Yüzyıla yakın bir zamandır, yaygın, örgün, tek tip bir eğitim sistemini oturtmaya çalışıyor ve insanımızı eğitmesini bekliyoruz. Ne var ki kendisini yeterince eğitememiş olmalıyız ki eğitimle ilgili beklentilerimiz bir türlü gerçekleşmemekte, kaygılarımız, eleştirilerimiz bitmemektedir. Eğitim teşkilatında, aşağıdaki müdüründen yukarıdaki bakanına kadar bu işi bilen bilmeyen pek çok insan görev yapa gelmiş, ama asıl sorun bir türlü çözülememiştir. Esasen bu iş için atanan kişiler de sanki kendilerine “eğitim sistemini bırakın, onun üzerinde bir şey yapmaya çalışmayın – ki zaten yapamazsınız- siz örgütü çalıştırmaya bakın” denmişçesine, öğretmenlerin tayin ve atamaları, öğrencilerin mesai saatleri, külfetlerinin mümkün olduğunca kaldırılıp muafiyet sağlanması gibi sorunlarla uğraşa gelmişlerdir. Bunları söylerken de birilerini itham niyetimiz olmadığı gibi bu devasa sorunu basite indirgiyor da değiliz. Yani ferdi inisiyatifleri aşan zorlu bir alandan söz ettiğimizin farkındayız.
Elinizdeki derginin yetkilileri eğitim sayısıyla ilgili bir yazı talebinde bulunmak için aradıklarında doğal olarak “Hocam eğitimimizin başarısızlık sebepleri” üzerinde durursanız memnun oluruz demeyi ihmal etmediler. Tabi ben üniversitede bir öğretim üyesi olarak fiilen eğitimin içinde olmakla beraber teknik anlamda bir eğitim uzmanı değilim. Onun için de eğitimin biliminden çok, tabir caizse epistemolojisinden ve deontolojisinden söz edebileceğimi, asıl sorunun da burada düğümlendiğini düşünüyorum. Ana temamı kısaca belirtmek gerekirse eğitim sistemimiz eksik paradigmalar üzerinden işliyor. Hatta siyasal bir hegemoninin altında sürdürülen bu paradigmalar sadece başarıya engel oluşturmakla kalmıyorlar, bu konuda sağlıklı düşünmenin önünü de tıkıyorlar. Mesela farklı bir şey düşünüldüğünde de bu genel geçerlikten uzak alternatif bir çözüm olarak kalıyor. Unutulmamalıdır ki bir yanlış için ileri sürülmüş alternatif çözümler de her halükarda doğru olmayabilirler.
Önce Eğitimin geneli üzerine birkaç söz
Eğitim, insanın ana rahmine düşmesinden ölümüne kadar süren bir olgudur. Yani bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık, tüm dönemlerin sorunudur. Eğitim dünden bugüne yalnızca bireyin değil, bütün toplumların sorunudur. En önemli işlevi de, yeni neslin topluma uyarlanmasını, Tanrı gibi aşkın, diğer canlılar gibi içkin tüm varlıklarla sağlıklı ilişkiler kurmasını ve uyum içinde yaşamasını sağlamaktır. Hatta denebilir ki eğitim insanın kendisini fiilen inşa etmesini sağlayan bir kurumdur. Eğitim, her şeyden önce insan birlikteliği için kaçınılmaz bir işlevdir. Onun için de Sosyolog Fichter eğitimi “Gayri resmi olarak evde ve genel kültür olarak çevrede, resmi olarak da toplumun karmaşık eğitimsel düzenlemelerinde gerçekleştirilen istemli (iradeli) bir sosyalizasyon süreci” olarak tanımlar.
