Harun ECE
- Giriş
Hz. Muhammed’in (s.a.s) diğer peygamberlerden daha faziletli olduğu Müslümanlar arasında kabul görmüş bir konu iken günümüzde peygamberler arasında fazilet ve ya üstünlük farkının olmadığı, her peygamberin sadece belirli bir yönüyle diğerlerinden üstün olabileceği tezi işlenmeye başladı.
Konuyu işlememizin birinci sebebi, ilgili ayetleri doğru anlayabilmek bir başka ifade ile kamuoyunda ayetlerle ilgili yapılan yorumlardan doğru olanını tespit edebilmektir.
İkinci olarak da kul (beşer) ve resul olan Hz. Muhammed’i (sa.) (Hristiyanların yaptığı gibi) ilahlaştırmamak koşuluyla, ona olan sevgi ve muhabbetin olabildiğince ziyadeleşmesinde, fayda mı yoksa zarar mı olduğu noktasında değerlendirme yapmaktır. Konunun esası olan dini yönden değerlendirilmesini sonraya bırakarak psikolojik boyutu ile ilgili birkaç noktaya dikkat çekerek yazıya başlamanın daha faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Temel dini değerlere aykırı olmamak, insan (beşer/kul) sınırı içinde tutmak ve diğerlerini aşağılamamak koşuluyla başta peygamber olmak üzere herhangi bir kişiyi benzerlerinden daha faziletli görmek, ona olan bağlılığı ve muhabbeti artıran olumlu bir psikolojik etkiye sahiptir. Müslümanların kendi Peygamberini diğer peygamberlerden daha çok sevip ona bağlanması aynı pozitif etkiyi göstereceği dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir.
Kur’an-ı Kerim’den başka hiçbir kaynağı kabul etmeyen anlayışın temel uğraş alanlarından biri de Müslümanların sahip olduğu peygamber algısı ve sevgisidir. Müslümanlar nezdinde hüsnü kabul görmüş olan neredeyse her konuyla mücadele ettikleri gibi Hz. Muhammed’in (sa.) diğer peygamberlerden üstün olduğu anlayışı da uğraş alanları arasında yer almaktadır. Ümmeti olduğumuz Hz. Muhammed’in diğer peygamberlerden üstün, faziletli görülmesi, bir Müslümanı neden rahatsız eder?
Yazımızda iddia sahiplerinin yaklaşım kriteriyle yani büyük oranda Ayet-i Kerimeler ışığında konu değerlendirilecektir.
- Konuya yaklaşım hataları
1- Pek çok konuda yapıldığı gibi burada da ilgili ayetler bağlamından koparılarak değerlendirilmektedir. Yani peygamberlerin tamamını kabul edip onlara iman etme konusunun anlatıldığı ayetleri, sanki fazilet konusu anlatılıyormuş algısı ile muhataplar etkilenerek sonuca ulaşılmaya çalışılmaktadır.
2- “Ve” anlamında bağlaç olarak gelen Arapçadaki “vav” harfinin, öncesi ile sonrası arasında sebep sonuç ilişkisini ifade eden anlamı olmadığı gibi ilgili ayetlerde de bu amaçla zikredilmemektedir. Buna rağmen öncesi ve sonrası arasında zorunlu sebep sonuç ilişkisi varmış algısı oluşturularak iddiaları temellendirme yanlışlığına düşülmektedir.
3- Aşağıda açıklanacağı gibi ayetlerde peygamberler arasında üstünlüğün olduğunu doğrudan veya dolaylı beyan eden çokça Ayet-i Kerime olmasına rağmen bu ayetler, tevillerle gönderiliş amacı dışında yorumlanabilmektedir.
4- Konuyla ilgili günümüzün kabullerindeki yanlışları tespit edip, ayıklayarak bu yanlışları reddetmek zor olduğundan yanlışlarıyla birlikte doğrularını da tümden reddetme kolaycılığına düşülmektedir.
Hz. Muhammed’i (as.) kul ve resul[1] olmanın ötesine taşımamak ve Allah sevgisi ile eşdeğer tutmamak şartıyla sevgide sınır yoktur. Bu ölçü aşıldığında yanlış olan, sevginin tümü değil aşılan kısmıdır. Dolayısıyla tamamını reddetmek yerine yanlış olan bölümüyle mücadele edilmesi gerekir.
5- Mantıken son gönderilenin önceki şeriatları ilga edip yenisini getirmesi, bir kavme değil tüm insanlığa gönderilmesi ve kıyamete kadar geçerli olması gibi özelliklere sahip bir dinin elçisinin de üstün olma özelliğine sahip olması yadırganmamalıdır. Hz. Muhammed’in kendisi son Peygamber,[2] kitabı son kitap, getirdiği de son dindir.
6- Bir Müslümanın kendi Peygamberinin üstünlüğünden rahatsız olup ilgili ayetlerdeki anlatımlara zorlama başka anlamlar verebilmek için canhıraş çaba sarfetmesindeki itici motivasyon veya arka plan etkisi ne olabilir? Bu noktanın iyi düşünülmesi gerektiğine dikkat çekerek bu bölümü sonlandıralım.
