İnsan bazen bir mekânı değil, bir hissi özler. Kalbin huzur bulduğu, ruhun secdeyle hafiflediği, insanın kendisini Rabbine en yakın hissettiği anları özler. Müslümanın kalbinde Kâbe’ye duyulan hasret de biraz böyledir. Çünkü Kâbe yalnızca taşlardan oluşan ve kutsiyet atfedilen bir yapı değildir; tevhidin, kulluğun, teslimiyetin ve ümmet olmanın merkezidir. İnsan oraya baktığında sadece bir bina görmez; Hz. İbrahim’in teslimiyetini, Hz. Hacer’in tevekkülünü, milyonlarca müminin duasını ve secdesini görür.
Yeryüzünün dört bir yanında yaşayan milyonlarca Müslüman, günün beş vaktinde aynı istikamete yöneliyor. Farklı diller konuşan, birbirini hiç tanımayan insanlar aynı zaman diliminde yapılan bir çağrı (ezan) ile aynı kıbleye dönerek İslam’ın en büyük hakikati olan tevhidi gözler önüne seriyor: Bir olan Allah’a (cc) yönelen kalplerin birliği… Namaz yalnızca yerine getirilen bir ibadet değil; kulun Rabbiyle buluşması, dünyadan sıyrılıp huzura yönelmesidir. Her secde, insanın acziyetini; her kıyam, Rabbine olan bağlılığını hatırlatır. Kur’an-ı Kerim'in şu ayeti ise kulluğun özünü ne güzel anlatır: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) içindir.” (En’am, 6/162)
Yine Rabbimiz Allah Teâlâ bir ayet-i kerimede kıbleye yönelişin önemini şöyle bildirir: “(Ey Muhammed!) Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi o tarafa çevirin.” (Bakara, 2/144) Bu ilahi emir, Müslümanların yalnızca bedenlerini değil, kalplerini de aynı hakikatte birleştirmiştir. Dünyanın neresinde olursa olsun bir mümin secdeye vardığında aynı kıbleye yönelir ve aynı Rabbe kulluk eder.
Kâbe’nin insana verdiği en büyük derslerden biri teslimiyet ve güvendir. Hz. İbrahim ve Hz. Hacer’in yaşadığı imtihan bunun en derin örneklerinden biridir. Issız, susuz ve hiçbir insanın bulunmadığı bir vadide küçücük yavrusuyla yalnız bırakılan bir annenin yaşadığı çaresizliği düşünelim. Hz. Hacer’in, “Bizi burada kime bırakıyorsun ey İbrahim?” diye seslenişi, insan fıtratının en doğal haykırışıdır. Fakat bunun Allah’ın (cc) emri olduğunu öğrendiğinde söylediği şu söz, teslimiyetin zirvesidir: “Öyleyse Allah (cc) bizi zayi etmez.”
İşte tevhid bilinci budur. Sebeplerin tükendiği yerde Allah’a (cc) güvenebilmek… İnsanların görmediği yerde Allah’ın (cc) gördüğüne inanmak… Çaresizliğin ortasında bile Rabbin rahmetinden ümit kesmemek, Zemzem’e kavuşmak için koşmak, sa’y etmek... Çünkü Zemzem yalnızca susuzluğu gideren bir su değildir; teslimiyetin rahmete dönüşmüş hâlidir. Bu muhteşem bir durumdur.
Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: “Kim Allah’a (cc) tevekkül ederse O ona yeter.” (Talak, 65/3) Mümin kimse bilir ki; insan bazen bütün kapıların kapandığını zanneder; fakat Allah’ın (cc) rahmeti hiç umulmadık yerden yollar açar. Hz. Hacer’in Safa ile Merve arasında koşuşu, yalnızca bir annenin su arayışı değil; kulun sebeplere sarılırken kalbini Allah’a (cc) bağlamasının sembolüdür. Bu yüzden bugün milyonlarca Müslüman hac ve umrede Safa ile Merve arasında sa’y ederken aslında teslimiyetin izinden yürümektedir.