Ne var ki sorun bu görünüverdiği kadar sade ve basit değildir. Sorun, adlandırmada başlamaktadır. Çünkü eğitim pek de dikkat edilmeyen iç içe iki iki kavramı ihtiva etmektedir: Eski dilimizdeki karşılığıyla talim ve terbiye. Arapça alime bilmek, bildirmek kökünden gelen talim, bilgilendirmeyle ilgili bir iştir. Belki güncel dildeki öğretim ile karşılanabilir. Terbiye ise, iradesine müdahale etmeden insanın yetişip gelişmesini sağlamak, ahlaklı- edepli hale gelmesine katkıda bulunmaktır. Yani terbiye sırf bir bilgilendirme süreci değildir; sosyolojinin her şeyde en mükemmel bilgi ve davranışa sahip olduğunu kabul edilen topluma sırf bir uyarlanma da değildir. Terbiye Rab kelimesinden gelir ve olgunlaştırmak anlamına gelir. Terbiye ilahi bir misyondur. Esasen nihai terbiye edici Allah’tır. Pek çok konuda olduğu gibi Allah, insana bu sıfatıyla da ilgili bir görev yüklemiştir.
Modern öncesi ve dışı toplumlarda eğitim daha çok pratiklere dayanıyor, talim ve terbiye birlikte yürüyordu. Yeni nesil hayatın içinden verilen bilgi tutum ve davranışları kendi kapasitesince içselleştirerek alıyordu. Modern kültürün dayanaklarından olan aydınlanma düşüncesi hemen pek çok şeyi içkinleştirdiği gibi bu olguyu da aşkınlıklarından koparıp seküler bir nitelik kazanırdı: Talim ve terbiyeyi education (Türkçede eğitim) kavramında birleştirdi. Ancak anlamında büyük bir değişiklik de oldu. Artık eğitim, insanın kendini inşa etmesi demek değildi, birilerinin genç nesillerin kendi kafasında oluşturduğu şablona göre şartlandırıp biçimlendirilmesiydi. Terbiye formatı (düşünmek, kendini ve çevresini anlamak demek olan meditasyon) eğitimin dışında kaldı. Eğitim, her şeyden önce genç neslin bir vatandaş olarak siyaset tarafından formatlandırılmasıydı. İşin içine dâhil edilen meslek edindirme gibi bazı oluşumlar eğitime meşruiyet kazandırdı.
Geleneksel toplumların terbiye, bu günün yaygın ifadesiyle eğitim, bir değer aktarımı ve onun dayanaklarını oluşturma sorunuydu. Mesela Osmanlıda en yaygın eğitim formatı olan Sıbyan mekteplerinin (bugünkü deyimiyle İlköğretimin) programı, okuma- yazmayı öğretmek, yeterli matematik bilgileri vermek, dini bilgilerle donatmak ve âdâb kazandırmaktan oluşuyordu. Özel bilgi alanları farklı kurumlara ve toplumsal hayatın pratiklerine bırakılmıştı.
Günümüzde eğitim
Günümüzde eğitim, kadim kültürlerin terbiyesine karşılık gibi görünüyorsa da gerçek böyle değildir. Yukarıda da belirtildiği üzere geleneksel kültürlerde eğitim yerine kullanılan terbiye, birey tabiatını ortaya çıkarma, mevcut yapıyı mükemmelleştirme anlam ve esprisini taşıyordu. Terbiyede esas olan, yetiştirmek, kemale erdirmektir. Buna karşılık eğitim, insanı bir plan dâhilinde şartlandırarak yeniden bir şekil kazandırma, ulus/devlete uyruk üretme işlemidir. Geleneksel terbiyenin eleştirilebilir yönleri varsa da, modern eğitim bundan daha iyi bir eğitim modeli ortaya koyabilmiş değildir. İzzetbegoviç’in dediği gibi modern eğitim, düşündürmez, bir meslek edindirmekle birlikte çıkar yollarını öğretir. İnsanın evrendeki yerine ilişkin kültürel hiçbir düşünceye yardımcı olmaz; bilim adamı yetiştirir ama bir mütefekkir (düşünür) çıkarmaz.
