Ahmet Varol, Vuslat, Ağustos 2026
ABD-İsrail ittifakının 28 Şubat'ta başlattığı ve kırk gün boyunca aktif biçimde süren, ardından da diplomatik pazarlıklarda baskın çıkma amaçlı tehditlerle ve ateşkes ihlalleriyle etkisini sürdüren İran savaşı, 17 Haziran'da imzalanan on dört maddelik mutabakat muhtırasıyla resmî olarak sona erdirildi. Ancak tarafların İsviçre'de 21 Haziran'da başlayan ilk yüz yüze görüşmesinin hemen öncesinde Hürmüz Boğazı'nın yeniden kapatılması ve Lübnan'da çöken ateşkes, sürecin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Görünen o ki savaş her iki tarafı da yordu; fakat asıl mücadele şimdi masada ve boğazda sürüyor.
Savaş Kimi Ne Kadar Yordu?
Trump'ın tavrı tek başına ölçü alınamasa da gidişata dair önemli işaretler taşıyor. Bir dönem İran teslim olmadan anlaşmaya yanaşmayacaklarını, hatta "koşulsuz teslim" istediklerini söyleyen Trump yönetimi, aradan fazla zaman geçmeden savaşı bir an önce sonlandırma arayışına girdi. Savaşın açılış darbesi İran açısından gerçekten ağırdı: 28 Şubat'taki baskın saldırılarda dinî lider Ali Hamaney'in yanı sıra çok sayıda üst düzey yönetici ve komutan öldürüldü, askerî ve idari hedefler büyük zarar gördü. Diplomatik görüşmelerin sürdüğü bir anın fırsat bilinerek seçilmesi, İran liderlerinin bir bakıma gafil avlanmasına yol açtı; saldırı, hedef aldığı sistemin başını kesmeyi büyük ölçüde başardı. Ne var ki sistemi tümüyle çökertme ve ülkenin kontrolünü ele alma hedefi gerçekleşmedi.
İran böyle bir savaşa zaten istekli değildi, zorla sürüklendi. Saldırılara karşılık verdi, saldıran tarafı hırpalayan misillemeler yaptı; ama ülkede açılan yaralar derin. Şu an siyonist tehdidi tümüyle etkisizleştirecek ya da ABD'yi kendi şartlarına zorlayacak güçte değil; intikam için savaşı uzatmanın da kendisine ağır bir fatura çıkaracağının farkında. Savaşın İran açısından bir ölüm-kalım meselesine dönüşmesi, teslim olmak yerine kararlılıkla direnmeyi seçmesine, halkın da iç ihtilaflarını bir kenara bırakıp ortak bir tavır almasına yol açtı. Bu durum saldıran tarafı, uzadıkça herkesi içine çekecek bir bataklığa doğru sürükledi.
Buna rağmen her iki taraf da sonucu kendi açısından bir "zafer" olarak sunmak istiyor: ABD ve İsrail amaçladıklarını gerçekleştirdiklerini söyleyecek, İran ise "İran engelini" aşamadıklarını her fırsatta dile getirecektir. Askerî, insani ve maddi açıdan en ağır kaybı veren taraf İran olsa da, gelinen tablo ABD'nin başlangıçtaki hedeflerinin çok gerisinde kaldığı ve pazarlık sürecinde en çok geri adım atan taraf çok açık bir şekilde görülüyor. Bu yönüyle İran'ın, stratejik açıdan savaşın kazanan tarafı olduğu söylenebilir.
Cepheden Boğaza Taşınan Savaş: Hürmüz
Nisan başındaki ilk ateşkesin ardından füze ve İHA'ların konuştuğu sıcak çatışmanın yerini büyük ölçüde bir "boğaz kavgası" aldı. ABD 13 Nisan'dan itibaren İran limanlarına yönelik deniz ablukası uygularken, İran da Hürmüz'den geçişi fiilen kilitledi; ortaya bir "çifte abluka" çıktı. Dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği bu su yolunun güvensizleşmesi enerji piyasalarında sert bir şoka yol açtı: Brent petrolü zaman zaman 126 dolar bandını denedi, ABD'de bir galon benzinin ortalama fiyatı savaş öncesindeki 2,98 dolardan 4,33 dolara çıktı.
