İçinde hiçbir çelişki ve hiçbir şüphe bulunmayan, muttaki mü’minlerin hayat rehberi Kur’ân-ı Kerîm’i1 en iyi okuyan dört şahsiyetten biri olan2 Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.) şöyle diyor:
-Kur’ân, kendisi uygulansın diye indirilmiş, fakat insanlar onu okumayı uygulama durumuna getirmişlerdir.3
Kıyamete kadar muvahhid mü’min müslümanların hayat kitabı ve hayat düsturu olan Kur’ân-ı Kerîm...
“Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi âlemlerin Rabbi tarafındandır.”4
“Sana da (ey Muhammed,) önündeki Kitab(lar)ı doğrulayıcı ve ona bir şahid-gözetleyici olarak Kitabı (Kur’ân’ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevâ (istek ve tutku)larına uyma.”5 buyuran Rabbimiz Allah Azze ve Celle, insan kullarına hayat düsturu olarak gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm’in bir hüküm, yani kanun, yani yasa kitabı olduğunu ve insanlar arasında bu İlâhî yasa ile hükmolunmasını emir buyurur... Kur’ân’ın uygulanması ve hayata hâkim olmasını buyuran yegâne İlâhımız Allah Teâlâ:
“Bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları, sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu hâlde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiblerinindir.”6
“Sana rasûllerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak- doğru haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve uyarı gelmiştir.”7 diye, hayat kitabımız Kur’ân’daki “Kıssalar”ın her birinin bir hikmet, bir ibret ve bir hayat dersi olduğunu beyân buyurur...
Bütün hayatı kuşatıcı hüküm kitabı olan yegâne düsturumuz Kur’ân’daki her biri mutlaka gerçekleşmiş olan kıssaların beyân edilişlerinin hikmetini şöyle açıklar Rabbimiz Allah Teâlâ:
“Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’ân) düzüp uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendisinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin çeşitli biçimlerde açıklaması ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.”8
“Elbette bunda derin bir kavrayışa sahip olanlar için gerçekten âyetler vardır.”9
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.”10
Kur’ân-ı Kerîm’i, Allah Teâlâ’nın verdiği imkânlarla hayata uygulamaya çalışmak için okuyanlar, onda beyân buyrulan kıssalardan ibret almak ve derin derin düşünmek, aynı hataları tekrar etmemek ve beyân edilen hayırlı şeyleri çoğaltmak üzere hareket ederler...
Emiru’l-mü’minin İmam Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) anlatır:
Ben, Rasûlullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu işittim:
“Cebrail yanıma geldi ve:
-Ya Muhammed, senden sonra ümmetin ihtilafa düşecek! dedi.
Ona:
-Ya Cibril, bu ihtilaftan çıkış yolu nedir? diye sordum.
Şöyle dedi:
-Çıkış yolu Allah’ın Kitabı’dır. Allah, onunla zalimlerin belini kırar. Bu Kitab’a tutunan kurtulur, ondan uzak duran da helâk olur! Bu Kitab’a tutunan kurtulur, ondan uzak duran da helâk olur! İçindekiler boş sözlerden uzak, hak sözlerdir. Diller, onu okurken dolaşmaz, şaşırtıcı yönleri de tükenmez. İçinde sizden öncekiler hakkında haberler, aralarınızdaki meseleler için de hükümler ve sizden sonra olacaklar konusunda bilgiler vardır.”11
Hayat Kitabımız Kur’ân’daki ibret ve hikmet dersi veren kıssalardan birisi de “Tâlût”un, “Câlût” ile savaşması kıssasıdır...
Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın önde gelenlerini görmedin mi? Hani peygamberlerinden birine: ‘Bize bir melik (yönetici/hükümdar/komutan) gönder de Allah yolunda savaşalım’ demişlerdi, O: ‘Ya üzerinize savaş yazıldığı (farz olduğu) hâlde savaşmayacak olursanız?’ demişti. ‘Bize ne oluyor ki, Allah yolunda savaşmayalım? Ki biz, yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık)’ demişlerdi. Amma onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman, az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah, zalimleri bilir.