Kısaca modern olarak da nitelenen günümüz eğitimi ciddi sorunlar taşımaktadır. Bir kere ortaya doğal bir insan çıkarmamakta, sınai kapitalist düzeni taşıyacak demografik unsurlar üretmektedir. Hakkı teslim edilmelidir ki bundan bir sonuç da alınmaktadır. Ama netice olarak insanlar ister istemez mevcut çarkın bir dişlisini değil, ortada terbiyeli bir insan görmek istemektedirler. Söz konusu eğitimin ileri düzeyde gerçekleştirildiği ülkelerin dünyayı kan ve öz yaşına dönüştürmeleri söz konusu eğitimin sonuçlarını yeterince açıklamaktadır.
Bu temel sorun genel olarak modern eğitimin temel esprisi olan işi kurgulama plan ve programlarından kaynaklanmaktadır. Bu kurgulamalar hak, adalet, hakkaniyet gibi insanlığın yüksek değerlerine göre değil, çıkar sağlamanın yollarını göstermeye göre oluşturulmuş paradigmalara dayanmaktadır. Yani işin ta başında eğitim paradigmalarının eksikliği ve hatta doğru olmaması gelmektedir. Mevcut eğitim paradigmasının hedefi, yeni nesli şartlandırarak, kurgulanmış ortak bir yere getirmektir. Bu gelinmesi gerekli yeri, doğal olarak toplum belirlemiyor. Bir ulusal seçkinci zümre ve hatta daha ötede bir küresel anlayış bütün toplumları sürükleyip götürüyor. Bu modern eğitimin amacı, toplum bireylerinin, insani özlerini açığa çıkarıp fıtratlarına uygun bir gelişme sağlamaktan çok, sınai kapitalist düzene uyarlamak, bir kesimin üretici, ama geniş bir kitlenin iyi bir tüketici olmasını sağlamaktır. Demokrasi başta olmak üzere bütün çağdaş değerler bunu sağlamaya yöneliktirler.
İçeriğine ve üzerinde yoğunlaşılan konuya göre eğitimin, meslek, din, ahlak eğitimi gibi türlerinden söz edilmektedir. Ama hepsi aynı paradigmalara dayandıkları için sonuç değişmemektedir. Mesela bu çerçevede din eğitimi bile sorunlu hale gelmektedir. Yani bu temel eksiklikten pek çok sorun doğmaktadır. Bunların bir kısmı modern kültürün genel ve yaygın sorunlarından, diğer bir kısmı ise ulus- devletlerin kültür politikalarından kaynaklanmaktadır. Buna göre de sorunların bir kısmı biçimsel- örgütsel, bir kısmı ise içeriksel, yani tam anlamıyla bir muhteva sorunudur.
Modern Eğitimin Sorunları
Günümüzde naiv toplumsal yapılar açısından bakıldığında gözüken sorunların bir kısmı şüphesiz konjonktüreldir. Bir başka deyişle modern zihniyet, insan tabiatıyla her haliyle bağdaştırılması mümkün olmayan bir eğitim anlayışını dikte etmeye çalışmaktadır.
Gerçekten de son birkaç yüzyıldır kapsamlı bir zihniyet değişimi yaşanmaktadır. Buna bağlı olarak da eğitimin arkasında, iyi dikkat edildiğinde görülebilecek paradigmalar yer almaktadır. Söz konusu paradigmalar, genelde insanın ruh ve beden bütünlüğünün bozulması, bedenin ön plana alınması ve onunla bağlantılı olarak da güç ekseninde kurulu bir durumun ortaya çıkarılması olarak özetlenebilir. Mesela bu paradigmalardan birisi (Guenon’un da belirttiği gibi) insanı, bedeni geliştirilmiş bir hayvan-insan olarak görülmesidir. Buradaki beden gelişimi, geçmiş çağlarda çalışmaya veya savunmaya yönelik, pratikle bağlantılı yüzücülük, atıcılık vb. gibi beden geliştirmelerinden farklı olarak hobi ve estetik kabullerle desteklenmiş reel işlev dışı bir mükemmellik anlayışıdır. Bu bedenin arkasında hangi ruhun geliştiği fazlaca bir öneme sahip değildir.
Eğitimin, insanın ruh ve zihin yapısının zıddına bedeni ön plana çıkarmış olması, geri dönüşlü olarak siyasetin beden siyaseti ile yakından ilgilidir. Yani “güç” eksenli modern siyaset, varlığını bir bedende ortaya koyduğu gibi, yürüttüğü siyaseti de bir beden siyaseti olarak göstermektedir. Toplum adına kamusal alanı dizayn etme sevdası, insanları bir kıyafete sokma tutkusu buradan gelmektedir. Özellikle modern ulus- devlet yapıları eğitimi, toplumu biçimlendirme üstüne kurmuşlardır. İlgi çekicidir ki tasarlanan birey tipi de bedenseldir. Modern eğitimin simgesinin hemen pek çok yerde, meş’ale yakan atletik genç olması tesadüfi değildir.
İnsanın maddi yönü üstüne kurulmuş olan, onun bireysel ve toplumsal tabii yapısıyla birebir örtüşmeyen bu eğitim genelde iki uçlu bir talebe cevap vermeye çalışmaktadır: Bir tarafta ulus devletlerin uyumlu vatandaş talebi, diğer tarafta sınai kapitalist sistemin tüketim sürecine uyarlanmış insan beklentisi. Esasen bizzat ulusun kendisi tabii bir sosyal birliktelik değil, devlet tarafından yeniden inşa edilmiş bir sosyal yapıdır. İşte bu inşada en büyük görev de “ulusal” olarak nitelendirilen ama sonuç itibariyle seçkinler iradesine dayanan bir “devlet eğitimi” ne düşmektedir. Bunun için de bazı ilkeler ileri sürülmüştür ki bunların en önemlileri üniterlik, merkezilik, yaygınlık ve sekülerliktir. Çağdaş eğitimin aynı zamanda demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü olduğu kabul edilir. Ne var ki bu son özellikler ulusal eğitimden çok küresel eğitim anlayışının özellikleridir ve birincilerin bunlarla bağdaştırılmaları pek kolay değildir.
Ulusal devletler, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren, ulusal kalkınmacılık projeleri çerçevesinde ve 18. yüzyıl Aydınlanma Felsefesi kalıntısı bir ideolojiye bağlı olarak, toplumlarının bütün kurumlarını yeniden inşa etmeye çalıştılar. Meşruiyetlerini de kendilerince, çağdaşlaştırıcılık ve milliliklerinden aldılar. Bu çerçevedeki eksen kurum da eğitimdi. II. Dünya Savaşı sonrasında pekişerek süren ve 1974 de dünya genelinde meydana gelen değişikliklerle ulusal kalkınmacılık iflas etti, ona bağlı olarak ulusal eğitim de büyük çapta sarsıldı, gittikçe küresel sisteme uyum gösteremeyecek hale geldiler. Bu gelinen noktada sınai kapitalist nitelikli küresel sistemin eğitimden beklentileri daha farklıdır. Bunlar daha çok, insanların üretim – tüketim sürecine uyarlanmaları, önündeki mantıksal engellerin kaldırılması, bir de bu süreç uzmanlıklar üstüne kurulu olduğu için, sisteme uzman insan yetiştirme çabası olarak özetlenebilir.
Ulusal eğitim mantığı, aynı “çağdaş” düzlemi paylaştığı iddiasına rağmen küresel sistem anlayışıyla çelişir. Daha açık bir ifadeyle üniterlik, merkezilik, gibi nitelikler artık sınai kapitalist beklentilerle uyuşmamaktadır. Ancak ikisinin ortak tarafı, seküler bir çerçevede, salt siyasal ve ekonomik temelli olmayan toplumsal değerleri mümkün olduğunca sistem dışında tutmalarıdır. Ancak iki farklı oluşum, bunları değişik biçimlerde gerçekleştirmektedir. Küresel sistem bunu işlev dışı kılmakla, ulusal sistem ise siyasal önlemlerle yapmaktadırlar. Hâlbuki her türlü dönüşüme rağmen toplumların eğitimden beklentileri, günlük hayatta teknik, ticari, sınai, sağlık gibi fiziksel ihtiyaçlarına cevap vermek, manevi ve moral dünyalarına aşina kılmak ve süreklilik kazandırmak olarak özetlenebilir.
Türkiye’de Eğitim
Osmanlı genel toplumsal yapıda ortaya çıkan çözülme, kendisini eğitimde de hissettirmişti. Çözüm arayışları çerçevesinde gelişen Batılılaşma sürecinde oradan mülhem bazı yeni eğitim kurumları oluşturuldu. Cumhuriyet döneminde ulusçuluk ve ulusal kalkınmacılık çerçevesinde eğitim, hem örgütsel, hem de içeriksel olarak merkezileştirildi. Seçkinler, topluma istedikleri şekli verebilmek (onların deyişiyle çağdaşlaştırabilmek) için hemen her ulusalcı harekette olduğu gibi seküler bir yol çizildi. 1924 de çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile de daha önce kurumsallaşmış bütün eğitim kurumları birleştirildi. Dini eğitim, 1949 a kadar (deyim yerindeyse) bir iki tavizin dışında yasaklandı. Daha sonra da laik devlet (!) din eğitimini kendisi üstlendi, ihtiyaç duyduğu yerde okullar açtı, gönlü estiği zaman da kısıtladı.
Maalesef gelinen noktada eğitim pek de iç açıcı değildir. Dünyada pek çok alanda olduğu gibi, önemli coğrafi yapısı, demografik yoğunluğu, tarihsel birikimi, vb ile ilk 20 ülkenin arasında olması gereken Türkiye, bu grubun içinde yer alamamaktadır. Basit bir karşılaştırma için belirtmek gerekirse Hasta Adam Osmanlı I. Dünya Savaşı sonrasında çöktüğü zaman aynı kriterlere göre eğitimde dünyada altıncı sırada bulunuyordu. Sözün kısası çağdaş eğitimdeki kerametimiz kendimizden menkuldür.Kanaatimizce eğitimdeki yetersizliklerimiz: siyasal ikilem, gelenek yokluğu ve hedef belirsizliği gibi birkaç noktada toplanabilir.
Türkiye’de eğitimin verimsizliğinin en temel sebeplerinden birisi şüphesiz, yaşanmakta olan siyasal ikilemdir. Bir halk- devlet etos farkı her kurumsallaşmada olduğu gibi kendini daha fazlasıyla eğitimde hissettirmektedir. Devlet adına bir seçkinci yapı, eğitimi, kendi iktidarını güçlü ve sürekli kılmak üzere, halkı dizayn ederken, halkın etosunu da dışta tutmayı ilke edinmiştir. Söz konusu etos’un en temel öğesi sayılan din eğitimi bu paradoksal yapı açısından hep tehlikeli bulunmuş, gösterilen olumsuz tavır, halkta derin bir kırgınlığa sebep olmuştur. Sıklıkla velisi, öğrencisi, idareci ve öğretim elemanlarıyla bütün bir toplumun maddi ve manevi potansiyeli, incir çekirdeğini doldurmayan gerekçelerle heba edilmiş, eğitim büyük çapta halk desteğinden mahrum bırakılmıştır.
Vaktiyle bizzat devlet tarafından açılmış din eğitimi veren kurumlara ve meslek liselerine karşı takınılan olumsuz tavır, eğitim alanında tipik bir seçkinci hareket örneğidir. Toplumu kırmadan yapılabilecek 8 yıllık temel eğitim bile, deyim yerindeyse toplumla bir partallaşma süreciyle gerçekleştirilmiştir. Hâlbuki belki her kurumdan daha fazlasıyla eğimin, halkın maddi ve manevi desteğine ihtiyacı vardır. Türkiye’deki seçkinci siyası yapı eğitime “tek tip vatandaş” üretmeye yarayan bir araç gözüyle baka gelmiş. Toplumu diğer topluluklardan farklı kılacak değerler aramış, dahası halkı ile kendi arasına siyasal sınırlar koyacak bir çağdaş kast sistemi (!) oluşturmaya çalışmıştır.