- Peygamberler arasında fazilet/üstünlük farkı
Rabbimizin ayetlerde yaptığı açıklamaları doğru anlayabilmek Müslümanın temel görevlerindendir. Zira yazımızdaki amaç ayeti doğru anlama çabası olduğu için “Bu konu üzerinde durmanın ne faydası var?” tarzı sorular anlamlı değildir. Ayrıca fazilet farkının olmadığına dair konuşmalar gündemde yerini korurken konuyu doğru anlama çabasına girmemek, mevcut iddiaları kabul etme anlamına geleceği için de konunun irdelenmesine ihtiyaç vardır.
Şimdi konuyla ilgili ayetlere özetle bakarsak;
1- وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيّٖنَ عَلٰى بَعْضٍ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراً
“Göklerde ve yerde olanları en iyi bilen senin rabbindir. Doğrusu biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.”[3]
Peygamberlerin bazılarının diğerlerinden üstün olduğu bu ayette açıkça zikredilmektedir. Bunun devamında ise “ve” bağlacıyla farklı bir cümle ile Hz. Davud’a Zebur’un verildiğinden bahsedilmektedir. Dolayısıyla bu bağlacın öncesi ile sonrası arasında sebep sonuç ilişkisi olmadığı için üstünlükle kendisine Zebur verilmesi arasında zorunlu bir sebep sonuç ilişkisi kurulması doğru olmaz. Üstünlük Zebur verilmesi kaynaklı/nedeniyle değildir.
Zaten peygamberler kelimesi çoğul geçerken Zebur ve Davut tekil olarak geçtiği için bütünüyle birebir eşleştirme mümkün değildir. (İddia-cevap bölümünde konu detaylı açıklanacaktır.)
2-
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۘ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍؕ وَاٰتَيْنَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذٖينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُرٖيدُࣖ
“O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Allah içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs’le destekledik. Allah dileseydi elçilerin ardından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi aralarında savaşmazlardı fakat Allah dilediğini yapar”[4]
Bu ayette peygamberlerden bazılarının üstün kılındığı açıkça beyan edilmektedir. Bununla yetinilmeyip devamında ayrıca bir kısmının derecelerinin yükseltildiği şeklinde farklı bir fiil ve farklı bir cümle ile ikinci kez açıklanmaktadır.
Bazı peygamberlerin derecelerinin farklılığının/üstünlüğünün, iki farklı fiilden oluşan iki farklı cümle ile tekraren ve teyiden açıklanması konuyu yeterince açıklığa kavuşturmaktadır. Netice olarak zikredilen iki ayet-i kerime peygamberler arasında fazilet/derece farkının olduğunun açık kanıtıdır.
3- Genelde peygamberler arasında, özelde Hz. Musa ile Hz. Harun arasında fazilet/üstünlük farkının olduğu da şu ayetlerde bize haber verilmektedir.
وَاجْعَلْ لٖي وَزٖيراً مِنْ اَهْلٖيۙ هٰرُونَ اَخٖيۚ اُشْدُدْ بِهٖٓ اَزْرٖيۙ
“Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârûn’u. Onunla gücümü pekiştir.”[5]
وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَٓا اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِياًّ
“Rahmetimizin bir sonucu olmak üzere kardeşi Hârûn’u da bir peygamber olarak onun yanına verdik.”[6]
وَقَالَ مُوسٰى لِاَخٖيهِ هٰرُونَ اخْلُفْنٖي فٖي قَوْمٖي…
“…Mûsâ kardeşi Hârûn’a dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç…”[7]
Bu üç ayet-i kerimeye dikkatle bakıldığında peygamberler arasında fazilet farkının olduğuna yönelik çıkan sonuçlar şöyle özetlenebilir;
- Duasının kabul edilmesi ile kazanılan makamın sahibi ile dua eden aynı olamaz. Dolayısıyla Hz. Musa ile Hz. Harun arasında fazilet farkının olmadığı söylenemez.
- Ayet-i Kerime’de Hz. Harun “yardımcı” olarak nitelenmektedir. Yani Hz. Musa asıl, Hz. Harun ise yardımcıdır. Yardımcı asıl gibi olamayacağı için de fazilet açısından iki peygamberin aynı olduğu söylenemez.
- “Onun (Harun’u Musa’nın) yanına verdik” ifadesi aynı zamanda Hz. Musa’nın asıl olduğu, Hz. Harun’un ise ona destekçi olduğu anlayışını desteklemektedir. Bu da görev, sorumluluk ve muhataplıkta kısaca değer olarak aynı olmadığını göstermektedir.
- Hz. Musa’nın Hz. Harun’a dönük “yerime geç” demesi de asıl görevin Hz. Musa’da olduğunu dolayısıyla da aralarında görev ve sorumluluk açısından farklılığın olduğunu göstermektedir. Bu da aralarında değer farkının olduğu sonucuna götürmektedir.
- Ayrıca Tevrat’ı vermek için Rabbimiz Harun’u değil de Hz. Musa’yı seçmesi onu muhatap alması da bu değer farkını teyit etmektedir.
Bu delillerin toplamına bütüncül bakıldığında Hz. Musa’nın Hz. Harun’dan faziletli ve üstün olduğu anlaşılmaktadır. Netice olarak buradan peygamberler arasında fazilet farklılığının olduğu sonucu çıkmaktadır.