Onlara, peygamberleri dedi ki: ‘Allah size, Tâlût’u (melik olarak) gönderdi.’ Onlar: ‘Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?’ dediler. O (şöyle) demişti: ‘Doğrusu, Allah size O’nu seçti ve O’nun bilgi ve beden gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir. Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir.”12
Allah’ın kulu, Rasûlü ve İslâm Peygamberi Mûsâ (a.s.)’dan sonraki bir zamanda İsrailoğulları, aralarında Allah’ın peygamberlerinden bir Peygamber’e müracaat edip Allah’ın kendilerine bir yönetici komutan seçip göndermesini dilemiş ve O’nun emrinde düşmanlarla “Allah yolunda” savaşmak istediklerini bildirmişlerdi... Aralarındaki Allah’ın Peygamberi, onların bu isteklerinden dolayı Allah’tan vahiy almış ve âlemlerin Rabbi Allah, onlara yönetici komutan olarak aralarında bulunan “Tâlût” kulunu seçip görevli kılmıştı... Onlar, bu seçime hemen itiraz etmiş ve bahaneler öne sürmüş, itaatsizlik etmişlerdi... Elbette ki bu itaatsizlik, gerçekten iman etmiş olan hiçbir kula yakışmaz... Çünkü:
“Allah ve Rasûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.”13 emrine tam teslim olmuş kişi, ancak katıksız iman etmiştir... Katıksız imanın gereği ve göstergesi, itirazsız teslim olmaktır...
Kendisinden başka kanun koyucu ilâh olmayan âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, bu muvahhid mü’min müslüman kullarının özelliklerini şöyle beyân buyurur:
“Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman mü’min olanların sözü: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte felâha kavuşanlar bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse ve Allah’tan korkup O’ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.”14
“Kim Rasûl’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.”15
İbn Ömer (r.anhuma) anlatır:
Ashabdan bir grupla Rasûlullah (s.a.s.)’in yanında idik. Bir ara bize:
“Hey sizler! Yüce Allah’ın sizlere gönderdiği bir Rasûl olduğumu biliyorsunuz değil mi?” diye sordu.
Bizler:
-Evet, biliyoruz, dedik.
Rasûlullah (s.a.s.):
“Yüce Allah, Kitabında: ‘Bana itaat edenin, Allah’a itaat etmiş olacağını yazdığını da biliyorsunuz değil mi?” diye sordu.
Bizler:
“Elbette, şehadet ederiz ki, sana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Sana itaat etmek de Allah’a itaattir, diye cevap verdik.
Rasûlullah (s.a.s.), bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Bana itaat etmeniz, Allah’a itaat etmeniz demektir. İmamlarınıza (sizleri İslâm ile yöneten yöneticilerinize) itaat etmeniz de bana itaat demektir.”16
İbn Mes‘ûd (r.a.)’dan.
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, doğru yolu bulmuştur. Kim de Allah ve Rasûlü’ne isyan ederse (bilsin ki) o, nefsinden başka hiç kimseye zarar veremeyecektir. Allah’a hiçbir zarar veremeyecektir.”17
Muvahhid mü’minler, Allah ve Rasûlü (s.a.s.)’in hükmüne uygun, Allah’ın rızasına uyumlu her emirin emrine itaat ederler... Allah’a itaat eden, Rasûlullah (s.a.s.)’e itaat eden mü’min müslümanlar, onlar gibi iman edip Allah ve Rasûlullah’a itaat eden yöneticilerine de itaat ederler... Onların itaati, muvahhid mü’min yöneticinin hevâsına değil, Allah ve Rasûlullah’ın hükmüyle hükmetmesinedir!..
İsrailoğulları, Allah’ın peygamberlerinden vahiy alan bir peygamber olduğuna iman ettikleri peygambere müracaat edip dileklerini iletiyor ve itaat edeceklerine söz veriyorlar, fakat onların istediği ve hoşlarına giden bir kişi değil de, Allah’ın dilediği bir kişi, yönetici komutan seçilince, itiraz ediyor, karşı çıkıyorlar... Bu tavırları, onların akîdede ve amelde samimî olmadıklarını ortaya koymaktadır...