Bu kavgada ABD'nin boğazın dışından uyguladığı abluka ve askerî üstünlüğü ona bir avantaj sağlasa da, Hürmüz'ün tıkanması yalnızca Tahran'ı değil tüm dünya piyasasını vurduğundan sorunun uzaması ABD'yi de uluslararası baskı altına sokuyordu. Nitekim yüz yüze görüşmeler öncesinde İran Devrim Muhafızları 20 Haziran'da Hürmüz'ü yeniden kapattığını ilan etti; gerekçe olarak mutabakat muhtırasının "ilk maddesinin ihlalini", yani İsrail'in Lübnan'a saldırılarını sürdürmesini gösterdi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı ise boğazın kapanmadığını, trafiğin sürdüğünü savundu. Trump'ın "anlaşma 60 günde tamamlanmazsa" boğazda geçiş ücreti alınacağı tehdidinde bulunması tabloyu daha da karmaşıklaştırdı. Oysa böyle bir ablukanın bizzat ABD'nin ve küresel ekonominin aleyhine işleyeceği açıktı; bu da Washington'ın elindeki kartı bir tercih olarak değil sıkışmışlığın ürünü olarak oynadığını düşündürüyordu.
İşgal Rejimi Lübnan'da Anlaşmayı Sabote Etti
Asıl düğüm Lübnan'da. 17 Haziran'da Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında imzalanan muhtıra, Lübnan dahil bütün cephelerde çatışmanın derhal durmasını ve Hürmüz'ün 60 gün boyunca ücretsiz biçimde yeniden açılmasını öngörüyordu. Ancak metinde Lübnan'ın özellikle zikredilmesine rağmen işgal rejimi, imzaların mürekkebi kurumadan saldırılarını sürdürdü. 19 Haziran'da ilan edilen İsrail-Hizbullah ateşkesi fiilen tutmadı; Nebatiye ve çevresine düzenlenen saldırılarda çoğu sivil en az 16 kişi öldü. İşgal hükümetinde sözde Ulusal Güvenlik Bakanı sıfatı taşıyan Itamar Ben Gvir, Lübnan'ın tamamen yakılması gerektiğini söyleme cüreti gösterebildi.
Bu tablo, işgal rejiminin şimdiye kadar imzaladığı hiçbir ateşkese gereği gibi uymadığı gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Gazze'de birinci aşama taahhütlerini yerine getirmeden ikinci aşamaya geçişi engelleyen, Kudüs ve Batı Şeria'da yahudileştirme ve yerleşimci şiddetini tırmandıran rejim, Lübnan'da da "güvenlik" söylemiyle kademeli işgalini derinleştiriyor. İran ile ABD arasındaki anlaşmadan en çok rahatsız olan taraf da zaten işgal rejimidir; çünkü rejim, İran'ın teslim olmaya zorlandığı bir anlaşmaya kadar saldırıların sürmesini istiyordu. İşgalcileri ilgilendiren Trump'ın siyasi itibarı değil, kendi yayılmacı hedeflerinin önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Bu nedenle destek verdikleri liderleri dahi kendi çıkarları gerektirdiğinde feda etmekten çekinmezler.
Trump-Netanyahu Çatlağı ve Washington'daki Baskı
Bu savaşın seyrini belirleyen unsurlardan biri de ABD ile İsrail arasında giderek görünür hale gelen çatlak. Netanyahu hükûmeti muhtırayı açıkça eleştiriyor, İsrail'in bu metne "bağlı olmadığını" söylüyor. ABD istihbaratının, İsrail'in Hizbullah'a saldırılarını sürdürerek anlaşmayı tehlikeye atmaya devam edeceğini göz önünde bulundurduğu bildiriliyor.