Hac mevsiminde ortaya çıkan manzara ise ümmet olmanın en güçlü tablolarından biridir. Kâbe etrafında dönen (tavaf eden) milyonlarca insan, adeta tek bir beden gibi hareket eder. Renkleri, dilleri ve ülkeleri farklıdır; fakat duaları aynıdır. Her biri bağışlanmak, Rabbine yakın olmak ve O’nun rızasını kazanmak ister. İhramlar içinde; makamların, zenginliğin ve dünya üstünlüklerinin silinmesi, insanın Rabbinin huzurunda yalnızca kulluğuyla değer kazandığını hatırlatır.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim Allah (cc) için hacceder de kötü söz ve davranışlardan sakınırsa, annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olarak döner.” (Sahih Buhari, Hac 4; Sahih Müslim, Hac 438)
Kur’an-ı Kerim'de Hz. İbrahim’e Beyt’in yerinin hazırlanışı anlatılırken şöyle buyrulur: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma.” (Hac, 22/26) Kâbe’nin temelinde işte bu çağrı vardır: Allah’tan (cc) başka hiçbir şeye boyun eğmeme çağrısı… İnsanları kula kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a (cc) kul olmaya davet eden büyük bir çağrı…
İslam tarihinde kulluğun özünü anlatan en çarpıcı sözlerden biri de Hz. Ömer’in Hacerü’l-Esved hakkında söylediği şu söz olsa gerek: “Vallahi biliyorum ki sen bir taşsın; ne fayda verirsin ne de zarar. Eğer Peygamberim Muhammed’in (sav) seni öptüğünü görmeseydim seni öpmezdim.” (Sahih Buhari, Hac 50; Sahih Müslim, Hac 251) Bu söz, İslam’daki kulluk anlayışını tek cümlede özetler. Mümin için esas olan, Allah’ın (cc) emrine ve Peygamberin (sav) sünnetine teslim olmaktır.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden bu teslimiyet ruhunu kuşanabilmek, Allah’a güvenmeyi yeniden öğrenebilmek ve tevhid bilincini hayatın merkezine yerleştirebilmektir. Çünkü ümmetin izzeti, kalplerdeki samimi iman ve teslimiyet ile güçlenir, kuvvet bulur. Müslüman, dünyaya yalnızca maddi gözle baktığında yorulur; fakat her şeyi Allah’ın kudretiyle değerlendirdiğinde kalbi huzur ve itminan bulur. Bu itminanı yakalayan muttaki Müslim, tevhidin, teslimiyetin ve kulluğun sembolü olan Kâbe’yi gördüğünde bir daha göresi gelir. O mukaddes beldeyi ziyaret edenin kalbinde tarifsiz bir özlem kalır. Çünkü insan bazen bir mekânı değil, Rabbine en yakın hissettiği hâli özler. Orada edilen dualar, gözlerden süzülen yaşlar, tavaf sırasında hissedilen o tarifsiz yakınlık, müminin kalbinde silinmeyen izler bırakır.
Peygamber Efendimiz’in (sav) şu duası ise müminin kalbindeki yönelişi en güzel şekilde ifade eder: “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî, Kader 7)
Sözümüzün sonu ve duamız şudur:
Rabbimiz, bizlere güvenin ve eminliğin sembolü kıldığın o mukaddes beldeye prangalardan kurtulmuş, özgür bir şekilde kavuşmayı nasip eyle. Kalplerimize tevhid bilinci, hayatımıza teslimiyet ve güven nasip et. Ümmet-i Muhammed’i tüm mazlum coğrafyalarda ve özellikle Filistin-Gazze nezdinde birlik, kardeşlik ve izzet üzere yeniden ayağa kaldır ve bizleri takva elbisesini kuşanan muvahhid ve muttaki kullarından eyle. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
Nursen AKÇAKAYA