Türkiye’de eğitimin verimsizliğinin önemli sebeplerinden bir ikincisi bir eğitim geleneğinin bulunmamasıdır. Esasen çağdaşlık söylemi kendisini gelenek karşıtlığı üstüne oturtmaktadır. Yani buna göre bir çağdaş eğitim, din ve gelenek düzleminde kalmış eğitim vardır. Ne var ki gerçek hiçte öyle değildir. Sağlıklı bir eğitim, toplum ekseninde kurulmuş ve “gelenek” olarak ifade edebileceğimiz bir sürece bağlıdır. Eskiyi yıkmak ve yeniyi kurmak, iddia edildiği kadar kolay ve sanıldığı kadar sağlıklı bir yol değildir.
Eğitimde belirlediği hedeflere göre başarılı olduğu kabul edilen ve örnek aldığımız söylenen Batı toplumları tam anlamıyla gelenek toplumlarıdır ve bunların başında da eğitim geleneği gelmektedir. Batının ilk akla gelen tanınmış üniversiteleri Paris, Padua, Köln, vb. 11. –13. yüzyıllar arasında kurulmuş ve günümüze kadar (geliştirilerek) görev yapa gelmiş eğitim kurumlarıdır. Bizde ise eğitimin hiçbir tarihsel temeli, yani geleneği yoktur. İstanbul Üniversitesi’ni Darülfünûn’un devamı sayarsak, üniversitelerimiz yalnızca bir buçuk yüzyıllık geçmişe sahiptir. Medresenin analitik bir eleştirisi yoktur, “bozulduğu için kaldırılmıştır” türü toptancı açıklamalar yapılmakta ve tabi buradan da hiç bir sonuca ulaşılmamaktadır. Kabaca “medrese niçin bozulmuştur” sorusunun analitik bir cevabı yoktur.
Eğitimimizdeki gelenek yokluğu şüphesiz yalnız yükseköğretimle ilgili değil, eğitimin bütün alanlarına şamildir. Mesela ortaöğretim için yaklaşık yüzyıldır değişik Batı ülkelerinden eğitim sistemleri ithal edilmiş, belli zaman aralıklarında uygulanmış ama beklenen sonuç alınamamıştır. Şüphesiz burada sorun, uygulanan eğitim sisteminin kendisi değil, toplumumuza özgü bir süreç haline getirilememesi, bir başka deyişle bir geleneğe dayanmaması, bir tarihsel arka planının olmamasıdır. Bizde tarihsel birikim rejim dışıdır.
Türkiye’de eğitimin verimsizliğinin sebeplerinden bir üçüncüsü (doğasına uygun olarak) açık hedeflerinin olmayışıdır. Eğitimin çağdaş ve laik olması başlı başına bir hedef değildir, bir genel özelliktir. Modern çağlarda eğitimin merkezi, yaygın, eşitlikçi, laik ve özgürlükçü olması, bu temel espriyi kabul eden toplulukların ortak bir söylemidir. Yani bunlar bir topluma özgü eğitim hedefleri değildirler. Gerçi Milli Eğitim mevzuatının başlangıç kısımlarında “milli ve manevi değerlere bağlı insan yetiştirmek” gibi ilk bakışta anlamlı gözüken hedefler belirtiliyor. Ne var ki buradaki milli ve manevi değerlerin ne olduğu belirsizdir. Mesela zaman zaman irtica ile mücadele kaşesi altında İslami motiflerle uğraşan; öğrenci, öğretim elemanı, yönetici, veli gibi pek çok kesimi mağdur ve tedirgin eden ve ülke insanının yüzde seksen beşinin katılmadığı bir mantığın manevi değerlerden ne anladığı tartışmaya açıktır.