İçeride de Trump zor durumda. Temsilciler Meclisi, başkanın İran'a yönelik savaş yetkilerini sınırlayan bir kararı kabul etti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio bir komite oturumunda sert sorularla karşılaştı. Trump'ın "anlaşma yakın" mesajlarını tekrarlayarak piyasaları yukarı yönlü manipüle ettiğini itiraf etmesi tartışmaları büyüttü. Bütün bunlar, sonbahardaki ara seçimler yaklaşırken başkanın elini zayıflatıyor. Oysa başlangıçtaki hesabı İran'daki siyasi otoriteyi kısa sürede çökertip bunu seçim kampanyasında bir kazanım olarak kullanmaktı. Bu hesap tutmadı.
Değişen Bölgesel Denklem: OPEC ve Pekin
Savaş yalnızca cephe hatlarını değil bölgesel ve küresel dengeleri de sarstı. Birleşik Arap Emirlikleri'nin 1 Mayıs'ta yürürlüğe giren OPEC'ten ayrılma kararı, yaklaşık altmış yıllık bir üyeliği sona erdirdi ve OPEC'in piyasa üzerindeki etki gücünü zayıflatan tarihî bir kırılma sayılıyor. Bu çıkış, Hürmüz krizi yüzünden zaten ihracat sıkıntısı çeken körfez üreticilerinin koordinasyon kabiliyetinin azaldığı bir döneme denk geldi.
Diğer yandan, prestij kaybeden Trump mayıs ortasında Çin'in kapısını çaldı. 14-15 Mayıs'ta Pekin'de gerçekleşen Trump-Şi zirvesinde İran savaşı ana gündem maddelerinden biriydi. Çin, İran'a askerî teçhizat sağlamayacağı güvencesini verdi ve Hürmüz'ün açık kalması konusunda ABD'ninkiyle benzer bir tutum sergiledi. Ekonomik alanda Pekin'in yaklaşık 200 Boeing uçağı, 400'ü aşkın GE motoru ve 10 milyar doları aşan tarım ürünü alımına yönelmesi gündeme geldi. Ancak Çin, Tayvan dosyasını masaya koyarak kendi kırmızı çizgilerini hatırlattı ve sorunun askerî güçle değil siyasi görüşmelerle çözülmesi gerektiğini vurguladı. Yani Pekin, ABD'ye sınırlı bir "oksijen" verdi ama bunu kendi çıkarlarını güvenceye alarak yaptı.
Anlaşma Açıklanmadan Önceki Kaygılar Doğrulandı
Anlaşmanın tam metni kamuoyuna duyurulmadan önce yazılan ilk değerlendirmelerde dahi, metnin işgal rejiminin saldırgan tutumu karşısında güven verici olamayacağı ve Lübnan'a yönelik saldırıların devam edeceği öngörülüyordu. Nitekim öyle de oldu. İmzaların mürekkebi kurumadan Lübnan'a yönelik geniş çaplı bir saldırı düzenlenerek yeni bir katliam yaşandı. Bu durum, sadece bir tahminin doğrulanmasından ibaret değil; işgal rejiminin herhangi bir metne bağlı kalma niyeti taşımadığının somut bir göstergesi olarak okunmalı.
Bu noktada akla gelen soru şu: Anlaşma kimi memnun etti? Cevap, göründüğünden daha karmaşık. ABD bu anlaşmayla kendi başlattığı saldırının hedeflerinden geri adım atmak zorunda kaldığı için tam anlamıyla memnun sayılmaz. İran da ağır bir yıkımla karşı karşıya kaldığından, pazarlık masasında elde ettiklerini yeterli görmüyor. Asıl istediği, işgal rejiminin Lübnan'a yönelik saldırılarını durduracak daha bağlayıcı bir mutabakattı. Buna karşın anlaşmanın en avantajlı tarafının İran olduğu söylenebilir. Bu tablodan en çok rahatsızlık duyan ise işgal rejimidir. Çünkü o, İran'ın teslim olmaya zorlandığı bir sonucu bekliyordu ve anlaşmada taraf olarak yer almamış olmasını bir sabotaj fırsatına çevirmekten çekinmiyor.
Asıl Mesele Savaş Sonrası
21 Haziran'da İsviçre'nin Bürgenstock tesislerinde başlayan görüşmeler, bu denklemin yeni perdesi. ABD heyetinde Başkan Yardımcısı JD Vance, özel temsilci Steve Witkoff ve Jared Kushner; İran heyetinde ise Meclis Başkanı Muhammed Bâkır Kalibaf önderliğinde Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ile petrol ve bankacılık yetkilileri yer aldı. Pakistan ve Katar arabuluculuğu sürüyor. 60 günlük müzakere takvimi, İran'ın nükleer programı, füze kapasitesi, yeniden imar ve yaptırımlar gibi en çetin başlıkları kapsıyor. İlk turdan hızlı bir sonuç beklemek gerçekçi değil, üstelik Lübnan cephesindeki her yeni saldırı masayı bir anda devirebilecek nitelikte.
Asıl önemli olan, savaşın sona erdirilmesiyle birlikte yalnızca Körfez'de değil tüm Ortadoğu'da istikrara kapı açacak bir güven ortamının oluşup oluşmayacağıdır. Bu konudaki en büyük tereddüt işgal rejiminin siyasi ve stratejik tercihlerinden kaynaklanıyor. Aksa Tufanı öncesinde diplomatik ataklarla bölgesel bir otorite kurma siyasetinin önü kesilen bu rejim, bir alternatif olarak yayılmacı ve saldırgan tutumda ısrar ediyor. Bu yüzden ateşkesin kâğıt üzerinde kalması ve Lübnan'a yönelik saldırıların sürmesi güçlü bir ihtimal.
Bu noktada İslam âleminin önündeki asıl mesele, savaş sonrası izlenecek tutumdur. İşgal rejiminin ve onu sahaya süren küresel emperyalizmin hedefinin tüm bölge olduğunu görmek; siyonist işgalin Lübnan, Gazze ve Batı Şeria'da sürdürdüğü saldırganlığın ortak bir tehdit olduğunu kabul etmek gerekiyor. İşgal rejimini geri adım atmaya zorlamak, onun ya da hamilerinin insafına sığınmakla değil, bölgesel güçlerin etkin bir dayanışmayla ortak bir strateji ve baskı geliştirmesiyle mümkün olabilir.
Nitekim mevcut tablo, tek başına diplomatik metinlerin ya da imzaların bölgede kalıcı bir güven ortamı kurmaya yetmediğini bir kez daha gözler önüne seriyor. On dört maddelik muhtıra kâğıt üzerinde bir çerçeve sunsa da, uygulamada belirleyici olan taraflardan birinin kuyruğu olan ama kendisi bir taraf olarak anlaşmaya imza atmayan işgal rejiminin bu çerçeveye bağlı kalıp kalmayacağıdır. Geçmiş tecrübeler, bu konuda iyimser olmayı güçleştiriyor. Dolayısıyla belirlenen 60 günlük müzakere takviminin sonucu kadar, bu süre zarfında sahada yaşanacak gelişmeler de anlaşmanın uygulamaya geçirilmesinin gidişatını belirleyecektir.
Sonuç olarak, ABD-İran anlaşması bir savaşı durdurmuş olsa da bölgesel istikrarı henüz sağlamış değildir. Yolun sonuna gelinmiş değildir. Filistin topraklarında işgalin varlığını sürdürmesi, tehdidin ve tehlikenin de sürmesi anlamına gelir.
SPOT CÜMLELER
“Görünen o ki savaş her iki tarafı da yordu; fakat asıl mücadele şimdi masada ve boğazda sürüyor.”
“Bu tablo, işgal rejiminin şimdiye kadar imzaladığı hiçbir ateşkese gereği gibi uymadığı gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor.”
“Sonuç olarak, ABD-İran anlaşması bir savaşı durdurmuş olsa da bölgesel istikrarı henüz sağlamış değildir.”

