6, Sh. 429, Hds. 6191.

[14] İmam Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, Tercüme ve Şerh: M. Yaşar Kandemir, vdğ. İst. 2011, C. 2, Sh. 200.

[15] Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-Cihad, B. 8, Hds. 3095.

Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 6, Sh. 427, Hds. 6185.

[16] Sünen-i İbn Mace, Kitabü’z-Zühd, B. 22, Hds. 4210.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 44, Hds. 4903.

Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 6, Sh. 426, Hds. 6184, 6186.

 

[17] İmam Nevevî, Riyâzü’s-Salihîn, C. 2, Sh. 201.

[18] Sünen-i Ebu Davud, Kitabü’s-Sünne, B. 15, Hds. 4681.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B. 22, Hds. 2642.

[19] Sünen-i İbn Mace, Kitabü’z-Zühd, B. 24, Hds. 4217.

Sünen-i Tirmizî, Kitabü’z-Zühd, Hds. 2407.

Beyhakî, Şuabu’l-İman, C. 6, Sh. 28, Hds. 5366.

[20] Hucurat, 49/10.

[21] Kemâlpaşazâde, Riyâzü’s-Salihîn Şerhi, çev. Nureddin Yıldırım, İst. 2025, C. 2, Sh. 105-106.

[22] Şuara, 26/87-89.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul