13 Haziran 2026 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / / İktibas: Muhammed Ebu Zehra, İmam Mâlik, Sh. 280-310. Tercüme, Osman Keskinoğlu.
İktibas: Muhammed Ebu Zehra,  İmam Mâlik, Sh. 280-310.  Tercüme, Osman Keskinoğlu.

İktibas: Muhammed Ebu Zehra, İmam Mâlik, Sh. 280-310. Tercüme, Osman Keskinoğlu. Vuslat

İmam Malik (rh.a.) sünnet anlayışı

İmam Mâlik, hadiste İmam olduğu gibi fıkıhta da imamdır. Muvatta’ kitabı hem hadis kitabıdır, hem de fıkıh kitabıdır. İmam Mâlik, fıkıh ve hadiste imamlığı bir arada yürüten müctehid imamların hilâfsız başıdır. O, hadisde birinci tabakada bir ravidir ve fetvada basiretli bir fakihtir. Ahkâmı istinbat eder, birbirine benzerleri kıyas eder. İnsanların maslahatını bilir ve korur, onlara uygun olan fetvaları verir, bunlar da nasslardan uzaklaşmaz, me’sur olan ve Selef-i Saliha nisbet olunan yargı ve fetvalardan ayrılmaz:

Bazı kimseler, Şafiî ve Ebû Hanife’yi bazı yerlerde hatalı bulur onlar hakkında konuşurlar; fakat hadisci Mâlik hakkında diyecek bir şey bulamamışlardır. İbni Cerîr Taberl gibi bazı âlimler, Ahmed b. Hanbeli fakih saymazlar, o fakih değil, hadis âlimidir, derler. Mâlik ise ittifaken baş hadis âlimidir ve yine ittifaken fetva ve fıkıh kaynaklarını bilen basiretli bir fakihtir. Bu hadis ve fıkıh uleması arasında icmaen sabit bir husustur.

Eseri, en sahih ve kuvvetli hadis kitabı sayılan İmam Buhâri, rivayet ettiği bazı hadislerde İmam Mâlik’in senedini en sahih sened itibar etmektedir ki, o da: Mâlik, Ebû Zinad’dan, o da A’rec’den,o da Ebû Hüreyre’den olan seneddir. Sünen sahibi Ebû Dâvud şöyle der: En sahih sened: Mâlik, Nâfi’den, o da İbni Ömer’den yoluyla olandır. Sonra Mâlik Zühri’den, Salim’den ve babasından olan seneddir, sonra da: Mâlik Ebû Zinad, A’rec, Ebû Hüreyre yoluyla olan seneddir. O Mâlik’ten başkasını zikretmez. Hadis âlimlerinin bu şehadetleri iki yönden onu hadisciler arasında birinci tabakaya koymaktadır.

1 - O, kendisi mevsuktur, âdildir, iyi hıfzeder, ona rivayet ve zabt bakımından taan etmeye mahal yoktur. Hâlbuki diğer râviler hakkında söz edilir.

2- O, rivayet edeceği kimseleri iyi seçer, O ve rivayet ettiği kimseler birinci derecededir. Büyük hadis âlimi Buharî, onu ve senedindeki adamları en sahih sened saymakta, Ebû Dâvud da ona ve adamlarına senedin kuvveti bakımından birinci dereceyi vermektedir. Demek oluyor ki, Mâlik bu ilmin erbabının şehadetiyle en iyi ve en mevsuk râvileri seçen bir âlimdir. Üstadlarını tanıtırken gördüğün gibi o, hadis alacağı kimseleri gayet titizlikle seçerdi. Hadislerin delil olmasını anlatırken görüleceği üzere o, ravinin adaleti ve iyi bilir olması şartına çok dikkat ederdi.

Kur’an-ı Kerim’e Nisbetle Sünnetin Yeri:

Sünnetin delâlet ettikleri üç kısımdır:

1 - Kur’an-ı Kerim’in ahkâmını takrir eder. Bu yeni birşey getirmez, ne beyan, ne mutlakı takyid ve ne de aâmı tahsis etmez. «Ay’ı görünce oruç tutun, ay’ı görünce bayram yapın» hadisinde olduğu gibi. Bu Kur’an’daki oruç ayetindekileri te’kid eder.

2- Kur’an-ı Kerim’de murad edileni açıklar, mutlakı takyid, mücmeli beyan eder. Nasıl ki: «İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar» ayetindeki zulümden muradın şirk olduğunu Hz. Peygamber Aleyhisselam hadisle beyan etmiştir. Namaz, zekât ve haccı anlatan hadisler bu türdendir. Çünki bu ibadetler Kur’an’da mücmeldir. Namazı göstererek anlattı: «Ben namazı nasıl kılarsam, siz de öylece kılın.» dedi. Kur’an, zekâtı emretti, sünnet bunu beyan etti, altın ve gümüşün, paranın zekâtı nasıl olacak, mahsulatın, meyvelerin, davarların, zekâtı ne miktardadır, haraç ne kadar verilir, bunları hep sünnet bildirdi. Hac da Kur’an’da mücmeldir, Hz. Peygamber’in sünneti bunun şeklini açıkladı. «Hırsızlık yapan kadın ve erkeğin, yaptıklarının cezası olarak ellerini kesin» ayeti de mücmeldir. Ne miktar maldan ötürü kesilir, şartlan nedir, bunu sünnet beyan etti. Bu konudaki hadisler hakkında fukaha arasında ihtilaf varsa da beyan eden onlardır. Mâlikîlere göre Kur’an’daki müşterek kelimeler de mücmel sayılır. Aslı itibariyle iki manaya gelen kelimelere müşterek denir. «Boşanan kadınlar üç kur’ beklerler» ayetindeki kur’ kelimesi böyledir, çünki bu hem hayız ve hem de iki hayz arasındaki temizlik haline de denir. Ulema arasındaki ihtilaf üzere, bunu sünnet beyan etti. âamın tahsisi de beyandan sayılır. Mâlik’e göre sünnetin hâsları, zikredeceğimiz şartlar dairesinde, Kur’an’ın âamlarını tahsis eder. Bununla beraber Mâlik’e göre, sünnetin âama tahsis etmesiyle, mücmeli beyan arasında fark vardır. Çünki mücmel beyan olunmadan onunla amel edilmez. Delâleti ihtimalli olmakla beraber, âamın umumiyetiie amel olunur, eğer tahsise delil bulunursa o zaman ona uyulur. Bu bakımdan mücmel ile bunun arasında fark vardır.

3- Kitabın meskût bıraktığı, bir hüküm vermediği konularda hüküm getiren sünnettir. Bunlarda sünnetin beyanı, ibtidaen beyanıdır: İmam Mâlik’e göre bir şahid ve yeminle hükmün caiz olması gibi ki, davacı iki şahid bulamazsa, bu yola gidilir. O zaman bir şahid dinlenir ve davacıya yemin verilir. Davacının yemini ikinci şahid yerini tutar. İmam Mâlik’e göre bu, Hadisle sâbittir. Süt kardeşin haram olması da böyledir: Neseb yoluyla nikahı haram olanlar, süt kardeşliğiyle de haram olur. Misafir değilken de borçda rehin almak böyledir. Çünki Kur’an rehini seferde koymuştur: «Eğer seferdeyseniz ve borcu yazacak kâtip bulamazsanız rehin alınır.» Bakara sûresi bunu böyle açıklar. Ninenin mirasçı olması da sünnetledir.253

Sünnet Kur’an’ın Zahiriyle Teâruz Ederse:

Kur’an yanında sünnetin üç kısmı bunlardır. Ya onu takrir eder, ya beyan eder veya müstakil bir hüküm getirir. Onun asıl delil olması yine de Kur’an’a dayanır.254

Burada ayrı bir konu daha var ki, ulema arasında ihtilaflıdır. O da sünnet, Kur’an’ın zahiriyle teâruz ederse ne yapılır. İmam Mâlik Kur’an’ın âamını zâhir itibar ettiğinden o da bunda dahildir. Ulemadan bazısına göre böyle bir halde sünnet Kur’an’ı tahsis eder, çünki o Kur’an’ın beyanıdır, zahirin delâletinde ihtimal vardır, bu mücmel değilse de mücmele yakın sayılır, sünnette mücmeli beyan eder, mübhem ayetindeki zulümden murad, şer olduğunu beyan etmiştir. Selef’i Salihden büyük bir kısım bu görüşü aldı, ibni Kayyım da bunu şöyle takviye eder: «Bir kişinin Kur’an’ın zahirinden anladığı ile Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ın sünnetlerini reddetmeğe cevaz verilirse, bununla sünnetin bir çoğu reddedilmiş olur ve büsbütün batıl olur. Eğer herhangi birinemezheb ve fırkasına muhalif sünnetten bir delil getirmiş olsan, hemen bir ayetin umumuna ve ıtlakına başvurarak kendine yol arar ve bu sünnet, bu ayetin umumuna veya ıtlakına muhalif der ve onu kabul etmez. Rafızîler «Biz Peygamberler, miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır» hadisini «Evlâdlarınız hakkında Allah’ın farz kıldığı erkeğe iki, kıza bir hissedir...» ayetinin umumile reddetmişlerdir. Niceleri var ki, Kur’an’ın zâhirinden anladığı ile sünneti reddeder de onun kat kat mislini kabul eder.255 Diğerleri bu görüşe katılmazlar.

Bu Hususta Mâlik’in Tutumu:

Hicret yurdu imamı, çağında Hicaz fıkhı üstadı olan İmam Mâlik acaba hangi görüştedir? Bakıyoruz, bazı hallerde Kur’ân’ın zahirini sünnete takdim eder, bazı hükümlerde sünneti, Kur’an’ın zahirine hakim kılar. Bu her iki işde sebebi araştırmak lazım, ta ki hangi kaideye göre böyle yapıyor, anlayalım.

Görüyoruz ki, lafzın delâleti kabilinden de olsa, Kur’an-ı Kerimi alıyor, sünneti reddediyor. «Hz. Peygamber pençeli, yırtıcı kuşları yemekten nehyetti» hadisini almadı- İmam Malik’in Mezhebinde meşhur kavil, yırtıcı da olsa bütün kuşlar mübahtır. Bu hususta: «Dedi ki, bana vahiy olunanda: Leş, akmış kan ve domuz etinden başkasının yenmesi haram diye birşey bulamıyorum.»256 ayetinin zahirine uydu. Hadisi bıraktı, onu tearuz sebebiyle zayıf buldu. Fakat yırtıcı hayvanların etini yasaklayan hadisi aldı, ancak onu haram değil de mekruh saydı ve ayet zahiri üzere kaldı. Malikilerin Mâlik’e nisbet ederek dedikleri böyle. Fakat Muvatta’da hadisin sarahatına uyarak yırtıcı hayvanların haram olduğu mezkurdur. Yine Mâlik «Atlar, katırlar, merkebler, bunlar binesiniz diyedir ve zimettir...» ayetinin zahirine göre at etini yemeyi haram sayar. Çünki ayette yemekten söz yok. Kur’an’ın zâhirine göre, yemek için değil, öyleyse haramdır, diyor. At etinin helâl olduğuna dair bazı sarih hadisler var.

Kur’an’da nikahı haram olan kadınlar sayıldıktan sonra: «Bunlardan başkaları size helaldir.» ayetinin zâhirinin umumuna dahil olduğu halde, bir kadını halası ve teyzesiyle birlikte almak hakkındaki hadisi ona takdim etti.

Sünneti Medinelilerin Ameli ve İcma’  Teyid Ederse:

Mâlikîler araştırma yoluyla şu neticeye vardılar ki, İmam Mâlik Kur’an’ın zahirini sünnete takdim etmektedir. O bu hususta Ebû Hanife ile birdir. Ancak sünneti başka birşey takviye ederse, o takdirde sünnet Kur’an’ın umumunu tahsis, mutlakını takyid eder. Meselâ, sünneti Medine ehlinin ameli te’yid ederse, yırtıcı hayvanların etini yemekten nehyeden hadisde olduğu gibi, o zaman sünneti alır ve sünnet nassın zâhirinin şâmil olduğu şeyi tahsis etmiş sayılır. Onun için Muvat’ta’da yırtıcı hayvanların etini yemekten nehyeden hadisten sonra şöyle der: (Bizde de iş böyledir,) demek Medine ehlinin ameli böyleymiş. Yine icma sünneti te’yid ederse, onu alır. Bir kadını halası veya teyzesiyle birlikte nikahlamak böyledir. Bunun yasak olduğunda icma’ vardır. Bu sünneti takviye eder ve ayetin umumunu da tahsis eder.

Sünnet böyle icma’la veya Medine ehlinin ameliyle veya kıyasla takviye edilmiş değilse, nass, zâhiri üzere yürür, zahire tearuz eden haber-i vâhid sünnet reddolunur. Eğer mütevatir ise, Mâlik’e göre mütevatir, Kur’an’ı nesheden bir mertebede olduğundan, evleviyetle umumunu tahsis, mutlakını takyid ve zahirdeki ihtimali tercih mertebesine yükselir. Böylece her iki nass, yani hem ayet, hem hadis imal edilmiş ve itibare alınmış olur.

Görüyoruz ki, haber-i vâhidi başka birşey takviye etmediği zaman zâhiri sünnete takdim etmektedir. «Sizden birinizin kabını köpek yalarsa, onu yedi def’a yıkasın, biri toprakla» hadisi «Av için öğrettiğiniz köpeklerin avladıkları yenir» ayetine aykırı olduğundan onu reddetmiştir. Onların avladıklarının yenmesinin mübah olması, temiz olduklarını gösterir. Pis olduklarına dair olan reddolunur.

İmam Mâlik’in Kur’an-ı Kerim’in umumları karşısında sünnete bakışı böyle. Bu görüşüyle o Irak fukahasına Hanefilere yaklaşmaktadır. Onlardan uzak sayılmaz. Ancak Hanefiler, âamın delâleti kafidir, delilden neş’et eden ihtimal olmayınca böyledir, görüşündedirler. Mâlik ise âam zâhir gibidir, der, fakat zâhiri haber-i vâhide takdim eder. Eğer haber-i vâhidi icma’, Medine ehlinin ameli veya kıyası takviye ederse, onu alır.

MALİK’E GÖRE RİVAYET VE SÜNNET

Hadislerin Nev’ileri:

Hz. Peygamber’in hadisleri muttasıl senedle sabit olunca üç ne’vi’dir:

Mütevatir, Meşhur veya Müstefiz ve Haber-i Vâhid. Karâfî, mütevatir hadisi şöyle tarif eder: Adeten yalanda birleşmeleri imkânsız olan kalabalık bir toplumun bir mahsus emir üzerine ittifakla verdikleri haberdir. Bu tarife göre senedin silsilesinin hepsi mütevatir olmak gerekir. Bir cemaatın bir cemaattan rivayet etmesi şarttır, sened böylece Hz. Peygamber’e ulaşmalıdır.

Hanefilere göre mütevâtir bu suretle meşhur haberden ayrılır. Meşhur hadiste: Birinci veya ikinci tabaka haber-i vâhid olur, sonra yalan üzere ittifakları düşülmeyen bir toplumun rivayet etmesi suretiyle şöhret bulur. Keşfül-Esrar sahibi şöyle der: «İkinci ve üçüncü asırlardaki şöhrete itibar olunur, üçüncü asırdan sonraki şöhrete itibar olunmaz. Haber-i Vâhid’in çoğu bundan sonra şöhret bulmuştur ve onlara meşhur denilmez.»257 Mütevâtir, zarûrî ilim ifade eder. Fakîh bunu tekzibe mecal bulamaz.258 Müstefîz olan hadis bazı ulemaya göre, haber-i vâhid gibi zan ifade etmez, belki de tumaninet ilmi ifade eder. Çünki ahdi risalete yakın olan ve büyük sünnet âlimleri mevcut bulunan Tabiîn tabakasında şöhret bulduğundan nakilde hata ve yalan zandan uzaktır. Fakat bu mütevâtirde olduğu gibi zaruret yoluyla değil, nazar ve istidlâl yoluyla hasıl olur. Bazı ulemaya göre, meşhur, haber-i vâhid gibi zan ifade eder.

Böylece ulemanın meşhur hadisdeki ihtilafını görüyoruz. İmam Mâlik’e göre, meşhur hadis, haber-i vâhidden üstündür. Çünki Tâbiîn tabakasında şöhret bulan, bir cemaatın ashabdan rivayeti demektir, bunda şüpheye meydan yoktur.

Haber-i Vâhid ve Hükmü:

Haber-i vâhid, ilk üç asırda bir cemaatın değil de, bir kişinin bir kişiden rivayet ettiği hadis’dir. Bu,Cumhur Müslimine göre delildir, bu icma’a yakın bir ittifaktır, ancak o zann ifade eder, onunla amel vâcib olur. Şâtibî der ki: «Haber-i Vâhidle amel vâcibdir, bu her ne kadar zan ifade eden bir delille amel ise de, yine de kat’iye dayanmaktadır. Çünki Allah Teâla bize Hz.Peygamber’in getirdiği herşeye tâbi olmamızı emir buyurmuştur. Ayette şöyle der: «Peygamber size ne verdiyse onu alın, neden nehyettiyse ondan sakının.» «Peygamber’e itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.» Hz.Peygamber’in sözüne erişme yolu her ne kadar zannî ise de, bu zannî olan Kur’an’ın delâleti gibidir ve böyle olması, onunla amelin vâcib olmasına mani’ değildir. Şâtibî bunu şöyle açıklar: «Kat’i olan asla râci’ olması yönünden haber-i vâhidle amel etmek yerinde olur. Bütün haber-i vâhidler böyledir. Çünki onlar kitabı beyandır. Yüce mevlâ şöyle buyurmuştur: «İnsanlara indirileni kendilerine beyan edesin diye sana kitabı indirdik. «Hadis-i şeriflerde abdest ve guslün nasıl alınacağı namaz ve haccın keyfiyetine dair olanlar hep kitabın nassını beyandır. Sey’i ve riba hakkındaki ayeti beyan eden hadislerde böyledir. Çünki bunlar da: «Allah bey’i helal, ribayı haram kıldı» ve «mallarınızı aranızda haksız yolla yemeyin, ancak rıza ile yapılan ticaret yoluyla yeyin.» ayetlerine dönük beyanlardır. Haber-i vâhid hadislerle yapılan her nev’i beyanlar böyledir.»259 Demek oluyor ki haber-i vâhit zannî de olsa onunla amel kati bir asla denir ki, o da Allah’ın kitabı olan Kur’ân’dır. Haberi vâhidin zannî olması onunla amele engel değildir.

İbni Rüşd’e Göre Sünnetin Bölümleri:

İbni Rüşd, sünneti, rivayet yolları ve mevzuları bakımından Mâlik’e göre dört kısma ayırır:

1- En kuvvetli sünnet ki, onu reddeden kâfir olur. Tevbeye dâvet olunur, tevbe ederse ne âla, yoksa katil olunur. Mütevâtir olan sünnet böyledir. Şarabın haram olması, beşvakit namaz Hz. Peygaber’in ezanı emrettiği, kıblenin kâbe olduğu bu nevi’dendir.

Yine kuvvetli sünnettir, onu dalâlet ehli, sapık fırkalardan başkası reddedemez. Çünki akli sünnet bunların sahih olduğunda ve te’vili mümkün bulunduğunda icma’ halindedir. Şefaat hadisleri, Allah’ı görme, kabir azabı ve emsâli hakkındaki itikade dair haberler bu nevi’dendir. Bunların senedi mütevâtir değilse de, ehli sünnet bunların rivayetinin sıhhatında müttefiktirler, yalnız rivayet tevâtür derecesine ulaşmamıştır.

2- Bu nevi’deki sünnetler ilim ve ameli icabeder, her ne kadar ehli sünnetten bunlara bazı muhalifler varsa da, bu bir mani’ değildir. Mest üzerine meshetmek hakkındaki hadisler böyledir. Çünki bunlar meşhurdur, Cumhur-i Müslimin bunu almıştır, muhalifler azdır.

3- Yalnız ameli icab edip ilim icab etmeyen hadisler vardır. Bunlar mevsuk kimselerin, mevsuk râvilerden naklettikleri hadisler olup dinin her nev’inde bunlar çoktur. Her ne kadar yalana ihtimal varsa da bu ihtimale itibar edilmez, amel vâcib olur. Nasıl ki iki şahidin şehadetiyle hüküm olunur, onların şehadetlerinde de yalan ve yanılma ihtimali varsa da buna bakılmıyor, hüküm veriliyor.»260

Râvide Aradığı Şartlar:

İmam Mâlik, biyoğrafisinde açıkladığımız gibi, rivayeti kabulde çok şiddetli kayıdlar koymaktadır. Onun için değil mi zaten, onun silsilesi en sahih sened sayılır ve bazı hadisciler onun senedine: Altın zincir, derler. Yukarıda (Bend: 37) naklettik ki, o şöyle derdi: «İlim 4 kişiden alınmaz, (Onların ‘dışındakilerden alınır.) Sefahat sahibinden alınmaz bid’ata düşkün olan sapıktan alınmaz, her ne kadar Peygamber’e yalan isnad etmiyorsa da insanların sözlerine yalan katan yalancıdan alınmaz, her ne kadar fazilet ve salah sahibi, ibadetine bağlı bir kişi de olsa yaşlandığından dolayı ne dediğini bilmez, lâfı karıştırırsa ondan da alınmaz.

Malik şöyle derdi: «Bu şehirde fazilet ve salah sahibi hadis rivayet eden nice üstadlara yetiştim, fakat hiç birinden birşey almadım» Kendisine: «Niçin ya Ebû Abdullah?» dediler. Şu cevabı verdi: «Zira onlar bu işin ehli değildiler, ne söylediklerini bilmezlerdi.»

Bu sözler, onun rivayet ettiği kimselerde aradığı şartları göstermektedir. O, başda tam adalet arıyor, âdil olmayanlardan hâli meçhul olandan almıyor. Zira söylediğini bilmeyen âdil kimseden almayınca, hâli malum olmayan kimsenin rivayeti elbet kabul olunmaz. Çünki o belki âdil değildir, âdil olsa bile belki de ne alıp verdiğini bilmez. O râvide adaletten başka sefih olmamasını da şart koşuyor. Ahmak olmamasını arıyor. Cehâleti dikkate alıyor. Hamâkat, ibâdet ve takva ile bir arada bulunabilir, Mâlik ahmak olan takva sahibinden rivayet kabul etmez. İşleri gerçekten hakkıyla tadamayan âbidin sözünü almaz.

Bunlardan başka iki şartı daha var ki, biri bid’at sahibi olup bid’at olan şeylerden yana olanların rivayetini almaz, onlara ehli heva dşr, muhtelif fırkalara mensup olanlar bunlardandır. Çünki onlar, mezheb ve fırka taasubu yüzünden, Hz. Peygamber’in demediği bir şeyi söyledi derler. Çünki onlar, kapıldıkları yanlış inanç yüzünden Mâlik’in nazarında fâsık sayılırlar. Bu inanç fıskı, akıl sapıklığı, Mâlik’e göre aza ile olan diğer fısıklardan daha kötüdür. Diğer şartı da zabt ve doğru anlayış, hadisin mânasını bilmek, gaye ve maksadını idrak etmektir. Onun için bellediği, şeyin mânasını bilmeyenlerin rivayetlerini kabul etmez. Onun için adaletleri ne kadar kuvvetli olursa olsun bu işin ehli değil diye çağdaşlarından bir çoğunun rivayetlerini reddetmiştir. Halbuki, yukarıda da geçtiği üzere, onlardan birine Beytül-Mal Devlet Hâzinesi emânet edilse, hiyanet etmezler, o kadar doğru kimselerdir.

Rivayeti Ne Zaman Reddederdi:

Burada şu da göz önünde tutulmalıdır ki, rivayet ve hadisin kabulü için Mâlik’in ön gördüğü şartları haiz olan kimsenin rivayet ettiği hadisin mânasını anlamış olması da gerekir. Mâlik meşhur şer’i kaideler ile hadis arasında bağlantı bulunmak, Allah’ın kitabında, Peygamber’in sünnetinden alınan hükümlere uygun olmak, çağındaki insanların ittifakını aramak, Medine ehlinin amelleriyle bağdaşmak gibi hususlara dikkat eder. Bunlara aykırı düşmezse, o zaman onunla fetva verirdi. Eğer bunlara uygun değilse, o zaman hadisi reddederdi, sadece ravinin şartlarını haiz olmasıyla yetinmezdi. Çünki o, şaz olan ilimden hoşlanmazdı, onun bu tutumu, Mâliki Mezhebi ulemasının kabul ettiği şu fıkıh kaidesine uygundur: Tevâtür yoluyla rivayet edilmesi gerekli olan hususlarda haber-i vâhid yoluyla yapılan rivayetler reddolunur. Namaz, zekât, oruç ve haccın farz olması, bunların vakitleri, miktar ve hükümleri bu nev’idendirler. Onun için İmam Mâlik, bir hadisde garabet olduğunu bilirse, ravisi mevsuk da olsa onu reddederdi. Râvisi bütün şartları hâiz de olsa, garib olan yani tek yolla gelen hadisde şüphe eder, ondan kaçınırdı.261

Şu da var ki, İmam Mâlik bir hadisi rivayet eder, yazar, sonra onun hilafına fetva vermiştir. Belki de o hadisde reddini gerektiren bir kusur bulmuştur da onun için hilafına fetva vermiştir. Meselâ, meclis muhayyerliği hadisini rivayet eder, fakat onu delil tutmaz, köpeğin kabı yalaması hadisini rivayet eder, fakat Kur’an’ın sarahatına aykırı diye onu reddeder. Özet olarak diyebiliriz ki, İmam Mâlik, ma’ruf ve meşhur İslâm hükümlerine aykırı bulunca, bazen mesuk kimselerin hadislerini reddettiği olmuştur. Bazen kıyas haber-i vâhidle teâruz edince, Mâlik her ikisini inceler, birini diğerine tercih ederdi. Bazen kıyası, bazen de haber-i vâhidi reddettiği olurdu, bunu ileride yeri gelince açıklayacağız.

Mürsel Hadisi Kabulü:

İmam Mâlik mürsel hadisleri ve belâgatı kabul eder. Bu hususta o, çağındaki fukahanın yürüdüğü yolda gitmektedir. Haşan Basri, Süfyan b. Uyeyne ve Ebû Hanife (Allah onlardan razı olsun) mürsel hadisi alırlar, onu reddetmezlerdi, Mâlik de öyle. Muvatta’i açıyorsun, birçok mürsel buluyorsun. Zina haddi hadisi bunlardandır. Rivayet şöyledir: «Mâlik Zeyd b. Eslem’den nakleder: Bir adam zina yaptığın! itiraf etti. Hz. Peygamber Aleyhisselâm ona dayak cezası verdi. Hz. Peygamber’in emri üzere dayak vuruldu. Sonra şöyle buyurdu: Ey insanlar, Allah’ın koyduğu yasaklara uymanız zamanı geldi. Kim ki bu pisliğe bulaşırsa, Allah’ın perdesiyle siperlensin: Hâli meydana çıkınca Allah’ın kitabını tatbik ederiz.» «Bir şahid ve yeminle hüküm hadisini de mürsel olarak rivayet eder, şöyle der: Mâlik, Cafer b. Muhammed’den, o da babasından rivayet eder: «Hz. Peygamber Aleyhisselam bir şahid ve yeminle hükmetti...»262 Bunda senedde Cafer Sadık, Muhammed b. Ali Zeynel’ Abidin var, bunda sahabe adı yok. En kuvvetli tahminle sahabe adı zikrolunmamış. Böyle iken Mâlik onu almış. Hz. Peygamber’in Hayber halkına yaptığı muamele de mürsel olarak rivayet olunmuştur:

«Malik İbni Şihab’dan, Oda Sa’id b. Müseyyeb’den, Hz. Peygamber, Hayber’in fethi günü Hayber Yahudilerine şöyle dedi: Size Allah’ın ikrarı üzere ikrar ediyorum ki: mahsulat sizinle bizim aramızda paylaşılacaktır.» İmam Mâlik belâgatı almıştır. Bunlardan biri boşanan kadına verilen mut’a, bağış hakkındadır: «Mâlik’e ulaşmıştır ki Abdurrahman Karısını boşamış ve ona bir cariye vermiş o bunda Abdurrahman ibni Avf’ın bu haberine itimad ediyor, bu haberi ona tebliğ edeni, ulaştıranı söylemiyor, senedi zikretmiyor.

Mürselleri Neden Alırdı:

İmam Mâlik mürselleri ve belâgâtı neden kabul ederdi? Bunlara göre nasıl fetva verirdi. Halbuki o, rivayetinde çok titizdi. Buna cevap şöyledir: O ancak itimad ettiği mevsuk ve emin kimselerden mürsel hadisleri kabul ederdi. O, bu gibi kimselerin mevsuk olup olmadığını önce çok sıkı araştırır, koyduğu şartlara uygun oldukları anlaşılınca, onlara güvenir, onların müsnedini, mürsel ve belâgatını da kabul ederdi. Baştan araştırıp seçmedeki titizlik, mürseli kabulün sebebidir. Mürseli bu şartlarla kabul etmesi, onun mürsel rivayete mutlak surette cevaz verdiğini, mürselleri alelıtlak kabul ettiğini göstermez. O ancak mürselleri kabul edilecek nitelikte olanların mürsellerini alır, itibar burada mürselin ravisinin şahsınadır. İrsal yapma işine değil.

Niçin Mürseli Rivayet Yaparlardı:

Şu da bir gerçek ki, mürsel olan haberleri kabul etmek, İmam Mâlik çağında yaygın bir işdi. Çünki Tâbi’inin mevsuk kişileri, hadisi bir kaç sahabiden rivayet ettikleri zaman, isim söylemeden onu mürsel olarak rivayet ettiklerini sarahaten söylerlerdi. Hasan Basri’nin şöyle dediği rivayet olunur: «Bir hadisde dört sahabi birleşirse, ben onu mürsel olarak rivayet ederim.» Yine şöyle demiştir: ««Size bana falan rivayet etti, dersem, o yalnız onun rivayet ettiği bir hadistir, fakat ne zaman: Hz. Peygamber Aleyhisselâm buyurdu, dersem, bilin ki, ben onu yetmiş ve daha çok kişiden işitmişimdir.»

A’meş şöyle demiştir: «İbrahim’e: Bana Abdullah’tan hadis rivayet ettiğin zaman, onun senedini söyle, dedim! Bana şöyle cevap verdi: «Falan, Abdullah’tan rivayet etti dediğim zaman, bana onu o rivayet etmiştir. Abdullah dedi, dersem, onu bana birçokları rivayet etmiş demektir.»

Şu da bilinmelidir ki, Hz. Peygamber Efendimizin adına yalan rivayetler çoğalmazdan önce, Mürsel rivayet etmek çoktu. Yalan çoğalınca, ulema, râvi ve hâli bilinsin diye isnad yapmak zorunda kaldılar. Bunu ibni Şirin şöyle dile getirmiştir: «Fitneler kopmazdan önce biz isnad yapmıyorduk, senedi söylemiyorduk. Onun için İmam Mâlik de, Ebû Hanife gibi, belirttiğimiz şartlar hududunda, mürseli kabul etti, bunu mürselin ravileri mevsuk olmasına bağladı.

MALİK’E GÖRE REY VE HADİS

Mâlik Rey ve Hadis Fakihi Sayılır:

İmam Mâlik eserimizin giriş kısmında şöyle demişdik: Biz bu eserdeki araştırmalarımızda göreceğiz ki, İmam Mâlik, (Allah ondan razı olsun) İslâm fıkıh tarihini yazan bazılarının zannettikleri gibi, Rey’e az itimad etmiş bir fakih değildi. Onlar fıkhı; hadis fıkhı ve Rey fıkhı olmak üzere ikiye bölüyorlar, birincinin yurdu Medine, İkincinin Irak olarak gösteriyorlar, İmam Mâlik hadiseser fakihi, Ebû Hanife Rey fakihi, diyorlar.

Bize göre, bu kaziyye, Ebû Hanife hakkında her ne kadar doğru ise de, Mâlik’e nisbetle doğru olamaz. Görüyoruz ki, İbni Kuteybe, Mâlik’i Rey fakihi sayıyor. Mâlik’in hayatını anlatırken dedik ki, çağdaşları onu Rey fakihi itibar ederlerdi. Hatta o zaman birine: Medine’de Rebia’dan ve Yahya b. Sa’id’den sonra rey fakihi kimdir? diye sorulsa tereddütsüz Mâlik’tir, diye cevab verirdi.

Onun Rey Yönünü Tanımak:

Burada bir mevzu’ ile karşı karşıyayız, biraz inceleyeceğiz. İmam Mâlik, fıkıh mes’elelerini tam bir vukufla inceliyor, maslahata uygun bir ölçüyle tartıyor, doğru kıyasla tartıyor, hadis-i şerifleri bu ölçülerin ışığında öğreniyordu. Onları Kur’an-ı Kerim’in umumlarıyla karşılaştırıyor, onları böyle bir ince süzgeçten geçirerek basiretle araştırıyordu. Biz bu çalışmamızda İmam Mâlik’i, daha önce mevsuk bir hadis râvisi gördüğümüz gibi, burada da dinden zerre kadar sapmayan Rey sahibi bir fakih olarak buluyoruz.

Kıyası Haber-i Vahide Takdim Etmesi:

İmam Mâlik’in Rey yönü ve onu aldığı, iki şeyde açıkça görülmektedir:

1- Onun fıkhına bakıyoruz, kıyas, istihsan, mesalih-i mürsile, istishab, şeddi zerâi’ gibi delilerle Reye itimad ettiği mes’eleler pek çoktur. Müdevvene’yi aç, bunların ne denli çok olduğunu açıkça görürsün. Onun delil aldığı Rey yolları, diğer imamlardan daha çoktur. Bu da onun Rey’e ne kadar itimad ettiğini açıkça gösterir, azlığını değil.

2- Haber-i Vâhidle kıyas teâruz edince, ki kıyas Rey’in bir nev’idir, Mâlikîlerin çoğunun görüşüne göre o, kıyası Haber-i Vâhide takdim eder. Onların icma’an beyanına göre o bazen kıyası alır, haber-i vâhidi reddeder. Bırakalım, mezheblerini onlar kendileri anlatsınlar. Biz Mâlikî fıkhı hakkında o Rey’i çok alan bir fakîhtir, yollu kendi görüşümüzü te’yid için çalışıyoruz, denilmesin.

Karâfî, haber-i vâhidle kıyasın teâruzundan bahsederken, Tenkihul-fusul’de şöyle der: Kadı İyad, Tenbihat’da İbni Rüşd’de mukaddimatta anlatırlar: Mâliki Mezhebinde kıyası haber-i vahide takdim hakkında iki kavil vardır, Hanefilerde de iki kavil var. Biri kıyası haber-i vâhide takdim etmenin delili şöyledir. Bu maslahat temin ve zararı defi’ bakımından kaideye uygundur. Buna muhalif olan haber men olunur. Kaideye uygun olan alınır.

Kıyası haber-i vâhide takdim etmemek görüşü de şöyledir: Kıyas, nassların fer’i sayılır, haber-i vâhid nassdır, füru’ ise asla takdim olunmaz. Kıyasın, nassın fer’i olması şöyledir: Kıyas ancak nasslar ile delil sayılır, öyleyse feri’dir. Çünki kıyas için, kendisine kıyas olunan nassla sabit olması gerekir, makîsün aleyh mensûstur, makîs ise fer’idir. Fer’i ise aslına takdim olunamaz, çünki aslına takdim edilirse batıl olur. Dayanağı odur, asıl batıl olunca, kıyas kalmaz.

Bu noktaya yani fer’in aslı üzerine takdim olunamayacağına cevap şudur: Kıyasın aslı olan nasslar, kıyasın takdim olunduğu nasslardan başkadır, öyleyse tenakuz yoktur. Çünki feri aslına takdim olunmuyor. Aslından başkasına takdim olunuyor.263

Kıyası Takdim Etmenin Yollan ve Nedenleri:

Bu sözlerden üç şeyi anlıyoruz:

İmam Mâlik’in Mezhebine tâbi olanların çoğuna göre, İmam Mâlik kıyası, haber-i vâhide takdim etmektedir. Mezhebin uleması bu hususta iki kavil üzeredir, nasıl ki Hanefi fukahası da iki görüştedir. Hanefilerden bazıları kıyası haber-i vâhide takdim ettikleri gibi Malikîlerden İmâm Mâlik Kıyası haber-i vahide takdim ederdi, diyenler var. Ancak Hanefilerden bu görüşte olanlardan İsa b. Eban ve Fahrü! İslam derler ki: Haber-i vâhidi rivayet eden sahabi fâkih değilse, o zaman kıyas Haber-i vâhide takdim olunur. Ancak biz Ebû Hanife kitabımızda konuyu incelerken vardığımız neticeye göre, bu görüş Ebû Hanifenin görüşünü aksettirmiyor. Çünki o haber-i vâhidi, bazen kıyasdan öncede reddetmiştir, bu, kıyası alelıtlak takdim ediyor demek değildir. Belki bazı kıyaslar kafidir, belki de haber-i vâhid’in senedi onun indinde makbul değildir. Acaba İmam Mâlik’in mes’eleye bakışı da böyle midir? Bunu inşaallah yakında açıklayacağız.

2- Kârâfl’nin sözlerine göre, imam Mâlik’in Mezhebi, kıyası, haber-i vâhide takdim etmektir, bunu sözünün başında açıkça söylüyor: Malik’e göre kıyas, haber-i vâhide takdim olunur. Sonra da ihtilafı zikrediyor. O sözünün sarahatiyle Mâlik’in Mezhebinin bu olduğunu tercih ediyor demektir. Onun için kıyası takdim etmeyenlerin delilini tenkid ediyor da kıyası takdim edenlerin delilini eleştirmeden bırakıyor. Muhaliflerin delilini kökünden çürütüyor. Çünki kıyası, haber-i vahide takdim etmemenin esası, fer’i aslına takdim etmeye dayanıyor. O, bunun doğru olmadığını saptıyor. Çünki kıyasa esas alınan asıl, kıyasın takdim olunduğu haberden başkasıdır. Bu ince bir noktadır. Böyle olunca delilin temeli çöker, temel çökünce hepsi yıkılır.

