Mustafa ÇELİK
Allah’ın arzında davası olanın daveti, daveti olanın da duası olur. Dava adamı; davası, daveti ve duası olan adamdır. Duasız davetçilerden dava adamı olmaz.
Dava, bir iddia değildir; insanın neye teslim olduğunu gösteren istikamettir. İnsan, peşinden yürüdüğü şey kadar vardır. Bu sebeple dava şuuru; sadece bir fikri benimsemek, bir kimlik taşımak yahut bir aidiyet ilan etmek değildir. Dava şuuru, hayatın her alanında ölçüyü neye göre kurduğunu bilmektir.
Müslüman için bu ölçü, Allah’ın hükmü ve hâkimiyetidir. Çünkü iman, yalnızca kalpte saklanan bir tasdik değil; hayata yön veren bir teslimiyettir. İnsan ticaretinde, hukukunda, ahlakında, aile hayatında, dostluğunda ve düşmanlığında hangi ölçüyü arıyorsa, aslında kimin hâkimiyetini kabul ettiğini de ortaya koymaktadır.
Dava şuuru olan insan, zamanı ve zemini bahane etmez. Hakikati sadece belli mekânlara, belli günlere ve belli alanlara hapsetmez. O bilir ki hakikat, hayatın tamamına söz söyler. İnanç ile hayat arasında duvar örmek, davayı slogan seviyesine indirgemektir.
Bu sebeple dava şuuru; her yerde ve her zaman Allah’ın hükmünü ve hâkimiyetini arama hassasiyetidir. İnsan, bütün meşguliyetlerini bu merkeze göre tartar. Çünkü merkez kaybolduğunda, en ciddi görünen uğraşlar bile hakikat terazisinde çocuk oyuncağına döner. Dava zannedilen nice şey, aslında oyalanmadan ibaret kalır.
Dava, insanın ne söylediğiyle değil; neyi merkeze aldığıyla anlaşılır. Hakikatin yükünü omuzlamayan bir iddia, ne kadar yüksek sesle dile getirilirse getirilsin, sonunda gürültüden öteye geçmez.
Müslüman için dünyada İslâm’dan bağımsız, İslâm’dan ayrı bir dava düşünülemez. Çünkü kimlik ile dava birbirinden koparıldığında geriye sadece isim kalır, mana kaybolur. Dava; sözle değil, şuurla ayakta durur. Dava şuuru ise insanın neye inandığını, niçin yaşadığını ve hangi istikamette yürüdüğünü bilmesiyle oluşur.
Bir insanın davası, yönünü tayin eder; yönü ise hayatını şekillendirir. Müslümanın yönü Allah’ın rızası, ölçüsü vahiy, gayesi ise İslâm’ın ahlakını ve adaletini hayatına taşımaktır. Bu sebeple dava; slogan değil, sorumluluktur.
Dava şuuru olmayan yerde dağınıklık, dava şuuru olan yerde ise istikamet vardır.
Dava şuuru; her yerde ve her zaman Allah’ın hükmünü ve hâkimiyetini aramaktır. Bunun ötesi çelik çomaktır.
Dava, bir söz değil; istikamet meselesidir. Dava şuuru, hayatın her cephesinde Allah’ın hükmünü aramak, O’nun hâkimiyetine yer açmaktır. Bunun dışında kalan nice büyük görünen meşguliyetler vardır ki, hakikat terazisinde çocuk oyuncağı misali sadece oyalanmaktır.
Dava şuuru; ümmete yük olmak değil, ümmetin yükünü yüklenmeyi şeref bilmektir. Çünkü dava, insana yalnızca konuşmayı değil; taşımayı, sabretmeyi, fedakârlığı ve mesuliyet almayı öğretir. Dava adamı, omuz arayan değil omuz veren insandır. Herkesin yükünü başkasına bıraktığı yerde, o yükün altına girip yürüyebilmektir.