Eğitimimizin Tarz Sorunu
İlgili tartışmalarda eğitimimizin ezberci olduğu ileri sürüle gelmiştir. Bu yanlış bir değerlendirmedir. Eğitimimiz maalesef ezberci değil, spekülatiftir. Ezbercilik öylemi bir demagojiden ibarettir. Ezber, bazı temel bilgileri, bazı formülleri hafızaya almak anlamına geldiğine göre bazı şeyler ezberlenmek zorundadır. Sanıldığının aksine yeni neslin kafasında yerleşik bilgiler yok. Tabir caizse çağdaş bir zırvalamayla, yeni nesle bilginin kafada taşınmaması gerektiği, bunların elindeki bilgisayarda bulunduğu telkin edilmekte, öğretim sorununun bilginin nerede bulunabileceğinin öğrenilmesi sorunu olduğu iddia edilmektedir. Unutulmamalıdır ki bize ait bilgi kafamızdaki bilgidir. Muhtaç olduğumuz ve düşünme dediğimiz o büyük iş de kafamızdaki bu bilgiler üzerinden kurulur. Kafamızda değil, elimizde taşıdığımız bilgiler, düşüncemiz değil, malumatımızdır.
Malumat, birbirleriyle ilişkisi kurulamamış, varlığı, çevreyi algılamaya yeterince yardımcı olmayan, kullanım yolu bulunamayan bir bilgi birikimidir. Alınıp verilen bilginin spekülatif olmaktan çıkıp değer bağlantılı hale gelmesine bağlıdır. Bunun için de tarz olarak eğitim, bilgi merkezli, duygu destekli, tutumluluk kazandırıcı ve davranış hedefli olmalıdır.
Şüphesiz tarz olarak eğitimin ilk basamağı yeni nesle doğru ve yeterli bir bilgi vermektir. Ancak unutulmamalıdır ki bilmek ile yapa-bilmek farklı şeylerdir. Yapabilmek ahlaki bir düzeydir., eylemin yönünün de gösterir. Onun için genç, sadece bu bilgiyle ahlaki donanımını kazanmış olmaz. Bu bilgi daha başka etkenlerle desteklenmiş olmalıdır Bir kere ergenlik çağındaki gencin düşünce niteliğinde önemli değişiklikler olmaktadır: Bu dönemde genç, somut düşüncelerden soyut düşünmeye geçer. Düşler kurmaya, kuramlar geliştirmeye başlar. Düşüncede bir genişleme ve derinleşme meydana gelir. Bu, geçmişi ve geleceği hayal etmeyi ve sorgulamayı getirir. Sonsuza kapı aralayan genç yaşadığı evrende kendini bir konumlandırma ihtiyacı duyar. Tabi bu arada bir hayli duygusaldır ki eğitimde buna dikkat edilmeli ve bu değişiklikler bir çıkış noktası yapılmalıdır.
Tutum, sosyal hayatta birlikte yapılan, topluluğa uyumla gerçekleşen bir eylemdir. Edinilen bilgilerin uygulamadaki geçerliliğini ifade eder. Onun için eğitimde tutumsal eylem, iyi örnekler gerektirir. Genç, söylenenlerden farklı bir uygulama gördüğü zaman bilişseli tutumsala dönüştürmede sıkıntı yaşar, söylenenler etkileyici olmaz. Tutumsal ahlak sosyaldir, toplumu etkisinde bulunduran inançtır.
Davranış ise kişisel pratiklerdir; bilişsel ve tutumsalın basit bir kopyası değildir. Daha fazla veya daha az gerçekleşmiş olabilir. (Sigara içme örneğinde olduğu gibi). Asıl ahlaki olan tutumsal ve davranışsal olandır. Çünkü yaşanan budur. Bunlar değer yüklenmiş ve insanlar tarafından içselleştirilmiş eylemlerdir. Tabi bu içselleştirmede manevi değerlerin (mesela Allah inancının) önemli bir yeri vardır.
Elbette insan olarak ortak yönlerimizi işaretleyen ve eğitimin mihenk taşı olan modern değerler vardır. Mesela mesleklere ilişkin değerler böyledir. Ancak burada da meslek ile ilgili ahlak, yalnızca meslek ile ilgili kurallar değil, meslek ahlakı dediğimiz şeylerdir. Ali Fuat Başgil Hocanın dediği gibi genç, karşılaştığı sıkıntılar karşısında yaşının gereği, bir örneğe ihtiyaç duyar. Bu bakımdan yetişkin nesil hep iyi bir örnek olabilmelidir.