4- “…Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz…”[8] ayetiyle Hz. İbrahim’in derecesinin Rabbimiz tarafından yüceltildiği,
“…Hepsini âlemlere üstün kıldık…”[9] ayetiyle de öncesinde sayılan üç ayetten itibaren sayılan peygamberlerin diğerlerinden üstün olduğu zikredilmektedir.
Netice olarak bu iki ayette beyan edilen üstünlük hem peygamberlerin diğer insanlara üstünlüğü olarak hem de bazı peygamberlerin diğer peygamberlere (sadece bir yönüyle değil) tüm yönleriyle yani Peygamber olarak da üstün olduğu anlamına gelmektedir.
Son zikredilen ayette “alemlere üstün kıldık” dendiğine ve bu ayet ve öncesindeki ayetlerde zikredilmeyen peygamberlerde “alem” kavramının kapsamına girdiğine göre onlardan da üstün olduğu sonucu çıkmaktadır.
Buraya kadar sıralanan ayet-i kerimelerden ve yapılan açıklamalardan genel anlamda peygamberler arasında üstünlük farkının olduğu açıklık kazanmaktadır.
Şimdi diğer peygamberler arasında mevcut olan üstünlüğün Hz. Muhammed de olup olmadığına bakalım.
- Hz. Muhammed’in (s.a.s) diğer peygamberlerden üstünlüğü
Peygamberler arasında fazilet farkının olduğuna dair ayetler yukarıda zikredildi. Şimdi de Hz. Muhammed’in (s.a.s) diğer peygamberlerden faziletli olduğuna işaret eden ayet-i kerimeler okuyucunun dikkatine sunulacaktır;
1-
وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ مٖيثَاقَ النَّبِيّٖنَ لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهٖ وَلَتَنْصُرُنَّهُؕ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْرٖيؕ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاؕ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدٖينَ
“Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz” diyerek söz almış, “Kabul ettiniz mi ve bu ahdimi üstlendiniz mi?” dediğinde “Kabul ettik” cevabını vermişler; bunun üzerine “O halde şahit olunuz, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” buyurmuştu.”[10]
Bu ayet-i kerimeye göre, peygamberlere gelen kitapları tasdik eden, bütün peygamberlerden de kendisine inanmaları ve yardım etmeleri istenen resul kimdir? Kendisine böyle yönlendirme yapılan resulün, kendine tabi olan diğer peygamberlerden üstün olması gerekir. Yani tâbi olunan ile tâbi olan arasında mertebe farkının olması kaçınılmazdır.
Önceki kitapların tamamını tasdik edici olan kitap yalnızca Kur’an-ı Kerimdir.[11] İncil önceki ilâhî kitapların bütününü değil sadece Tevrat’ı tasdik edicidir.[12]
Ayetimizde tasdik edici kitaptan kastın Kur’an, Peygamber ise Hz. Muhammed (sa.) olduğu noktasında da ittifak vardır.
Peygamberlerden kendi dışındaki peygamberlerin tamamını tasdik etmeleri istenmezken, hepsinden sadece Hz. Muhammed’i tasdik etmeleri hem de Rabbimizin de şahit olacağı bir ifadeyle ve tekitli bir şekilde istenmektedir. Bu da Hz. Muhammed’in onlardan üstünlüğünü ve faziletini gösteren açık bir delildir.
2- Bir önceki peygamber olan Hz. İsa tarafından Hz. Muhammed’in geleceğinin müjdesi verilmektedir. (Başka peygamberler için verilmemiş olan) önceki dinde müjdelenme hali, aynı zamanda Hz. Muhammed’in önemini ve faziletini anlatan bir başka kanıttır.
“Meryem oğlu Îsâ da şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim.” Ama o (Ahmed) kendilerine apaçık kanıtlarla gelince, “Bu (kanıtlar) besbelli bir büyü!” dediler.”[13]
3- “Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[14] وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ
Diğer peygamberler belirli bir topluma/kavme gönderilmiş iken Hz. Muhammed (sa.) sadece insanlar alemine değil, tüm alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. (Ayette âlem kelimesinin çoğul olarak kullanılması konumuz açısından önemlidir.) Bu doğrultuda alemlerden biri olan cinlere de peygamber olarak gönderilmiştir.[15]
Görev ve sorumluluğun kapsamı oranında sonucun/değerin/faziletin de farklı olması kaçınılmazdır. Netice olarak bir kavme gönderilen peygambere göre, alemlere gönderilen Hz. Muhammed’in üstünlüğü dolaylı da olsa bu ayetten anlaşılmaktadır.
4-
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِؕ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْؕ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehli kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır.”[16]
Burada ümmet kavramı ister Müslümanlar olarak ister Müslümanlardan topluma önderlik eden bir grup olarak anlaşılsın neticede bir ümmetin, diğer insanlardan/ümmetlerden hayırlı olduğu beyan edilmektedir.
Bu ayette geçen “lin-nâs” ifadesi ile aynı görevi (emri bil-marufu…) yapan ya da yapmayan ayırımına gidilmeden bütün insanlar kastedilmektedir. “Siz” şeklindeki hitapla kastedilen ise mensubu olduğumuz ümmettir.
Netice itibariyle ayette sayılan özelliklere sahip Hz. Muhammed ümmetinin, diğer ümmetlerden (benzer özelliğe sahip olsun veya olmasın) hayırlı olduğu sonucu çıkmaktadır. Dolayısıyla Hz. Muhammed ümmeti diğer ümmetlerden daha hayırlıdır.
