İmam Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî (rh.a.), “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Akîdesi”nin ilkelerini izah ettiği “Usûlü Ehli’s-Sünnet” adlı eserinde, mü’min Müslümanların iyilik üzere olmalarını istemek ve onları kötülüklerden sakındırmak vazifesinin yerine getirilmesinin vâcib olduğunu beyânla şöyle der:
“Mü’minlerin iyiliğini istemek, onların kötülüklerden uzak durmalarını tavsiye etmek gereklidir. Bu, güçlerinin yettiği oranda sözle veya eylemle olmalıdır. Bunun dışında kalben yadırgamakla da olabilir. Ancak buradaki ‘eliyle’den maksad, kılıç kullanmak anlamında değildir. Çünkü bu eylem, itaate davet edilmelerine rağmen kötülüklerine devam eden hırsızlar ve yol kesiciler için gereklidir.”1
İmam Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî (rh.a.), “Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve İhtilâfü’l-Musallîn” adlı meşhur eserinde, mü’min Müslümanlara yerine getirmeleri farz olan kulluk vazifelerinden biri olan “emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker” yani, “iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak” konusunda bunu yaparken nasıl davranılacağı hususunda ümmetin ihtilafını şöyle beyân eder:
“Onlar, kılıçsız olarak münkerden sakındırılması ve ma’rufun emredilmesi konusunda ihtilaf ettiler.
Bazıları şöyle demiştir: Kalbinle değiştir. İmkânın varsa dilinle, imkânın varsa elinle değiştir.
Bazıları şöyle demiştir: Dil ve kalp ile değiştirilmesi câizdir. El ile câiz değildir.”2
İmam Beyhakî (rh.a.), “Şu‘abu’l-Îmân” adlı ünlü eserinde, imanın şubelerini tasnif ederken, “iyiliği emredip kötülükten sakındırmak” konusunu imanın 52. şubesi olarak tespit etmiş ve şöyle demiştir:
“Yüce Allah şöyle buyurur:
“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten men’eden bir cemaat bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”3
Allah bu âyette, iyiliği emretmeyi, kötülükten de alıkoymayı emretmiş, başka bir âyette ise iyiliği emredenleri ve kötülükten alıkoyanları överek şöyle buyurmuştur:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men’eder ve Allah’a iman edersiniz.”4
Mü’minlerin vasfedildiği başka bir âyette ise şöyle buyurmuştur:
“İyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır.”5
İsrailoğulları’ndan lanetlediği bir kavmi vasfederken şöyle buyurdu:
“İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı.”6
Yani, birbirlerini kötülükten alıkoymuyorlardı.”7
Kendisinden başka kanun koyucu hak ilâh olmayan, yerde de ilâh, gökte de ilâh olan ve hükmünde kimseyi ortak etmeyen Âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle, katıksız iman edip salih ameller işleyen mü’min Müslüman kullarının özelliklerini şöyle beyân buyurur:
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedî kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler va‘detmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise, en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.”8
İmam Ebû Muhammed Muhyissünne el-Huseyn b. Mes‘ûd b. Muhammed el-Ferrâ el-Begavî (rh.a.), “Meâlimu’t-Tenzîl” adlı tefsirinde âyetin izahında şunları kaydeder:
“ ‘Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velîleridirler’: Dinde, birlik olmada, yardımlaşmada ve birbirini desteklemede. İyiliği emrederler: İmanı, itaati, hayrı emrederler. Kötülükten sakındırırlar: Şirkten, günahtan ve şer’an uygun olmayan şeylerden sakındırırlar.”9
Erkek olsun, kadın olsun katıksız iman eden muvahhid mü’min Müslümanların imkânları dâhilinde vazifelerinden birisi, iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymaktır... Bu, şirksiz olan imanlarının gereğidir... Allah’ı tevhid eden her mü’min Müslüman, bu vazifenin imanın gereği olduğunu bilir ve inanır...
Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, her mü’min Müslüman kulunu imkânları ölçüsünce “İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak” vazifesiyle vazifelendirdiği gibi, yeryüzünün herhangi bir beldesinde kendilerine “İslâm Devleti” olmak ve iktidarda bulunmak nimetini verdiğinde de devlet imkânlarını kullanarak bu görevi hakkıyla yerine getirirler... Çünkü amelen yerine getirilmesi ânın vâcibi olan bu görev; aynı zamanda imanın şubelerinden bir şube olup imanın gereğidir de!..
Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:
“Allah, kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olan, Azîz olandır.
Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namaz kılarlar, zekâtı verirler, ma’rufu (iyiliği) emreder, münker (kötülük)den sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.”10
“Dosdoğru namaz kılmak” bedenî olan bütün ibadetleri yerine getirmenin ifadesidir... “Zekâtı vermek” ise, malî bütün ibadetlerin yapılması demektir... Katıksız iman ehli olanlar, namaz kılmakla beraber bedenî olan bütün kulluk görevlerini yerine getirir ve zekâtı verince de malî olan kulluk vazifelerini gerçekleştirirler... Allah’a ve Rasûlü (s.a.s.)’ne iman edip hakkıyla itaat ederler... İşte bu muvahhid mü’min Müslümanlar, dünyanın herhangi bir beldesinde kurdukları gerçek “İslam Devleti”nde iktidar makamına geldiklerinde, devlet gücünden kaynaklanan imkânları kullanarak ma’rufu, yani İslâm’a uygun olanı emreder, münkeri, yani haram ve günah olan kötülükleri nehyeder, yasaklarlar...
İmam Kurtubî (rh.a.), “el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân” adlı tefsirinde, bu konuda âlimlerin görüşlerini şöyle beyân eder:
“İbn Abbâs der ki:
-Maksad, Muhâcirler, Ensâr ve onlara güzel bir şekilde tâbi olanlardır.
Katâde:
-Bunlar, Muhammed (s.a.s.)’in ashabıdır, der.
İkrime:
-Bunlar, beş vakit namazı kılanlardır, der.
el-Hasen ve Ebu’l-Âliye şöyle derler:
-Bunlar, şanı yüce Allah’ın kendilerine zafer nasip ettiği vakit namazı kılan bu ümmettir.
İbn Ebî Necîb:
-Maksat, yöneticilerdir, demiş.
ed-Dahhâk şöyle demiştir.
-Bu, yüce Allah’ın kendisine mülk ve yönetim imkânını verdiği kimselere koştuğu bir şarttır.
Bu da güzel bir açıklamadır.
Sehl b. Abdullah der ki:
-İyiliği emredip kötülükten (münkerden) alıkoymak, yöneticiye ve onun yanına gidip gelen ilim adamlarına vâcibdir. İnsanların yöneticiye emretmek gibi görevleri yoktur. Çünkü bu, onun bir vazifesidir ve onun, bunu yapması vâcibdir. İlim adamlarına da emretmezler. Çünkü zaten delil, onların bunun gereğini yerine getirmelerini vâcib kılmıştır.”11
Ebû Saîd (r.a.)’ın rivayetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse, onu hemen eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa, diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa, kalbiyle değiştirsin. Bu ise imanın en zayıf halidir.”12
İmam Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel, Beyhakî ve Abd b. Humeyd (Allah, cümlesinden razı olsun ve rahmet eylesin), Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’ın bu hadisi, şu olay üzerine naklettiğini kaydetmişlerdir:
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:
Bir bayram günü Mervân, minberi (musallaya) çıkarıp (üzerinde) namazdan önce hutbe okumaya başladı.
Bir adam kalktı ve:
-Ey Mervân, Sünnet’e muhalefet ettin. Bayram günü minberi çıkardın, hâlbuki o çıkarılmazdı. Hutbeye de namazdan önce başladın! dedi.
(Mervân:
-Orda da terk edilmiş (daha başka) şeyler de vardır, dedi.)
Ebû Saîd el-Hudrî:
-Bu kim? diye sordu.
-Falan oğlu falan, dediler.
(Ebû Saîd şöyle dedi:)
-Bu adam, üzerine düşeni yaptı. Ben Rasûlullah (s.a.s.)’in:
“Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse....13
İmam Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî (rh.a.), birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye eden, katıksız iman edip salih ameller işleyerek kurtuluşa eren mü’min Müslümanlara vâcibdir ki, iyiliği emredip kötülüklerden alıkoysunlar!.. “Bu, güçleri yettiği oranda sözle veya eylemle olmalıdır. Bunun dışında kalben yadırgamakla da olabilir,” diyen İmam (rh.a.), kaydedilen ayetlerde ve önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)’in hadis-i şeriflerinde buyurduğu gibi davranmak gerektiğini beyân etmektedir...