3- Onun işaret ettiği üzere kıyasın esası, maslahatı celbetmek, mefsedeti defetmektir. Bu Mâliki fıkhı için güzel bir yöndür. Çünki onlarca Rey’in esası budur, kıyasın nev’ileri, yollan çoğalsa, isimleri muhtelif olsa da, esas budur. Rey ister kıyas ile olsun, ister istihsan mesalih-i mürsele, sed-i Zerai’ gibi başka yolla olsun, onun dayanağı menfaati celb, mâzereti defetmektir.

Kârâfî’nin Hizmetleri:

Mâliki fukahasının yazdıkları kitapların bu konuda dedikleri böyledir. Onlar, kıyasla haber-i vâhid teâruz edince Medine imamının görüşlerini böyle anlatıyorlar. Sözlerini naklettiğimiz Karâfi’nin, Mâliki fıkhında üstün bir yeri vardır. O mezhebin kaidelerini toplayan, usulünü kuranlardandır. Mezhebin özüne girmiş, mes’eleleri çıkarmış, hükümlerini tatbike yarayışlı bir şekilde, insanların maslahatına uygun esnek bir halde işlemiştir.

Haber-i Vâhidi Bırakıp Rey ve Kıyası Aldığı Mes’eleler:

Şâtıbî, Muvafakât’da, imam Mâlik’in kıyası, mesalihi ve umumî kaideleri alarak haber-i vâhidi terkettiği bir bölük mes’eleleri sayar. Çünki aldığı bu mes’eleleri kafi gördü, reddettiği haberi zannî buldu. Bunlar şunlardır:

a) Köpeğin yaladığı kabı, biri toprakla olmak üzere, yedi defa yıkamak hadisini reddeder ve şöyle der. Hadis var, fakat hakikatim bilmem, zayıf olabilir. Tuttuğu av yeniyor, salyası neden mekruh olsun. Bu hususta, kafi ayetle sâbit olan avı yenir hükmünü aldı. «Av için yetiştirdiğiniz av köpekleri» beyanı, onun salyasının temizliğine delildir. Hadis pis olduğunu gösteriyor. Hadis, Kur’an’la sabit kafi hükme teâruz edince, reddolundu.

b) Alış veriş akdinde muhayyerlik meclisi hadisi var. Meclis dağılmadıkça iki taraf için de muhayyerlik hakkı veriyor. Bu hadisi rivayet ettikten sonra Mâlik şöyle diyor: «Bize göre bunun belli bir haddi yok. Meclisin belli bir nihayeti yok ki, muhayyerlik ne zaman son bulacak feshin müddeti belli değil. Muhayyerlik şartı belli bir müddet için tanınır, müddet beli olmayınca bu şart geçersizdir. Şer’an şart olması câiz olmıyan birşey, şer’an nasıl sâbit olur? Eğer muhayyerlik meçhul bir müddet için câiz olsaydı, o zaman muhayyerliğin, müddet koymadan da câiz olması gerekirdi. Kaldı ki, hadisde müddetin meçhul olması, akidlere mâni olan aldatma ve cehalet kaidesine de uymaz.

c) İmam Mâlik, bir kimse ölürse, oruç borcu varsa, velisi ondan ötürü oruç tutar, hadisini almadı. İbni Abbas’dan rivayet olunan şu haberi de reddetti: «Bir kadın Hz. Peygamber Aleyhisselâm’a gelip, Ya * Resûlüllah demiş, anam öldü, oruç borcu vardır, ne olacak? Hz. Peygamber şöyle buyurmuş: Babanın birine borcu olsaydı onu öder miydin? O da: Evet, öderdim, demesi üzerine Peygamberimiz: «Allah’ın borcu ödenmeğe daha lâyıktır.» buyurmuş. Bu hadis oruç hakkında değil de hac hakkında rivayet olunur, ve nezir hakkında da rivayet olunur. İmam Mâlik bunların hepsini Kur’an-ı Kerim’in kafi ayetleriyle reddetti ki, onlar da şunlardır: «Kimse başkasının günahını yüklenemez, yükünü çekmez». İnsan için çalıştığından başka birşey yoktur.»

d) Ganimet malından olup da taksim edilmeden evvel pişirilen deve ve koyun etleri pişirilen çömlekleri, kazanları kırıp döktüğü haberini kabul etmedi. Rivayet olunmuştur ki, ashab ganimet malları taksim olunmadan önce deve ve koyun kesip pişirdiler, Hz. Peygamber kabları kırdı, etleri toprağa döküp pürseledi, çamura kattı, imam Mâlik (Allah ondan razı olsun) bu haberi reddetti. Çünkü kapları kırmak ve etleri toprağa döküp karıştırmakta maslahatı ifsad vardır. Burada yaptıkları hatayı düzeltmek için onları uyarmak, yasaklamak yeter. Evet onlar böyle yapmakla günaha girdiler, fakat pişirdiklerini yesinler, aralarında paylaşsınlar, kapları kırmağa, etleri toprağa karıp katmağa gerek yok. Onları telef etmeksizin bunun haram olduğunu beyan ve tenbih etmek kâfidir.

e) İmam Mâlik «Bir kimse Ramazan orucunu tutar, sonra ona şevvaldan da altı gün eklerse, bütün zaman oruç tutmuş gibi olur.» Hadisine itibar etmedi. Hatta Şevvalden altı gün oruç tutmaktan nehyet’ti. Bunu sed-i Zerâi’ prensibine uyarak yaptı. Çünki buna devam etmek, Ramazana 6 gün ziyade etmek vacibmiş gibi bir şeye yol açar diye korktu.

f) Süt kardeşliğin sübutu için öyle beş def’a, on def’a emzirmek gibi belli bir miktar tayin etmedi. Çünki ayeti kerime mutlaktır: «Sizi emziren analarınız ve süt kız kardeşleriniz.» denilmiştir. Bunda az veya çok emzirmek diye bir kayıd yok, ayetin umumuna göre haram olmakda az çok birdir. Beş veya on def’a diye bir sınır koymak umumuna aykırıdır. Emzirmek, az olsun, çok olsun emzirmektir. Bunun bir haddi yoktur. Azı çoğu emzirmektir.

g) Sağmal hayvanları sağmayıp memelerinde sütü biriktirme hadisini reddetti. Ebû Hüreyre’den rivayet olunduğuna göre: Hz. Peygamber: Satacağınız hayvanları sağmadan bırakıp memelerinde süt biriktirmeyiniz» buyurmuştur. Çünki bu aldatmadır. Böyle bir hayvanı satın alan kimse muhayyerdir. Sağdıktan sonra sütü az bulursa, dilerse kabul edip tutar, dilerse hayvanı reddeder, sağdığı süt için de hurma verir...»