Bir ümmet diğer ümmetlerin insanlarından daha hayırlı olabiliyorsa o ümmetin peygamberinin de diğer ümmetlerin peygamberlerinden hayırlı olması makul bir durumdur. Dolayısıyla ayette bahsi geçen ümmetin peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.s) de diğer peygamberlerden hayırlı, faziletli ve üstün olduğu sonucu çıkmaktadır.
5- Geçmiş peygamberlere hatalarının/zelle’nin cezası olarak kabul edilebilecek karşılığı verilirken,[17] Hz. Peygamber için “geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlandığının”[18] ayetle beyan edilmesi, ona diğer Peygamberlerden farklı değer verildiğinin dolayısıyla da üstün olduğunun delillerinden sayılması gerekir.
6- Ahirette başka peygamberlere verilmeyip sadece Hz. Muhammed’e “Kevser”[19] ve “Makamı Mahmud” un[20] verilecek olması da aynı zamanda onun diğer peygamberlere göre üstünlüğüne/faziletine delalet eden birer delildir.
Hz. Muhammed’in (sa.) üstünlüğünü doğrudan veya dolaylı açıklayan bu kadar Ayet-i Kerime vardır. Bunlardan bazılarına farklı yorumlarla itiraz edilebilirse de toplamından çıkan sonuç nettir. Bu ayetler görmezden gelinerek veya amaç dışı zorlama tevillerle farklı sonuca ulaşmak doğru olamaz. Neticede bu ayetlerin tamamından çıkan ortak sonuçtan Hz. Muhammed’in (sa.) diğer peygamberlerden üstün olduğu (doğrudan veya dolaylı bir şekilde) anlaşılmaktadır.
Hz. Muhammed (s.a.s) farklı din sahiplerinin (mesela bir Müslümanla bir Yahudi’nin) aralarında Peygamberlerini yarıştırmasını, üstünlük mücadelesine girerek, tartışarak konunun şiddete dönüşmesini uygun bulmamıştır. Toplum içinde sorun oluşturacak böyle bir yaklaşımı istememesini anlatan hadislerden üstünlüğün olmadığı sonucunu çıkarmanın isabetli olmayacağını belirterek bu bölümü sonlandıralım.
- Peygamberler arasında üstünlüğün olmadığı iddiası ve cevapları
Buraya kadar hem genelde Peygamberler arasında üstünlüğün olduğuyla hem de Hz. Muhammed’in (sa.) diğer Peygamberlerden üstünlüğüyle ilgili ayetlerden deliller zikredildi. Şimdi bu zikredilen ayetlerin anlam ve kapsamına yapılan itirazlar ve cevapları üzerinde durulacaktır.
İDDİA-1: Yukarıda mealleri verilen Bakara, 2/253 ve Âl-i İmrân, 3/110. ayetlerde peygamberlerin fazileti ve üstünlüğüyle ilgili anlatımdan kasıt bütünüyle değil bir yönüyle üstün olmaktır.
Nitekim ayetin birinin devamında Davud’a Zebur’u verdik, diğer ayette ise Musa ile konuştuk gibi açıklamaların yer alması bu peygamberlerin sadece o yönleri ile diğerlerinden üstün oldukları anlamına gelmektedir.
Sabrı, güzelliği, sesi, hayvanların dilinden anlaması, demir ustalığı… vb. şekilde her peygamberin bir yönüyle diğerlerinden üstünlüğü vardır. Dolayısıyla hiçbir peygamberin bütünüyle diğer peygamberlerden üstün olması söz konusu olamaz. Bu kural Hz. Muhammed için de geçerlidir.
CEVAP: Bu iddiada hem mantık hem de bilgi hatası vardır. Mantık hatasından başlayarak cevaplarımızı şöyle sıralayabiliriz.
“Hz. Davud’a Zebur’un verilmesi yönüyle diğerlerinden üstündür.” söylemi çelişkili bir yaklaşımdır. Çünkü kitap verilmeyen peygamberlerden bu yönüyle üstün olduğu var sayılsa bile, kendisine kutsal kitap verilen diğer peygamberlerden bu özelliğiyle nasıl üstün olabilir? (!)
Mesela Hz. Davud (as.) kendisine Zebur verilmekle, yine kendilerine kitap verilen Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed gibi peygamberlerden farklı nasıl bir üstünlük kazanmış olabilir? (!)
Zebur’un verilmesi ile diğer kitap verilen peygamberlerden üstün olduğu kabul edilirse, bundan Zebur’un diğer ilâhî kitaplardan daha üstün olduğu sonucu çıkar. Çünkü iki farklı kitaptan biri, sahibini diğerinden üstün yapıyorsa aslında o kitabın da diğer kitaplardan üstün olduğu anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım doğru olamayacağı için ileri sürülen çıkarım da doğru olamaz. Mantık hatasına dikkat çektikten sonra bilgi hatasıyla ilgili şunları söyleyebiliriz.
a) Ayet-i Kerimede bazı Peygamberlerin (İfadenin çoğul kelimeyle geçmesi önemlidir.) diğer peygamberlerden üstün kılındığı açıkça zikredilir. Sonrasında da “ve” bağlacıyla farklı bir cümle kurularak bir peygambere Zebur’un verildiği beyan edilmektedir.