İmam İbn Kesîr (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şunları kaydeder:
“Yani, kendilerinden bir hükümdar belirlemesini istemeleri üzerine peygamber, onlara Tâlût’u hükümdar tayin etti. Amma Tâlût, onların askerlerinden biriydi, kral ailesinden değildi. Çünkü kral, hep Yahûda kabilesinden olurdu. Bu ise, o kabileden değildi. O yüzden, ‘biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz hâlde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken’ dediler. Yani, o, kral ailesinden olmadığı gibi, aynı zamanda fakirken, krallığı yürütecek bir serveti yokken, ‘O, bize nasıl hükümdar olur?’ Nasıl üzerimizde yönetici ve hükümdar olur? Bazıları, onun sucu, bazıları ise deri tabaklayıcısı olduğunu söylemiştir. Bu sözleriyle onlar, peygamberlerine itiraz ediyor ve karşı geliyorlardı. Oysa itaat edip güzel söz söylemeleri gerekirdi.
Peygamber, onlara şöyle dedi: ‘Allah, sizin üzerinize onu seçti.’ Yani, onu da, sizleri de çok iyi bildiği hâlde aranızdan onu seçti. Yani, onu ben, kendimden belirlemedim. Bilakis, benden istemeniz üzerine Allah, bana böyle emretti. ‘İlimde ve bedende ona üstünlük verdi.’ Bununla birlikte Tâlût, en bilgili, en asil ve fizikçe en güzel, savaşta en güçlü, en sabırlı ve en bilgilinizdir. Bilgi ve fizik bakımından sizden daha mükemmeldir.
Bu âyetten, Kral’ın bilgili, fiziken güzel, bedensel ve psikolojik olarak çok güçlü biri olması şart olduğu sonucu çıkmaktadır.
Yüce Allah, daha sonra şöyle buyurur: ‘Allah, mülkünü dilediğine verir.’ Yani, dilediği her şeyi yapan hâkim güç O’dur. Allah, yaptıklarından sorulmaz. Fakat bilgisinden, hikmetinden ve kullarına olan şefkatinden dolayı onlar sorguya çekilirler. Bu yüzden şöyle buyuruyor: ‘Allah, her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.’ Yani Allah’ın lütfu her şeyi kuşatır, O, rahmetini dilediğine bahşeder. Hükümdarlığa, kimin lâyık olup kimin olmadığını çok iyi bilir.”18
İmam Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cessâs (rh.a.), Ahkâmu’l-Kur’ân adlı meşhur tefsirinde şöyle der:
“Bu âyet, devlet başkanlığının miras yoluyla babadan oğula geçemeyeceğine delâlet etmektedir. Âyette kendilerine hitap edilenlerin, nübüvvet ve hükümdarlık ailesinden gelmeyen bir kimsenin başlarına hükümdar kılınmasına karşı çıkmalarını, Yüce Allah kınayıp reddetmiştir. Hükümdarlığın soy-sopla değil, ilim ve kuvvetle hak edilebileceğini beyân buyurmuştur. Bu âyet, ilmin ve kişisel erdemlerin yanında soy-sopun öneminin olmayacağına, ilim ve erdemin soy-soptan önde geldiğine delâlet etmektedir. Zira Yüce Allah, ilim ve kuvveti dolayısıyla Tâlût’u –onlar, kendisinden soy-sop itibariyle daha üstün olsalar bile- onlara tercih edip başlarına hükümdar yaptığını bildirmiştir.
Âyette, Tâlût’un cüssesinin iriliğinden bahsedilirken, onun gücünün fazlalığı kastedilmiştir. Çünkü normalde cüssesi iri olan kimsenin gücü de fazla olur. Yoksa âyette güçsüz iri bir cüsse kastedilmiş değildir. Çünkü güçsüz kimsenin, savaşta zaferden yana bir payı olmaz. Aksine erdemsiz ve güçsüz bir cüsse, sahibine yük ve vebal olur.”19
Hikmet dolu ve ibret dersi veren kıssa devam ediyor:
“Peygamberleri, onlara (şöyle) dedi: ‘O’nun hükümdarlığının belgesi, size Tabut’un gelmesi (olacaktır ki) onda Rabbinizden bir güven duygusu ve huzur ile Mûsâ ailesinden ve Hârûn ailesinden artakalanlar var, onu melekler taşır. Eğer inanmışlarsanız, bunda şüphesiz sizin için bir delil vardır.”20
“Meleklerin taşıdığı o Tabut’un içinde, Rabbinizden size bir sükûnet ve rahatlık (sekine) vardır.” Sekine’den kastın, vakarlık ve yücelik olduğu söylenmiştir.
Katâde (rh.a.):
-Sekine’den kasıt; vakardır, demiş.
Rebî’ ise:
-Sekine rahmettir, der.