Bugün birçok insan büyümeyi görünmekte, öne çıkmakta ve sözünün ağırlığında arıyor. Oysa hakiki büyüklük, yük taşıyabilme kudretidir. İnsan makamla değil, mesuliyetle büyür. Kendi nefsini büyütmek isteyenler kalabalıklar içinde kaybolur; ümmetin derdini omuzlayanlar ise sessizce iz bırakır.
Dava şuuru aynı zamanda bir ahlak meselesidir. Yapılan iyiliği başa kakmadan, hizmeti üstünlük sebebi saymadan, yük taşırken kibir üretmeden yürüyebilmektir. Çünkü yüklenmek başka, yüklenirken ezmek başkadır. Dava eri; yük alır ama gönül kırmaz, hizmet eder ama kendine pay çıkarmaz.
Alçalmadan büyümek de burada başlar. Kimliğini, izzetini ve istikametini kaybetmeden; tevazu ile büyümek, sorumlulukla olgunlaşmak, ümmetin derdini kendi derdi bilmektir. Zira gerçek büyüklük, ne kadar yükseldiğinle değil; kaç kişinin yükünü hafiflettiğinle anlaşılır.
Dava ruhuna sahip olanlar, hayatlarını gayelerine göre tanzim ederler. Hislerini ve düşüncelerini meşru hedefleri doğrultusunda disiplin altına alır, arzu ve isteklerini de aynı istikamette kontrol ederler. Onların yaşadığı hayat, nefsin arzularına göre şekillenen bir hayat değil; dinlerinin kendilerinden talep ettiği hayattır. Ruhları, kalpleri ve akılları İslâmî hayat tasavvurunun ölçüleriyle biçimlenir; tercihleri, yönelişleri ve duruşları bu çerçevede anlam kazanır.
Dava ruhu, insanın yalnızca neye inandığını değil, nasıl yaşadığını da belirleyen bir şuurdur. Çünkü dava sahibi olmak, bir fikri taşımaktan öte; o fikrin insana yön vermesine razı olmaktır. Böyle insanlar hayatlarını anlık heveslere, gelip geçici arzulara veya çevrenin beklentilerine göre değil; benimsedikleri gayeye göre kurarlar. Onlar için ömür, tüketilecek bir zaman değil, yerine getirilecek bir sorumluluktur.
Dava insanı; hislerini başıboş bırakmaz, düşüncelerini dağınık hâlde yaşamaz. Sevinciyle, öfkesiyle, sevgisiyle, tercihiyle bir istikamet üzere olmaya gayret eder. Meşru hedefleri doğrultusunda nefsini terbiye etmeyi, arzularına ölçü koymayı ve iradesini disiplin altına almayı bir yük değil, bir bilinç meselesi olarak görür. Çünkü bilir ki, istikametini kaybeden duygu, insanı hedefinden uzaklaştırır.
Böyle kimselerin hayat anlayışı, “Nasıl yaşamak istiyorum?” sorusundan önce, “Nasıl yaşamam gerekiyor?” sorusuyla şekillenir. Onların yaşadığı hayat, yalnızca kendilerine ait bir hayat değildir; inandıkları değerlerin ve bağlı oldukları dinin hayat üzerindeki tezahürüdür. Hayatın merkezinde nefsin talepleri değil, hakikatin ölçüleri bulunur.
Bu sebeple onların ruhu, kalbi ve aklı; içinde yaşadıkları çağın değişken arzularına göre değil, İslâmî hayat tasavvurunun ölçülerine göre şekillenmeye çalışır. Çünkü dava ruhu, insanı sadece bir davanın mensubu yapmaz; o davanın şahidi ve taşıyıcısı hâline getirir.