Bu bilgilerin birbirinden bağımsız iki farklı cümlede anlatıldığının kabul edilme mecburiyeti vardır. Şayet kabul edilmez ise Arapça dil kuralına uymayacağı gibi sayısal bakımdan da uyumsuzluk ortaya çıkar. Üstünlük verilen peygamberler çoğul geçerken, onun gerekçesi olarak sadece Zebur verilen Davut (tek kişi) zikredilmiş olur. Bir an için Davud’un Zebur’dan dolayı üstün olduğu kabul edilirse ayette çoğul geçtiği için üstünlük verilen diğer peygamberlerin neden üstün olduğu sorusu açıkta kalır. Neticede iddiadaki mantık, ayetle ilgili çoğul-tekil uyumsuzluğu ortaya çıkardığı için doğru olamaz.
b) Ayette bazı peygamberlerin diğerlerinden üstün olduğu zikredildikten sonra sebep sonuç ilişkisini ifade eden bir edat ile değil de ve (vav) bağlacıyla Zebur’un verildiği ifade edilmektedir. Bu da konuyla ilgili öncesindeki cümleden farklı bağımsız bir cümleyle bilgi verildiği anlamına gelmektedir.
Ayrıca ilgili diğer ayette de ( مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ / Allah içlerinden bir kısmıyla/bazılarıyla konuştuğunu) açıklamaktadır. Yani sadece Hz. Musa ile değil üstün kılınan peygamberlerden bazıları/bir kısmı ile Allah’ın konuştuğu beyan edilmektedir.
Hem “Zebur’un verilmesi” hem de “Allah’ın konuşması” sonucu ğstğnlük değil, üstün olunduğu için bunların verildiği şeklinde anlamak doğru bir yaklaşım olacaktır. Aksi çıkarımlar metinde olmayan bir yorum olduğu ve metne de uygun düşmediği için doğru olamaz.
Bir başka ifade ile peygamberlerin ayetlerde sayılan özelliklerinden dolayı sadece o yönüyle üstün diye anlamak yerine bu özelliklerini, üstünlüğün sonucunda ortaya çıkan belirtilerden olarak anlamak doğru bir yaklaşım olacaktır. Sonuç olarak ayette anlatılan mesela “konuşma sebep, üstünlük sonuç” değil; aksine “üstünlük sebep, konuşma sonuç” şeklinde anlamak gerekir.
İDDİA-2: Pek çok ayette peygamberler arasında ayırım yapılmaması istenmektedir. Bu da açık bir şekilde aralarında üstünlük açısından da ayırım yapılmaması gerektiği sonucuna bizi mecbur bırakmaktadır.
Hz. Muhammed’in diğer peygamberlerden üstün olduğu anlayışı bu ayetlerle çelişeceği için doğru olamaz.
CEVAP: Öncelikle belirtelim ki peygamberler arasında üstünlük/fazilet yönünden ayırım yapılmamasını isteyen bir tane bile ayet yoktur. Haklı bir şekilde ayeti doğru anlamak için bağlamının dikkate alınması gerektiğini ileri sürülürken burada bağlam değil tek bir ayete bile bütünlük içinde bakılamadığı anlaşılmaktadır.
Konuyla ilgili ayetlerdeki anlatımların üstünlükle hiçbir alakasının olmadığını; onların peygamberliklerini kabul etme, onlara iman etme noktasında ayırım yapılmadan hepsine iman edilmesi istendiği rahatlıkla anlaşılacaktır. Şimdi ilgili ayetleri kısa kısa değerlendirelim:
a) “Biz Allah’a ve bize indirilene; kezâ İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ ve Îsâ’ya verilenlere ve bütün Peygamberlere rableri tarafından gönderilenlere inandık. Onlar arasında ayırım yapmayız; biz O’na teslim olmuşuzdur” deyin.”[21]
Burada anlatılmak istenenin, Peygamberlere ve onlara verilen kitaplara iman etme, kabul etme konusunda ayırım yapılmaması olduğu itiraz edilemeyecek netliktedir.
“Ayırım yapmayız.” bölümü cımbızla alınıp genelleştirilerek her konuda ayırım yapılmaması gerektiği şeklinde anlaşılırsa, o zaman da peygamberlerle birlikte indirilen kitaplarda da ayırım yapılmaması istendiği gibi yanlış bir sonuç çıkar. Bu da “bütün peygamberlere indirilen/gönderilen” ilâhî kitaplar ile Kur’an arasında da hükümlerini uygulama dahil her konuda ayırım yapmayıp hepsini aynı şekilde uygulamamız gerektiği sonucuna götürür.
Bu yaklaşım hem hiçbir şekilde kabul edilemeyecek yanlış bir yaklaşım hem de önceki ilâhî kitapların günümüzde aslı olmadığı için uygulanamaz muhal/ütopik bir çıkarım olacağından kabul edilemez.
b) “Allah’ın elçisi ve müminler, rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. “O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız” ve “İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır” dediler.”[22]
“Allah’a ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte Allah onlara mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir.”[23]
“De ki: “Biz Allah’a ve bize indirilene; keza İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ, Îsâ ve bütün peygamberlere rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlar arasında ayırım yapmayız ve biz O’na teslim olmuşuzdur.”[24]
Bu üç ayet-i kerimede anlatılmak istenen, yüzeysel okumayla bile anlaşılabilecek kadar aşikardır. Ayetlerdeki konunun bizim mevzumuz olan fazilet veya üstünlükle alakalı olmadığı, bütün peygamberlere iman yani onları kabul etme (bazılarına iman edip bazılarına iman etmemenin yanlışlığı) ile ilgili olduğu ilave açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak açıklıkta beyan edilmektedir.