Atâ (rh.a.) şöyle demiş:
-Allah’ın, bildiğiniz ve onunla ferahlanacağınız birtakım âyetleri vardır.
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) de şöyle der:
-Bir görüşe göre sekine, içinde peygamberlerin kalplerinin yıkandığı altından bir tas olup Allah
Azze ve Celle, onu Mûsâ (a.s.)’a vermiş, O da Tevrat levhalarını ona koymuştur.
Emiru’l-mü’minin İmam Ali (r.a.):
-Sekine’nin insan gibi bir yüzü var. O, hafif bir ruh olup, iki başı bulunan bir fırtınadır, demiştir.21
Bir mucize olarak Tabut’un gelmesiyle, hakikat gözler önüne serildi, itiraz edenler sesleri kestiler ve ister istemez, Tâlût’un, onlar için Allah’ın seçtiği bir yönetici komutan olduğuna inandılar...
İbn Abbâs (r.anhuma)’nın rivayetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Duymak, bizzat görmek gibi değildir!”22
Âyet-i kerîmede, kıssanın anlatımı şöyle devam eder:
“Tâlût, ordusuyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse artık o, benden değildir ve kim de –eliyle bir avuç alanlar hariç- onu tatmazsa bendendir. Küçük bir kısmı hariç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle beraber iman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim, Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: ‘Nice küçük topluluk daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.
Onlar, Câlût ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: ‘Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”23
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazî, Furkan Tefsiri adlı eserinde konu ile ilgili şu yorumu yapar:
“Tâlût, ordusuyla beraber Kudüs’ten ayrıldığında askerlerinin, gerçekten savaşa niyetlerinin olup olmadığını öğrenmek için bir şeyle sınamak istedi. Hikmetten anlayan bir kumandan, ordusu hakkında bir zanna kapıldığında, durumlarına vakıf olmak için onları işte böyle imtihan eder.
Tâlût, askerlerine şöyle dedi:
-Allah- O, sizin iç yüzünüzü herkesten çok daha iyi bilir,- yolda karşımıza çıkacak bir nehirle sizi sınayacaktır. O nehirden içen, benim askerim ve taraftarım değildir. Onu tatmayan, benim askerim ve yandaşımdır. Ancak bir avuç avuçlayan kimse kınanmaz!
Deneme neticesinde pek azı dışında askerlerin çoğu o nehirden içtiler. İyi insanların sayısı gerçekten azdır. Aklı nefsine hâkim olup Allah’a iman edenler, sayısı az amma imanı çok ve önemli ağırlığı olan az miktardaki insanlardır. Görüyorsun ki, bu denemede üç sınıf insan ortaya çıkmıştır:
Kimi o nehirden ağzını doldura doldura doyasıya içmiş,
Kimi asla tatmamış,
Kimi de eliyle bir avuç alıp içmiştir.
Tâlût ve beraberindeki gerçekten doğru olan mü’minler, nehri geçtikten sonra –diğerleri, tatlı sudan mest olarak içip coştular, sonra da bilinen akıbete uğradılar.- Sudan içen askerlerin bazısı, düşman askerlerini ve bu askerlerin sayıca çokluk ve üstünlüklerini görünce şöyle dediler:
-Bugün onları yenmeyi bırak da, düşmanla savaşacak ve onlara karşı koyacak gücümüz yok.
Âhirette Allah’ın huzuruna çıkacaklarına ve amellerine karşı cezâ veya mükâfat göreceklerine inanan mü’minler, iki güzel şeyden birini umarlar:
Ya Allah yolunda şehid olurlar ya da kâfirlere karşı galip gelirler. Yaşarlarsa, güvenlik içinde yaşarlar. Ölürlerse, şerefli şehidler olarak ölürler. Evet, bu niteliği taşıyan mü’minler şöyle dediler:
-Ey millet, düşmanların sayıca çokluğu sizi aldatmasın! Sayıca az nice topluluklar, sayıca kendilerinden fazla olan toplulukları yenmişlerdir. Onları, imanlarının kuvvetiyle, Rabblerinin izin ve iradesiyle bozguna uğratmışlardır. Kesin olarak biliyoruz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”24
Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.”25
“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman etmişseniz, en üstün olan sizlersiniz.”26
“Allah, sizinle beraberdir. O, sizin amellerinizi asla eksiltmez.”27
“Şüphesiz Allah, (müşriklerin saldırı ve sinsi tuzaklarını) iman edenlerden uzaklaştırmaktadır. Gerçekten Allah, hain ve nankör kimseyi sevmez.”28
Âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle’nin hiç şüphesiz ve mutlaka gerçekleşen vaadi:
“İman edenlere yardım etmek ise, Bizim üzerimize bir haktır.”29
Katıksız iman edip imanın gereği olan itaati, tam teslimiyet ile yerine getiren muvahhid mü’minlerin dedikleri, bütün zamanları kuşatıcı bir hakikattir:
“Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.” Çünkü onların imanları katıksız ve itaatleri tamdır!..