Dava, ilahi karardır. Dava şuuru, Allah yolunda istikamet üzere istikrardır. Dünyevi hiçbir çıkar, hiçbir bahşiş, makam ve mevki dava adamını yolundan alıkoyamaz. Mekkeli müşrikler muhtelif dünyevi bahşişler Ebu Talib’i Hz. Muhammed (sav) gönderdiler. Hz. Muhammed (sav) kıyamete kadar yaşacak olan dava adamlarına şu dersi verdi:
“Ey amca! Allah"a yemin olsun ki bu davamı terk etmem karşılığında sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar, Allah dinini güçlendirinceye veya bu yolda canımı verinceye kadar asla bundan vazgeçmeyeceğim.” (1)
Dava adamı, şekle ve şüpheye sığmaz. O, tereddüdün değil teslimiyetin adamıdır. Tevhid onun istikameti, iman onun yürüyüşüdür. Rüzgâra göre yön değiştirmez; hakikate göre saf tutar.
Çünkü bilir ki, tevhid ehli için kararsızlık değil, sadakat esastır. Dava adamı bilir ve inanır ki; Tevhid, İslâm’ın özü ve tamamıdır. Kur’ân’ın bütünü tevhid etrafında döner. Kur’ân ayetleri ya Allah’tan, O’nun isim ve sıfatlarından, yaratmasından, fiillerinden ve kâinatı yönetmesinden haber verir; ya emir ve yasakları bildirir ki bunlar da Allah’ın ulûhiyetinin ve kulları üzerindeki hâkimiyetinin gereğidir.
Yahut sevap ve mükâfat çeşitlerini açıklar ki bu, Allah’a itaat edip O’nun gönderdiği resullere uyanların karşılığıdır; bu resuller de insanları Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidine davet etmek için gönderilmiştir.
Ya da ceza ve azap türlerini anlatır ki bu da Allah’ın şeriatine muhalefet edenlerin karşılığıdır. Veya geçmiş ümmetlerin hâllerinden haber verir; bu da tevhidin gereğinden ve Allah’a kulluktan çıkanların akıbetini açıklamaktadır.
Dolayısıyla tevhid, İslâm’ın kendisi ve temelidir. İslâm’ın bütün hükümleri, sistemleri, emirleri ve yöntemleri onun üzerine bina edilmiştir. Dinde bulunan bütün ibadetler, hükümler ve uygulamalar tevhidi destekler, onu güçlendirir ve müminlerin kalplerine yerleştirir. (Usulü'd-Dave/Abdülkerim Zeydan, Sh: 23, Bağdad/ 1976)
Dava adamı; “yandımsa İslâm’ın derdine yandım” diyerek fânî emellere ve geçici menfaatlere iltifat etmeyendir.
Dava adamı; “ne elem, ne keder; Allah’ım bana yeter” diyerek yükünü Rabbine havale edendir. Dava adamın lügatinde Allah yolunda gevşeme, yılgınlık ve boyun eğme yoktur. Rabbimiz haber veriyor:
“Nice peygamberler vardır ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu (ribbiyyûn/rabbânî) savaştı da, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılgınlık göstermediler, düşmana boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever." (2)
Dava adamı; özünü, yönünü ve gayesini Hakk’a çeviren; sözünü, hâlini ve mücadelesini hakikate bağlayandır. Çünkü dava adamı, menfaatin değil hakikatin; alkışın değil rızanın peşinden yürüyendir.
Dava adamı; kalabalıkların alkışına değil, vicdanının mahşerine kulak verendir.
Dava adamı; günü kurtarmaya değil, hakikate tutunmaya talip olandır. Dava adamı, davasının davetçisidir. Davetin amaçları şunlardır:
Doğru ilim ve sahih bilginin yayılmasını,
Tevhidi’n korunmasını,
İmanın güçlendirilmesini ve artırılmasını,
İnsanların hidayetine vesile olmayı,
İnsanlara hüccetin (delilin) ulaştırılmasını,
Fıtratın uyandırılmasını,
İslam dininin güzelliklerinin ortaya konmasını,
Cehalet, hurafe, şirk ve bid’atle mücadeleyi,
Dinin ikame edilmesini ve bu konuda ayrılığa düşülmemesini,
Toplumun birlik ve beraberliğinin korunmasını,
Güzel ahlâkın teşvik edilmesini ve kötü ahlâktan sakındırılmasını,
İnsanın yaratılış gayesinin ve değerinin açıklanmasını,
İnsanların durumlarının imkân ölçüsünde ıslah edilmesini,
Müslüman toplumun sapkın fikrî akımlara karşı korunmasını,
Güvenliğin muhafaza edilmesini,
Zulüm konusunda insanları uyarmayı hedefler. (3)
İslâm’a davet: insanları, İslâm dinine girmeye güçlü bir şekilde çağırmak ve teşvik etmektir; bunu inançta, sözde ve amelde; zahiren ve batınen gerçekleştirmeye yöneltmektir.
İslâm’a davet ilmi: İslâm’a davetin yöntemlerini, yollarını, araçlarını ve adabını öğreten ilimdir; insanların İslâm dinine inanç, söz ve amel bakımından, açıkta ve iç dünyalarında yönelmesini konu edinir.
Esas olan, İslâm’a davetin Müslüman olmayanlara yönelik olmasıdır. Ancak bazı durumlarda Müslümanlardan bir kısmına da yapılabilir; onların hâli Müslüman olmayanların durumuna benzediğinde (yani İslâm’ın gereklerinden uzaklaştıklarında) davet kapsamına girerler.” (4)
Davet fıkhı ilmi: Allah’a davetin nasıl doğru, bilinçli ve sahih bir şekilde yapılacağını inceleyen ilimdir. Bu ilim; şeriatın farklı alanlarının yanında yönetim, sosyoloji, psikoloji ve benzeri bazı ilimlerden de yararlanır. Bu sebeple önemli, geniş kapsamlı ve hassas bir ilimdir.
Bu ilim bid‘at mıdır?
Hayır. Bilakis bu ilim, kitaplarda müstakil bir başlık halinde yazılmamış olsa da, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde mevcuttu. Buna dair birçok hadis vardır. Aynı şekilde bu ilim, bütün peygamberlerin dönemlerinde de vardı; Kur’an’da buna işaret eden birçok ayet bulunmaktadır.
Yani davet; büyük bir emanettir ve bu emaneti taşımak gerekir. Ağır bir yükü taşımak isteyen kimse için iki şey gerekir:
a) Güçlü olması gerekir; aksi halde onu taşıyamaz.
b) Onu doğru yöntemle taşıması gerekir; aksi halde ya kendine zarar verir ya da taşıdığı şeye zarar verir.
Bu sebeple Allah Teâlâ, Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) davet yükünü taşıyacak şekilde hazırlamıştır:
“Ey örtüsüne bürünen!
Gecenin az bir kısmı dışında kalk.
Gecenin yarısında ibadet et; yahut ondan biraz eksilt.
Ya da üzerine biraz ekle ve Kur’an’ı tane tane oku.
Çünkü biz sana ağır bir söz yükleyeceğiz.” (5) Buradaki: “Biz sana ağır bir söz yükleyeceğiz” ifadesi, davet ve risalet yükünün büyüklüğüne işaret eder.
Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra bu emaneti sahâbe (radıyallahu anhum) taşıdı; ardından tâbiîn, sonra da nesiller boyunca aktarılarak bize kadar ulaştı. (6)
Dava adamı; "Ben Allah içinim ve yine Allah'a döneceğim. Hiçbir sahte ilah benim hayatımdan pay alamaz" diyen insandır Hayatlarını sahte ilahların kanun, yasa ve anayasa adında yapmış oldukları sözüm ona 'anayasak" lara peşkeş çekip emanet edenler; heva adamı olurlar ama dava adamı olamazlar!
Dava adamı; çileyi yük değil, yolun vergisi bilir; yürürken yorulur ama yönünü kaybetmez.
Bir elinde sabır, bir elinde inanç; gözünde menzil, gönlünde mesuliyet taşır. Bilinir ki dava; sözle büyümez, bedelle büyür. Ve insan, neyi uğruna eksiliyorsa, aslında ona doğru tamamlanır.
Dava adamı; sempatizan değil, inandığı davayı hayatının merkezine yerleştirmiş, kalbini, aklını ve iradesini o davaya vakfetmiş “sabitkadem” insandır. Onun için dava, boş zamanların süsü değil; zamanın kendisini şekillendiren asıl eksendir.
Dava adamı ile sempatizan arasındaki fark, işte burada belirginleşir: Dava adamı gündelik ve dünyevî işlerini bile davasına göre tanzim eder; sempatizan ise davasını, gündelik hayatın arta kalan “boş vakitlerine” sıkıştırır.
Bu fark, nicelik değil nitelik farkıdır. Çünkü kedi, aslanlar familyasındandır; fakat kırk kedi bir araya gelse bir aslan etmez. Aynı şekilde, çok sayıda sempatizan bir araya gelse de bir dava adamının iradesini, yükünü ve omurgasını oluşturamaz.
Dava adamlarından biri, son nefesinin eşiğinde, sanki zamanın alnına mühür vururcasına haykırıyordu: ‘Bu iman davası gibi azametli bir dava bir daha yeryüzüne inmez; bu dava uğruna can verenlerin şerefine denk bir şeref de artık bu âlemde doğmaz!’
Bu söz, bir çığlık değil; bir ruhun ebediyete açılan kapıda bıraktığı son yankıydı. Bir dertlinin değil, bir idrak sahibinin, hakikati kanıyla tasdik eden bir seyr-i sülûkun zirvesiydi.
Zira dava adamı için vazife, kuru bir yük değil; imanın omuzlara yüklediği ateşten bir emirdir. Ve o emri taşıyabilmenin ölçüsü, kalpteki iman nispetinde büyür; iman ne kadar derinse, fedakârlık o kadar azizleşir, o kadar göğe yükselir…
Dâva adamı, dünyaya bakışıyla başlar her şeye. Onun için dünya, tutulacak bir yer değil; aşılması gereken bir imtihan sahasıdır. Gülüşü bile bazen bir hizmettir; gerektiğinde güldürmek için ağlar, çünkü kendi duygusunu değil, başkasının ihtiyacını önceleyen bir irade taşır. Vermek için yaşar, hatta çoğu zaman vermek uğruna kendi nefsinden eksiltmeyi göze alır. Yedirmek için yemez; paylaşmak için elinde olanı tutar. Bu yüzden dünyaya karşı sürekli bir oruç hâlindedir; sadece mideyle değil, hırsla, tamahla, benlikle de oruçlu.
Dâva adamı, dünyayı aşmış insandır. Fakat bu aşmak, dünyadan kopmak değil; dünyayı yerine koymaktır. Onu büyütmez, ona esir olmaz, onu amaç hâline getirmez. Dünyayı aşamayanlar ise, ne kadar dindar görünürlerse görünsünler, ne kadar doğru inanç ve akîdeye sahip olurlarsa olsunlar, dâva adamı olma ufkuna erişemezler. Çünkü dâva adamlığı, sadece inanmak değil; inandığını hayatın merkezine yerleştirme cesaretidir.
Onun dünyasında ihmal diye bir kelime ağır bir yüktür. İslâm’a ve Kur’ân’a hizmetten bir an bile uzak kalmak, basit bir boşluk değil, kalpte hissedilen bir eksikliktir. Bu yüzden kendini sürekli muhasebe eder; geri kaldığını düşündüğü her anı bir kayıp, her ihmalini bir sorumluluk olarak görür. Dâva adamı, kendi nefsini merkeze alan değil, dâvayı merkeze alan insandır.
Dava şuuru; zafer yalnızca sayı, güç ve maddî hazırlığa bağlı olmadığını bilmek; ahlâkî ıslah, kalbin arınması, istiğfar ve tevbe de başarıyı etkileyen temel unsurlar olarak görmektir. Şunu bilelim ki; imanî ahlâk yaygınlaştıkça ve manevî arınma arttıkça hedefe ulaşmanın daha mümkün olacaktır. Ömer b. Hattâb’dan rivayet edilir ki, askerlerine savaşmadan önce, sefere çıkmadan önce tevbeyi tavsiye ederdi. Ebu Derda (ra) şöyle derdi: "Ey insanlar! Salih amel, gazveden öncedir. Çünkü siz amellerinizle savaşıyorsunuz.” Ve Fudayl bin İyâz (rh.a), mücahidler sefere çıkmak istediklerinde şöyle derdi:
“Tevbeye sarılın. Çünkü tevbe, kılıçların geri çeviremediği şeyleri geri çevirir.”
Bugün biz de ilhad (inkâr) akımlarıyla ve küfür yönetimleriyle; onlarla ilim, uzmanlık, diplomalar ve silahla mücadele etmeden önce, (salih= amellerimizle mücadele ediyoruz. (7)
Dava adamının ufkunda tek bir güneş doğar: İ‘lâ-yı Kelimetullah. Geri kalan ne varsa, o güneşin etrafında dönen gölgeler hükmündedir.
Evlilik bir nimettir; nesil bir emanet… Makam bir imtihan, mansıp bir mesuliyet… Lâkin hiçbirisi, hakikatin omuzladığı büyük yükün önüne geçemez, geçmemelidir. Çünkü dava, insanın hayatına süs diye değil, istikamet diye konur.
Bugün nice çevreler vardır ki, insanın içindeki yüksek çağrıyı kısar; ruhu, nefsin dar sokaklarına hapseder. Hayatı hazla ölçer, lezzeti hakikat sanır, tüketimi varlık zanneder. Ve böylece insanı, farkına varmadan içten içe çürütürler.
Oysa hakikat başka bir terazidir: Dünya, dinin önüne geçerse her şey ters yüz olur; din dünyaya hâkim olursa her şey yerli yerine oturur. Aldananlar, bu teraziyi şaşıranlardır.
Dava adamı ise başka bir çamurdan yoğrulmuştur. Yol tıkanırsa yol arar; kapı kapanırsa kapı açar; imkânsızlık denilen şeyin içine imkân saklar. Onun yürüyüşü, şartlara göre değil, gayeye göre şekillenir. Çünkü o bilir: Gaye büyükse, yol her defasında yeniden doğar.
Dava yolu; dikenle, çıbanla dolu her karış; çetin ve zorludur menzile varış. Dava adamı olmak istiyorsan eğer, Allah yolunda çileyle tanış. Nerede olursan ol, hangi hâlde isen, davanın şuurunda olmaya çalış.
Dava; iman ister, takva ister, iffet ister, sabır ister. Dava; çileyle yoğrulmuş bir ruh, hayâ ile korunmuş bir ahlâk ve gerektiğinde hayatını hak yoluna vakfetmiş bir irade ister. Dava adamı, yükten kaçan değil; yükü omuzlayandır.
---------------
- Bk. Sîretu İbn Hişam, 1/101-266; İbnu Seyyid’n-nas, Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220
- Âl-i İmran Sûresi/146
- El-Muhtasar Fıkhud-Daveti İlaAllah (Vadih Muhammed Mesaid)Sh: 3-4, Riyad/1446
- Fıkhu'd-Daveti İlaAllah/ Abdurrahman Hasan el Habeneke el-Meydani, c: 1, Sh: 16, Şam/ 1996
- el-Müzzemmil Sûresi/1–5
- El Hulasatü Fi Fıkhı’d Daveti (Ali b. Naif eş-Şahud) Sh: 5-6, Malezya/ 2009
- İhya Fıkhu Daveti/El Mesar ( Muhammed Ahmed Raşid) c: 5, Sh: 8-9, Daru'l Beşir