Sonuç olarak kendi fikirlerini Kur’an’a söyletme amacı taşımayan ve doğruların peşinde olan herkes, bunu rahatlıkla anlayabilir. Dolayısıyla faziletle bağlantılı gösterilerek peygamberler arasında üstünlüğün olmadığı iddiası yanlış bir çıkarımdır.
İDDİA-3: “Fazilet” kavramı amacından saptırılıyor. Halbuki bu kelime üstünlük anlamında olmayıp farklılık anlamındadır. Nitekim şu ayet de bu farklılık anlamını teyit etmektedir.
“Yeryüzünde birbirine komşu parçalar, üzüm bağları, ekinler; sürgünlü-çatallı ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır; hepsi bir tek su ile sulanır. Böyle iken üründe bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda akıllarını kullanan insanlar için ibretler vardır.”[25]
Bitkilerin birbirine üstünlüğü olamayacağı için bu ayetteki faziletli olma, meallerde yazıldığı gibi üstün olma değil farklı olma anlamındadır. Dolayısıyla fazilet kavramı peygamberlerle ilgili de aynı anlamda olup aralarında üstünlük söz konusu değildir.
CEVAP: Fazîlet kelimesinin türetildiği fazl kelimesi masdar olarak “artmak, fazlalaşmak, üstün olmak”, isim olarak ise “eksikliğin (naks) zıddı, artık, fazlalık, ihsan” gibi manalara gelir. Klasik sözlüklerde fazlın ileri derecesine fazilet dendiği belirtilmiştir.[26]
Öncelikle peygamberlerin bir yönüyle diğerlerinden üstün olduğunu savunanlar ile buradaki iddiayı yani fazilet kavramının üstünlük anlamında olmadığını savunanların aynı kişiler olması çelişkili yaklaşım örneğini oluşturmaktadır. İki zıt iddia aynı anda ve aynı kişiler tarafından dillendirilmektedir. Hem fazilet kelimesinden dolayı peygamberlerin bir yönüyle üstün oldukları savunulup hem de aynı fiilin üstünlük anlamında olmayıp farklılık anlamında olduğunun savunulması açık bir tutarsızlık oluşturmaktadır.
Bitkilerin birbirine üstün olamayacağı öncülü/yargısı ve bunu belirleyecek merciin tespiti neye ve kime göre yapılacaktır? Delilsiz bir şekilde akıl yürütme bizi doğrulara ulaştırmaz. Aynı taş ve aynı topraktan yapılmış olmasına rağmen Kâbe,[27] Mescidi aksa[28] ya da Tuva vadisi[29] mübarek, kutsal yani diğer benzer yapılardan veya yerlerden farklı üstün olabiliyorsa prensip olarak bitkiler arasında da üstünlük olabilir. Yani bitkiler arasında “Üstünlük olamaz.” yargısının bir delile dayanması ve bunun açıklanması gerekir.
Buradaki temel yaklaşım hatası bir şeyin üstün olabilmesi için onun kendi fiziki yapısında farklılık beklentisine girilmesidir. Halbuki kendi yapısından değil, Rabbimiz onu üstün olarak nitelediği için Müslümanlar olarak biz de onu üstün kabul etmekteyiz.
Ayette geçen “Faddale” fiiliyle ilgili olarak;
- Arapça fiillerin birden çok anlamının olabildiği herkesin malumudur. Konumuz olan fiilin “farklılık” anlamı varsa ve bu anlam ayetlerde kullanılmış ise önce bunun ispatlanması gerekir.
- Ayrıca “bitkiler arasında üstünlük olmadığı” iddiasının ispatlanması gerekir.
Sonuçta bunları ispatlamaya ihtiyaç hissetmeden, delilsiz bir şekilde ve sadece aklî çıkarımlarla “faddale” filine yüklenen anlamın doğruluğundan bahsedilemez.
En önemlisi de yukarıda meali yazılan üstünlükle ilgili ayette[30] hem peygamberler arasında fazilet farkının olduğu hem de derecelerinin yükseltildiği şeklinde iki farklı fiil ve iki farklı cümle ile konu açıklanmaktadır. Faziletli olmaya (faddale fiiline) amaç dışı zorlama anlam verilirse aynı ayetteki yüceltmek anlamındaki “rafea” fiiline ne denebilecektir? Kaldı ki bazı peygamberlerin daha faziletli olduğunu anlatan başkaca ayetler yukarıda zikredilmişti.
İDDİA-4: Peygamberlik kesbi (çalışarak kazanılan) değil, vehbîdir (emek harcanmadan Allah tarafından verilen). Dolayısıyla kullukla ilgili bir emek karşılığı olmayan bir kazanımda üstünlük de fazilet de olamaz.