Kabul gören katıksız imanın şubelerinden biri olan “emr bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker” emrinin nasıl yapılacağını ümmetine öğreten hayat önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)’in buyurduğu gibi gerçekleşmelidir... Rasûlullah (s.a.s.)’in vârislerinden biri olan İmam Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî (rh.a.) de diğer varisler olan âlimler gibi, bu konunun imanî bir konu olduğunu vurgulamak için onu, akideyi beyân ettiği eserine almıştır... İmam Müslim (rh.a.) de, malum olduğu üzere hadisi, “Sahîh”inde “Kitâbu’l-Îmân”da kaydetmiştir...
İmam Muhyiddin en-Nevevî (rh.a.), “el-Minhâc Şerhu Sahîh-i Müslim b. el-Haccâc” adlı meşhur eserinde hadisi şerh ederken şunları beyân etmiştir:
“Nebî (s.a.s.)’in: ‘Onu değiştirsin!” emri, ümmetin icmâı ile icâb (farz) bildiren bir emirdir. İyiliği emredip kötülükten alıkoymanın vücûbunu Kitab, sünnet ve ümmetin icmâı ortaya koymuştur. Aynı zamanda bu, dinin kendisi olan nasihat türündendir. Bu hususta bazı Rafizîler dışında muhalefet eden olmamıştır. Onların muhalefetinin de bir değeri yoktur. Nitekim İmamu’l-Harameyn İmam Ebu’l-Meâlî (rh.a.) de böyle demiştir. Onların bu husustaki muhalefetleri önemsenmez. Çünkü Müslümanlar, onlar ortaya çıkmadan önce bunun üzerinde icmâ etmişlerdir. Bu amelin farziyeti –Mu‘tezile’nin kanaatinin aksine- akıl ile değil şeriat iledir.
Aziz ve Celîl Allah’ın:
“Siz kendinize bakınız, eğer siz hidayet bulursanız sapanların size zararı olmaz.”14 buyruğu da, bizim sözünü ettiğimiz hükme aykırı değildir. Çünkü âyetin anlamı ile ilgili olarak muhakkikler tarafından kabul edilmiş doğru açıklama şekli şudur:
Eğer sizler yükümlü tutulduğunuz işleri yerine getirecek olursanız, başkalarının kusurlu hareket etmesinin size zararı olmaz.
Yüce Allah’ın:
“Hiçbir nefis, bir diğerinin günahını yüklenmez.”15 buyruğu gibidir.
Durum böyle olduğuna göre, kişinin yükümlü kılındığı hususlardan birisi de iyiliği emredip kötülükten alıkoymaktır. O, bunu yerine getirmekle birlikte muhatap olduğu kişi, onun dediğini yapmayacak olursa, artık bundan sonra emrolunduğunu yerine getiren kimsenin kınanması söz konusu olmaz. Çünkü o, görevini yerine getirmiş olur. Ona düşen, emretmek ve yasaklamaktır, kabul edilmesini sağlamak değildir. Allah, en iyi bilendir.
Diğer taraftan iyiliği emredip münkerden alıkoymak, farz-ı kifâyedir. İnsanların bir kısmı gereğini yerine getirecek olurlarsa, diğerlerinden vebal düşer. Fakat herkes onu terk edecek olursa, mazeretsiz ve korkusuz olarak onu yapabilecek durumda olan herkes günahkâr olur. Bazı hâllerde farz-ı ayn olarak muayyen kimseler hakkında söz konusu olabilir. Bir işin hükmünü kendisinden başka kimsenin bilemediği bir yerde bulunması yahut onu, ancak kendisi ortadan kaldırabilecek durumda olması hâli gibi. Eşini, çocuğunu ya da kölesini bir münkeri işlerken gören ya da bir ma’rufta kusurlu hareket ettiğini tespit eden kimsenin durumu gibi.
İlim adamları (Allah, onlardan razı olsun), şöyle demişlerdir:
Kendi zannınca fayda vermediğini düşündüğü için iyiliği emredip münkerden alıkoymak yükümlülüğü mükellefin üzerinden kalkmaz. Aksine (bu düşünceye sahip olsa dahi) bu görevi yerine getirmesi gerekir. Çünkü hatırlatmak, mü’minlere fayda verir.16 Daha önce de ona düşenin iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak olduğu, kabul edilmesini sağlamak olmadığını da belirtmiş idik.