el-Berâ (r.a.) şöyle demiştir:
-Biz Muhammed’in sahabîleri, Bedir sahabîlerinin sayısı, Tâlût’la beraber (Filistin/Ürdün) nehri(ni) geçen Tâlût’un sahabîlerinin sayısı kadardır. Tâlût’la beraber o nehri, ancak mü’min olsun üç yüz on küsur kişi geçmiştir, diye konuşur idik.30
Berâ (r.a.) şöyle der:
-Kendi aramızda Bedir Savaşı’na katılan kimselerin sayısını konuşur ve Tâlût’un adamlarının sayısı kadar, üç yüz on üç olduğunu söylerdik.31
Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) anlatır:
Medîne’deyken Rasûlullah (s.a.s.), bize:
“Şu kervanın yolunu kesmeye ne dersiniz? Belki Allah onu, size ganimet olarak nasip eder.” buyurdu.
Biz:
-Olur, karşılığını verdik.
Yola çıktık. Bir veya iki gün yol aldıktan sonra Rasûlullah (s.a.s.), kaç kişi olduğumuzu saymamızı emretti. Saydığımızda, üç yüz on üç kişi olduğumuzu gördük ve sayımızı, Rasûlullah (s.a.s.)’e bildirdik.
Rasûlullah (s.a.s.) bundan memnun olup Allah’a hamd ederek:
“Tâlût’un ashabının sayısı kadar” buyurdu.32
Nice katıksız iman edip itaat eden az topluluk tarih boyunca, nice inanmayan çok topluluklara Allah’ın izniyle ve sabrederek galip gelmiş, onları yenmiştir!.. Dünyanın neresinde ve hangi çağda olurlarsa olsunlar, sapasağlam iman ve itaat makamına tam itaat gündeme gelince, Allah’ın izniyle zafer onlar için hak olur!..
Katıksız iman ettikleri yegâne Rabb ve İlâh Allah Teâlâ’ya tüm varlığıyla tevekkül eden mü’min müslümanlar, Allah’ın izniyle kurtuluşa ermiş, muzaffer olmuşlardır!..
Muvahhid mü’minler, yegâne Rabbleri ve İlâhları Allah Teâlâ’ya dayanıp güvenerek, icabet edileceğine kesin iman ettikleri duâda bulunmakta ve Allah’tan zafer beklemektedirler:
“Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sâbit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”
“Sen, bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”33
“Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”34
Katıksız iman edip itaat eden muvahhid mü’min müslümanlar, Allah’ın izni ve yardımıyla düşmanlarını yenmiş, zafere ulaşmışlardır!.. Allah’ın izniyle zafere ulaşmanın değişmez ilkesi: Katıksız iman ve tam teslimiyet!..
Allah’ın seçip vazifeli kıldığı Tâlût ve onunla beraber olan itaatkâr mü’minlere, Allah’ın yardımı ulaşmış ve düşmanlara galip gelmişlerdi...
“Böylece onları, Allah’ın izniyle yenilgiye uğrattılar. Dâvûd, Câlût’u öldürdü. Allah da ona mülk ve hikmet verdi. Ona dilediğinden öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile bir kısmını def’i (engellemesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesâda uğrardı. Ancak Allah, âlemlere karşı büyük bir fazl (ve ihsân) sahibidir. İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Onları, sana bir hak olarak okuyoruz. Sen de gönderilen rasûllerdensin.”35
Katıksız iman eden muvahhid mü’min kullarına birlik ve beraberliği emreden Rabbimiz Allah Teâlâ, itaat etmelerini buyurmaktadır:
“Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.”36
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah’a ve Rasûlü’ne döndürün. Şayet Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”37
Zaferin ve kurtuluşun ilkesi: İman ve itaat!
“Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için.”38
Bkz. Bakara, 2/2.
Abdullah b. Amr (r.a.)’ın rivayetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kur’ân’ı, şu dört kişiden okumak isteyiniz: Abdullah b. Mes‘ûd’dan, Ebû Huzeyfe’nin azadlısıSâlim’den, Ubeyy b. Ka‘b’dan ve Muâz b. Cebel’den.”
Sahîh-i Buhârî, KitâbuFedâiluAshâbi’n-Nebî, B. 29, Hds. 100.
Sahîh-i Müslim, KitâbuFedailu’s-Sahâbe, B. 22, Hds. 118.
Sünen-i Tirmizî, Kitâbu’l-Menâkıb, Hds. 4060.
Şemsu’l-eimmeEbûSehlEbûBekr Muhammed b. Ahmed es-Serahsî, Mebsût, çev. Dr. H. Mehmet Günay, vdğ. İst. 2008, c. 1, sh. 355.
Secde, 32/2.
Mâide, 5/48.
Hûd, 11/49.
Hûd, 11/120.
Yûsuf, 12/111.
Hicr, 15/75.
Hacc, 22/46.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2013, c. 1, sh. 509, Hds. 791.
Sünen-i Tirmizî, KitâbuFedâili’l-Kur’ân, B. 14, Hds. 3069.
Sünen-i Dârimî, KitâbuFedâili’l-Kur’ân, B. 1, Hds. 3335.
İbnEbîŞeybe, Musannef, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2012, c. 12, sh. 238, Hds. 30629.
Beyhakî, Şu‘abu’l-Îmân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 3, sh. 15, Hds. 1788.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Âdem Yerinde, İst. 2015, c. 12, sh. 186, Hds. 11664. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’den.
Bakara, 2/246-247.
Ahzâb, 33/36.
Nûr, 24/51-52.
Nisâ, 4/80.
Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûrfi’t-Tefsîrbi’l-Me’sûr, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, c. 4, sh. 527-528. İbnu’l-Münzir ve Hatîb’den.
Sünen-i EbûDâvûd, Kitâbu’s-Salât, B. 221-223, Hds. 1097.
İmam Hafız İbnKesîr, İbnKesîrTefsîri, çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst. 2010, c. 2, sh. 256.
EbûBekrAhmed b. Ali er-Râzî el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, çev. Mehmet Keskin, İst. 2018, c. 3, sh. 177.
Bakara, 2/248.
İmam Hafız İbnKesîr, İbnKesîrTefsîri, c. 2, sh. 257.
Ayrıca bkz. Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 3, sh. 130-133.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 16, sh. 285, Hds. 23502.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 1, sh. 413, Hds. 688;Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Bakara, 2/249-250.
Prof. Dr. M. MahmudHicazî, Furkan Tefsiri, çev. Mehmet Keskin, İst. T.y. c. 1, sh. 198-199.
Ayrıca bkz. el-Begavî, BegavîTefsîri, çev. Nurgül Özdemir-Ayşegül Özdemir, İst. 2018, c. 1, sh. 425-427.
Bakara, 2/153.
Âl-i İmrân, 3/139.
Muhammed, 47/35.
Hacc, 22/38.
Rûm, 30/47.
Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’l-Meğâzî, B. 6, Hbr. 9.
Sünen-i İbnMâce, Kitâbu’l-Cihad, B. 25, Hbr. 2828.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 17, sh. 503, Hbr. 25214.
İbnEbîŞeybe, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, c. 15, sh. 488, Hbr. 37876.
Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2017, c. 2, sh. 318.
Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 3, sh. 135;Abd b. Humeyd, İbnu’l-Münzir ve İbnEbîHâtim’den.
EbûCa‘fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, TaberîTefsîri, çev. Hasan Karakaya-Kerîm Aytekin, İst. 1996, c. 2, sh. 96.
Sünen-i Tirmizî, Kitâbu’s-Siyer, B. 37, Hbr. 1646.
İbnEbîŞeybe, Musannef, c. 15, sh. 488, Hbr. 37877.
Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, c. 2, sh. 322-323.
Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, c. 2, sh. 319.
Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 3, sh. 135;İbnCerîr’den.
Bakara, 2/286.
A‘râf, 7/126.
Bakara, 2/251-252.
Enfâl, 8/46.
Nisâ, 4/59.
En‘âm, 6/126.