CEVAP: Konuyu vehbîlik, kesbîlik noktasından değerlendirmekte art niyet yoksa çok ciddi bir yaklaşım hatası sergilenmektedir. Çünkü insanlar arasından herhangi birinin peygamber olması da vehbîdir. Yani çalışarak, çabalayarak, emek harcayarak elde edilmeden Rabbimiz ihsanı ile peygamber olan kişi hem ümmetinden hem de diğer tüm insanlardan daha üstün makama ulaşmaktadır.
Vehbî olarak verilen peygamberlik nedeniyle diğer insanlardan üstün olunabildiği gibi bir peygamberin diğerlerinden üstün kılınması da inkâr edilemez. Sonuç olarak konuyu vehbîlik penceresinden değerlendirmek yanlış bir yaklaşım olmaktadır.
Neticede aynı niyet ve aynı emek karşılığı yapılan aynı işte farklılık adaletsizlik olabilir. Fakat burada daha üstün olan veya olmayan her iki peygamber de vehbî olarak yani emek harcamadan o makama çıkarılmıştır. Dolayısıyla ona bu makamı verenin farklı derecelendirmesinde de adalete aykırılık olmadığı gibi buna karşı çıkmanın da makul bir gerekçesi olamaz.
- Sonuç
Dinî doğruları belirlerken benimsediğimiz kriter son derece önemlidir. İçinde yaşadığımız sosyal hayatın, kültürün zihnimize etkisi ile oluşan algılarımızı haklı çıkarma kaygısıyla ayetlere bakıldığında doğruya ulaşma imkânı çok zorlaşmaktadır. Yani ayetteki anlam, “benim düşünce dünyama uyuyorsa kabul ederim uymuyorsa farklı anlam zorlamalarına giderek tevil ederim” tavrı günümüzün en önemli problemli alanlarındandır.
Hem genel olarak peygamberler arasında fazilet farkının olduğu hem de Hz. Muhammed’in (sa.) diğer peygamberlerden üstün olduğunu gösteren yukarıda zikrettiğimiz ayetlerden özetle çıkarılacak sonuçlar şunlardır;
- Tamamının peygamber olması ve ayırt edilmeden hepsinin peygamberliğine iman edilmesi yönüyle aralarında hiçbir farkı yoktur. “Aralarında ayırım yapmayız” anlamındaki ayetlerde üstünlük amaçlanmayıp, hepsinin peygamber olduğunun kabul edilerek iman edilmesi kastedildiği,
- Yukarıda zikredilen ilk iki ayetin peygamberler arasında değer açısından fazilet ve üstünlük farkının olduğunu beyan ettiği,
- Devamında zikredilen ayetlerde ise Hz. Muhammed’in diğer Peygamberlerden üstün olduğu dolaylı bir şekilde beyan edildiği,
- Ayet metinlerinde (ibarede) peygamberin sadece bir yönüyle üstün olduğunu doğrudan veya dolaylı açıklayan hiçbir bilgi olmadığı, böyle bir iddianın zorlama bir yöntemle ve metinden bağımsız aklî çıkarımlarla yapıldığı, dolayısıyla kabul edilemeyeceği,
Neticede bu delillerin ışığında hem peygamberler arasında fazilet/üstünlük farkının olduğu hem de Hz. Muhammed’in (sa.) diğer peygamberlerden daha faziletli ve daha üstün olduğu anlaşılmaktadır.
Yalnız üstünlük konunun tartışmaya dönüştürülmesini, toplumda ayrışmaya sebep olacak şekilde Peygamberler arasında üstünlük mücadelesine girilmesini Peygamberimizin yasakladığı da unutulmamalıdır. Üstünlüğün olup olmamasıyla bunun toplumda ayrışmalara sebep olacak şekilde problem haline dönüştürülmesi farklı şeylerdir. İkincisi yasaklanmıştır.
Sonuç olarak, Hz. Muhammed, kul (beşer/insan) ve resul olma özelliğini aşmamak yani Hristiyanlar gibi ilahlaştırmamak koşuluyla ne kadar çok sevilirse o kadar istifade edilmiş olur. Bu sınırları belirlenmiş sevgide zirveye çıkmanın dinen hiçbir mahzuru da yoktur. Çünkü sevginin kaynağı Allah’tır (cc). Yani Allah için, ondan dolayı peygamberi sevilmektedir.
Gündemdeki yaklaşım hatalarının ortaya çıkardığı şu vahim sonuca da dikkat çekerek yazımızı sonlandıralım;
- EK
Müslümanların güçlü olan yönlerini tahrip etmek müsteşriklerin temel hedefleri arasındadır. Hadisleri itibarsızlaştırıp, Peygamberi de kademeli bir şekilde sıradanlaştırmak yani günümüzdeki Hristiyanların Hz. Muhammed (sa.) ile ilgili kurgu dünyalarındaki düzlemine indirgemek, müsteşriklere hizmet etmekten öte bir anlam taşımamaktadır.
Günümüzde hadis-i şeriflere, Peygamberimize ve geçmiş âlimlerimize ve ilmi birikimimize özetle ilmi ve dini tüm değerlerimize itibar suikastlarıyla Müslümanlar nezdinde bunların güvenilirliklerini zayıflatılmaya çalışmak da aynı amaca hizmet etmektedir.