Nitekim Azîz ve Celîl Allah da:
“Rasûl’e düşen tebliğden başkası değildir.”17 buyurmaktadır.
İlim adamları buna, hamamda ya da başka bir yerde avretini kısmen açmış bir kimseyi göreni ve buna benzer durumu örnek vermişlerdir. Allah, en iyi bilendir.
İlim adamları der ki:
İyiliği emredip kötülükten alıkoyan kimsenin verdiği emri ya da yasakladığı hususu gereğince yerine getiren, hâlinde eksiklik bulunmayan bir kişi olması şart değildir. Aksine yerine getirilmesini emrettiği hususu kendisi ihlâl etse dahi emretmekle yükümlüdür... Vazgeçilmesini söylediği yasağı, kendisi işleyen birisi olsa dahi yine yasaklamalıdır. Çünkü böyle bir kimseye iki görev düşer:
Kendisine iyiliği emredip kötülükten alıkoymak, bir de başkasına iyiliği emredip kötülükten alıkoymak!
Bunlardan herhangi birisini gereği gibi yerine getirmeyecek olursa, diğerini ihlâl edip yerine getirmemesi onun için nasıl mübah görülebilir?..
İlim adamları der ki:
İyiliği emredip kötülükten alıkoymak, bu hususta resmî yetkililere ait özel bir görev değildir. Aksine diğer Müslüman ferdler için de bunu yapmak câizdir.
İmamu’l-Harameyn dedi ki:
Buna delil, Müslümanların icmâıdır. Çünkü birinci asırda ve ondan sonraki asırda yöneticilerin dışındakiler de bizzat yöneticilere iyiliği emrediyor, onları kötülükten vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Müslümanlar da onların bu yaptıklarını takdir ediyorlar (reddetmiyorlar)dı. Resmî yetki ve görevleri olmadığı hâlde iyiliği emredip kötülükten alıkoymakla uğraştıkları için de onları azarlamıyor, onlara çıkışmıyorlardı. Allah, en iyi bilendir.
Emredip, alıkoyma işini ancak emrettiği ve yasakladığı hususu bilen bir kişi yapar. Bu da emredilen ya da yasaklanan konunun farklılığına göre değişir. Eğer bu iş, açık farzlardan ve herkes tarafından bilinen haramlardan ise –namaz, oruç, zina, şarap içmek ve benzeri işler gibi- bütün Müslümanlar bunları bilir. Şayet ince fiil ve sözlerden olup ictihad ile ilgili hususlardan ise, avamın (âlim olmayanların) bununla bir ilgisi yoktur. Böyle bir şeye tepki göstermek hakları da yoktur. Aksine bu, âlimlerin görevi ve yetkisindedir. Ayrıca ilim adamları, icmâ ile kabul edilmiş hususlarda karşı çıkarlar. Hakkında görüş ayrılığı bulunan hususlarda ise karşı çıkmak söz konusu değildir. Çünkü her iki mezhep hakkında da her müctehid isabet eder, hükmü söz konusudur.
Muhakkiklerin pek çoğu ya da çoğunluğuna göre tercih edilen kanaat budur. Bu husustaki diğer görüşe göre ise, isabet eden tek kişidir. Hata eden ise bizim için muayyen olarak bilinmemektedir. Hata eden hakkında da günah söz konusu değildir, fakat böyle bir kimseye ihtilâfın dışına çıkmak için nasihat olmak üzere teşvikte bulunacak olursa, bu yapılan iş güzeldir. Sevilen ve ayrıca yumuşaklıkla yapılması teşvik edilen bir uygulamadır. Çünkü ilim adamları, eğer bir sünneti ihlâl etmeyi yahut başka bir görüş ayrılığı içine düşmeyi gerektirmiyorsa, ihtilafın dışına çıkmayı ittifakla teşvik etmiş bulunuyorlar.”18
İmam Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî (rh.a.), iyiliğin emri, kötülükten alıkoymanın, hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, imkânlar dahilinde el ile, dil ile ve kalp ile yapılmasının vâcibiyetini beyândan sonra:
“Ancak buradaki ‘eliyle’den maksat, kılıç kullanmak anlamında değildir. Çünkü bu eylem, itaate davet edilmelerine rağmen kötülüklerine devam eden hırsızlar ve yol kesiciler için gereklidir.” deyip bu görevin, “İslâm Devleti”ne ve devlet başkanı olan İmama/Halifeye aid olduğunu vurgulamaktadır... Çünkü bu kötülüğü engellemek için devlet gücüne ihtiyaç vardır, ferdler tek başlarına bunu beceremezler...
Yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çapraz olarak kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, âhirette onlar için büyük bir azap vardır.
Ancak sizin onlara güç yetirmenizden önce tevbe edenler başka. Bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”19
İmam Necmüddin Ömer Nesefî (rh.a.), “Metnu’l-Akâid” adlı eserinde, “İslâm Devleti” ve “Devlet Başkanı olan İmama mutlak surette ihtiyaç olduğunu” beyânla şunları söyler:
“Müslümanlar için bir İmam’a (İslam Devlet Başkanı olan siyasî lidere) mutlak surette ihtiyaç vardır. Müslüman halkla ilgili dinî hükümlerin infazı, cezaların tatbiki, Müslümanlara karşı ülke sınırlarının korunması, Müslümanlardan ordu teşkil edilmesi, sadakaların, yani vergilerin toplanması, zorbaların soyguncuların ve eşkıyaların zabt u rabt altına alınarak kahredilmesi, Cuma ve bayram namazlarının ifâ edilmesi, insanlar arasında ortaya çıkan ihtilafların ortadan kaldırılması, hukuk üzerine kaim olan şahidliklerin kabulü, velîleri olmayan küçük yaştaki oğlan ve kızların evlendirilmeleri ve ganimet mallarının taksim edilmesi gibi önemli hususlar İmam sayesinde icrâ edilir.”20
* Bağımsız Araştırmacı Yazar
Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî, el-İbâne ve Usûlü Ehli’s-Sünnet-Eş‘arî Akâidi, çev. Doç. Dr. Ramazan Biçer, İst. 2010, sh. 153.
Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyin-İlk Dönem İslâm Mezhepleri, çev. Ömer Aydın-Mehmet Dalkılıç, İst. 2019, sh. 628. (Arapça metin ile beraber)
Âl-i İmrân, 3/104.
Âl-i İmrân, 3/110.
Tevbe, 9/112.
Mâide, 5/79.
Beyhakî, Şu‘abu’l-Îmân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 7, sh. 270.
Tevbe, 9/71-72.
el-Begavî, Begavî Tefsîri-Meâlimu’t-Tenzîl, çev. Nurgül Özdemir-Ayşegül Özdemir, İst. 2018, c. 3, sh. 375.
Hacc, 22/40-41.
İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2001, c. 12, sh. 117.
Sahîh-i Müslim, Kitâbu’l-Îmân, B: 20, Hds: 78.
Sünen-i Ebû Dâvûd, Kitâbu’s-Salât, B: 239-242, Hds: 1140.
Kitâbu’l-Melâhim, B: 17, Hds: 4340.
Sünen-i Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B: 11, Hds: 2263.
Sünen-i İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B: 20, Hds: 4013.
Sünen-i Nesâî, Kitâbu’l-Îmân, B: 17, Hds: 4975-4976.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 16, sh. 210, Hds: 23340.
Beyhakî, Şu‘abu’l-Îmân, c. 7, sh. 280, Hds: 7153.
İmam Ebû Muhammed Abdulhamid b. Humeyd b. Nasr el-Kissî, el-Müntehâb-Abd b. Humeyd Müsnedi, çev. Serkan Ünal, Konya, 2015, sh. 431, Hds: 906.
Sünen-i Ebû Dâvûd, Kitâbu’s-Salât, B: 239-242, Hds: 1140.
Mâide, 5/105.
İsrâ, 17/15.
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü’minlere fayda verir.” (Zâriyat, 51/55).
Mâide, 5/99.
İmam Muhyiddin en-Nevevî, Sahîh-i Müslim Şerhi-el-Minhâc, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2012, c. 1, sh. 533-535.
Konuyla ilgili geniş bilgi için ayrıca bkz. İmam Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye-İslâm’da Hilâfet ve Devlet Hukuku, çev. Dr. Ali Şafak, İst. 1976, sh. 272-292.
Mâide, 5/33-34.
Taftazânî, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi-Şerhu’l-Akâid, çev. Süleyman Uludağ, İst. 1991, sh. 326-327. 3. Baskı (Arapça metin ile birlikte)