Problemi Özetlemek Gerekirse
Verdiğimiz eğitim ülkemizin gençlerine yalnızca meslek edindirme, kazanç yollarını gösterme olamaz. Her şeyi meslekten ibaret olarak gören anlayış, insanı, “alet kullanan hayvan (homo sapien)” anlayışından daha aşağıda, “insan kullanışlı bir alettir olarak gören bir anlayıştır. İnsanı insan yapan şey, sırf teknik olmadığı gibi toplumu geleceğe taşıyacak olan unsur da sırf ona dayalı meslek değildir. Dünün pek çok mesleği bu gün hayatımızda artık yer almıyor. Yani eğitimden anladığımız şey sadece işsizlik ve istihdam sorunu olmamalıdır. Bütün mesele milyonla marangoz, tornacı, elektrik teknisyeni, yetiştirmek değil, işi mesleği ne olursa olsun aynı zamanda çevresindeki tabiat ve insanla barışık, herkesin hakkına saygılı, kanaat ve şükretmeyi bilen her şeye erdemli bakabilen insan yetiştirmektir.
Kalıcı olan, toplumsal hafızamızda perçinlenmiş, önemli bir kısmı bize özgü yüksek değerlerdir. Bu çerçevede denebilir ki eğitim sorunumuz bir kalifiye ara eleman veya bir beyaz yakalı yetiştirme sorunu değildir. Sağlıklı bir sistemin oluşturulamadığı yerde bunların neyi sağlayacağı da belirsizdir. İnsan yetiştirme sorunu, toplumsal talep sorunudur. Yoksa teknisyen yetiştirip, bundan değer üretilmesini beklemek gibi bir paradoks yaşarız, yani geometriksel olarak köşeli bir daire tasavvur etmeye çalışırız.
Kozmopolit bir dünya vatandaşı değil, kendimize özgü bir nesil yetiştirmeliyiz. Ufku açık, özgür, sanal dünyadan edindiği, bir günlük ömrü olan bilgilerle yatıp kalkmayan, düşünmesini bilen ufuklu bir nesle ihtiyacımız var. Neyi, niçin yapması veya yapmaması gerektiğine kendisi karar verebilen, eleştirel düşünmeyi bilen bunu mutlak bir ret olarak algılamayan ve bir aforizma olarak uygulamayan bir gençlik oluşturmalıyız. Böylece erken olgunlaşmış çocuklardan ve ki bir türlü olgunluk noktasına erişemeyen fazlaca büyümüş bir yetişkin kuşakla kalmayalım. Çünkü olumsuz eğitim gençlikte yaşanan ve orada kalan bir durum olmadığı gibi yaşlılıktaki hafiflikler de bütünüyle sonradan çıkmış haller değildir.
Eğitim sorunumuz sırf bir meslek lisesi sorunu da değildir. Meslek liseleri sorunsuz eğitim alanları da değildir. Bütün liseleri İmam Hatip yaptığımızda sorun çözülmüş olmaz. Onun için bu genelde olumlu projeyle din bilgisi sorunu bile yeterince çözebilmiş değiliz. Aksine birileri ise eğitimde yapılacak işleri bu okullarla verilecek mücadeleye bağlamaktadır. Hâlbuki özlemini çektiğimiz eğitim algısı daha derinlerde bir şeydir. Onun için eğitimde yapılacak işler, sınıfların öğrenci sayısı, teneffüs süresi, sınıfta kimin kalıp kimin geçeceği ve eğitimin kaç yıl olacağı, öğretmenlerin hangi sisteme göre atanacağı, vb. değil, terbiyevi anlamda içeriği doldurabilmektir. Şüphesiz bunlar önemsiz ve anlamsız değildir, ama söz konusu içerik halledilemediği sürece bu işler tabir caizse bir boya-badana işi olarak kalmaktadır.