Bu yapılanlara ilaveten tahrif edilmiş olmalarını gündeme getirilmeden ve İslam adına olumsuz vahim bir algı oluşturacak şekilde diğer ilâhî dinlerle ilgili şu faaliyet veya iddialar gündemde tutulmaktadır;
- İbrahimî dinler başlığıyla yapılanlar,
- Dinler arası diyalog kampanyasıyla yapılanlar,
- Hristiyanların cennete gireceği iddiası,
- İslam’da namazların kılınışının Hz. Muhammed’den (s.a.s.) değil, Yahudilerden öğrenildiği iddiası,
Bu ve benzeri yaklaşım yanlışlarının medya yoluyla gündemde tutulması, hadis-i şeriflere ve İslam peygamberine dönük sıradanlaştırıcı/yıpratıcı değerlendirmelerle birleşince; toplumun bir kesiminde Hristiyanlık başta olmak üzere İslam dışı dinlere karşı sempati oluşturma veya onlara dönük aklî ve duygusal mesafenin azalması (adeta tersten müellefe-i kulûb) işlevi oluşturabilmektedir.
Neticede Bir taraftan dinimize ve onunla ilgili bilgi birikimimize güvensizlik oluşturan söylemlerde bulunulurken diğer taraftan günümüzün tahrif edilmiş Hristiyanlığına tepkiyi azaltıp sempati oluşturacak söylem ve etkinlikler yapılmaktadır. Bunlar İslami bilgileri yetersiz olan Müslümanların bir kısmında kendi dininde şüphelere diğer dinlerle ilgili ise “Bu dinler de olabilir.” gibi ciddi olumsuz algıların oluşmasına sebep olduğunu düşünmekteyiz.
Nitekim geçmişte dinle olan bağı yok denecek kadar aşırı zayıf olanlar bile Hristiyanlaştırılamazken günümüz Türkiye’sinde Müslümanlardan Hristiyanlığa geçenlerin sayısında ciddi bir artışın olması belirli periyotlarla basına yansımaktadır. Din değiştirmelerinin olduğunun en somut göstergesi şehirlerde kilise evlerin sayısındaki artışlardır.
Özetle Kur’an’dan başka İslami bilgilere güvensizlik sonucunda oluşan algının başta Hristiyanlık olmak üzere diğer dinlerin bilgilerine güvenme gibi tersten bir etkisinin olup olmadığı hakkında ciddi bir saha araştırması yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Son söz olarak Müslümanlar durdukları konumu ve ya savundukları değerleri sadece bir yönüyle değil, Müslümanlar adına hem yakın hem de uzun vadede getirisi ve götürüsünü yani sadece teorik açıklamayla yetinmeden sosyal hayata yansıması noktasında da tüm yönleriyle ve titizlikle dikkate almaları gerekir. Kademeli bile olsa ileride oluşabilecek yanlışlıklara sebep olma nedeniyle getireceği vebal payının iyi hesap etmeleri ve ona göre dini bir duruşa ve görüşe sahip olmaları gerekir. Vesselam.
[1] Nisâ, 4/171.
[2] Ahzâb, 33/40.
[3] İsrâ, 17/55.
[4] Bakara, 2/253.
[5] Furkân, 25/35.
[6] Meryem, 19/53.
[7] A’râf, 7/142.
[8] En’âm, 6/83.
[9] En’âm, 6/86.
[10] Âl-i İmrân, 3/81.
[11] Bakara, 2/89, 97; Âl-i İmrân, 3/3; Mâide, 5/48; Yûnus, 10/37.
[12] Mâide, 5/46. Saff, 61/6.
[13] Saff, 61/6.
[14] Enbiyâ, 21/107.
[15] Ahkâf, 46/29; Cin, 72/1,2.
[16] Âl-i İmrân, 3/110.
[17] Hz. Âdem için cennetten kovulma, Hz. Yunus için balığın yutması vb.
[18] Fetih, 48/2.
[19] Kevser, 108/1.
[20] İsrâ, 17/79.
[21] Bakara, 2/136.
[22] Bakara, 2/285.
[23] Nisâ. 4/152.
[24] Âl-i İmrân, 3/84.
[25] Ra’d, 13/4.
[26] Mustafa Çağrıcı, Fazilet, TDV İslam Ansiklopedisi. (Lisânü’l Arab, “fżl” md.; Fîrûzâbâdî, el-Ḳāmûsü’l Muḥîṭ, “fżl” md.; Tâcü’l Arûs, “fżl” maddelerinden naklen)
[27] “Biz Kâbe’yi, insanlar için toplanıp sevap kazanma yeri ve emniyetli bir mekân kıldık…” (Bakara, 2/225.)
“…Oraya giren herkes emniyette olur. Bundan dolayı hacca gitmeye gücü yeten insanlara, Beytullâh’ı (Allah’ın evini) ziyaret etmek Allah’ın bir emridir…” (Âl-i İmrân, 3/97.)
“Biz Beytullah'ı (Allah’ın evini) insanlara toplantı ve güven yeri yaptık." (Bakara, 2/125).
[28] “Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan (Kabe’den/ yasaklanmış, korunmuş, dokunulmaz mescitten) alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü eksikliklerden münezzehtir...” (İsrâ, 17/1.)
[29] Tâhâ, 20/12.
[30] Bakara, 2/253.