İmam Mâlik’ten bir kavle göre bunu reddetmiştir. Ve şöyle demiştir: Bu kabule şayan ve sâbit değildir. Bu haraç damanla’dır, asıl kaidesine aykırıdır. Bir şeyi telef eden kimse onu misliyle veya kıymetiyle öder. Başka cinsten bir yiyecekle ödemek olmaz, burada sağdığı sütü hurmayla ödüyor. »264

Bunların hepsinde Haber-i Vâhid kıyasla Reddolunmamıştır.

Naklettiğimiz bu meseleler gibileri çoktur. Bunlar şüphe bırakmayacak şeklide gösteriyor ki, İmam Mâlik, Şer’an mukarrer olan usule aykırıysa bazen haber-i vâhidleri reddetmiştir, bu adama rey yanlısı değil diye nasıl denir. Bundan Mâlik, kıyası haber-i vâhide mutlak surette takdim ederdi. Karâfi’nin sözünden bu anlaşılıyor, neticesini çıkarabilir miyiz? Biz bu mevzuda tercih ettiğimiz görüşü açıklamadan önce, bir hususa değinmek istiyoruz. Yukarıda sıralanan bu misallerin bazısında Mâlikiler arasında ihtilâf vardır, bazılarında da haber-i vâhid, Kur’an’ın zahirine muhalif olursa, Kur’an’ın zahiri alınır. Ancak Hadisi, Medine ehlinin ameli gibi başka bir şey takviye ve te’yid ederse, o zaman haber alınır. Süt kardeşliği Hadisini, ölünün oruçlarını tutma ve köpeğin kabı yalaması haberleri, Kur’an’ın zâhiriyle teâruz ettikleri için almamıştır, yoksa kıyas veya rey Haber-i vâhide takdim ettiğinden değil.

Diğer dört mes’ele ile diğerlerine gelince, bunlarda haber-i vâhidi terketmesi, İslâm fıkhında sabit bir fıkıh kaidesine veya nassa teâruz ettiği içindir. Şatıbî’nin sözünden anlaşıldığına göre, nass olmadığı yerde mücerred Rey ile Haberi-i vahidi reddetmek, haber-i vâhid İslâmın sâbit kavaidinden kafi bir kaideye teâruz ettiği zaman olur. Bu kaidenin muhtelif fer’i mes’elelerde kabul edilmiş mukarrer olması lazımdır.

Kıyas ve Rey*in Haber-i Vahidi Reci Şartları:

Buna göre her kıyas veya her Rey Haber-i Vâhidi reddedici olamaz. Belki o kıyas veya Reyin , kafi bir asla veya şüpheye yer olmıyan mukarrer bir kaideye dayanması gerekir. Bu doğru ve yerinde bir prensib’dir. Çünki kafi bir kaideye dayanan kıyas da kafi olur. Haber-i Vâhid ise zannîdir. Zan ile kafi teâruz edince, zan bırakılır, kafi olan alınır. Şâtibi bu konuda şöyle der:

«Kafi bir asla muarız olan zanniyi, başka bir kafi ası! te’yid etmezse, o şüphesiz ki reddolunur. Buna delil olan iki şey vardır;

1 - O, şeriatın üsülüne muhalif demektir. Onun usulüne muhalif olan birşey sahih olamaz. Çünki ondan değildir. Ona muhalif olan ondan nasıl sayılabilir.

2- Onun sahih olduğuna şehadet eden bir şey yok. böyle olana itibar olunmaz.

Bu iki nev’idir.

1- Reddi mümkün olmıyan kafi bir asıla muhalif olur.

2- Zanni olur. Bu zannilik şundan doğar: Ya kafiye muhalif sayılmaz, veyahud asılın kafi olduğu kesinlikle sabit olmamıştır. Bu durumda müctehide meydan açıktır. Ancak kafi asıla muhalif olan zanni alelıtlak itibardan düşer, bunda ihtilaf yoktur. Bunlardan görüyoruz ki, Şâtibi’ye göre, kafi bir asıla muhalif olan zannî, ki haber-i vâhid onlardan biridir, reddolunur. Ancak bu asılın kafi olduğu şüphesiz sâbit olmalı, ve aralarında teâruz da kesin olarak bulunmalı, eğer böyle kesinlik yoksa, o zaman müctehid için ictihad meydanı açıktır, muhtelif görüşlere göre delilleri tercih eder.

 Vâhid île Zaman Reddolunur:

Yalnız, İmam Mâlik, haber-i vâhid! reddeden asılın kafi olması şartını aramaz. Ancak haber-i vahidin başka bir kaideyle te’yid edilmiş olmasını şart koşar. Eğer haber-i vâhid başka bir kaideyle te’yid edilmiş ise, o zaman onu reddetmez. Çünki bu halde kafi olan kendi gibi kafi olana teâruz etmiş demektir. Çünki haber-i vahidi te’yid eden şâhid var, öyleyse o da kafidir, redolunmaz. Ahkamı Kur’an sahibi İbnül- Arabî bu hususta şöyle der:

«Haber-i Vâhid, dinin kaidelerinden bir kaideye muarız olursa onunla amel etmek caiz olur mu? Ebû Hanife’ye göre câiz olmaz.265 Şafiî caiz olur, der. İmam Mâlik bu mes’elede tereddüt etti. Meşhur kavle göre eğer Hadisi başka bir kaide te’yid ederse, onu alır, te’yid etmez, Hadis yalnız kalırsa, o zaman onu bırakır.» Bundan sonra köpeğin kabı yalaması Hadisini ele alarak şöyle der: «Bu hadis iki büyük aşıla teâruz etmektedir. Biri: «Onların size tuttukları avları yeyin» ayeti, diğeri de; temiz olmanın illeti, sebebi diri olmaktır. Ölü pistir ama diri olan temizdir. Köpek mademki diridir, canlıdır, temizdir. Hurmaları ağacın üstündeyken misli kadar toplanmış hurma ile satma Hadisine gelince, ona riba kaidesi çarpıyorsa da onu örf ve mâruf yani yoksula iyilik yapma kaidesi te’yid eder.»266

İbni Arabi’nin vardığı netice bu. Demek oluyor ki, haber-i vahid eğer başka bir kaide ile te’yid edilmemiş ise ve umumi kaide kat’i ise o zaman reddolunur. Onun için ağaçtaki hurmalarla mübadele hakkındaki Hadisi kabul ediyor. Halbuki o Hadis, riba kaidesine muhaliftir. Misli misle aynı cins fazlasıyla satış yasaktır. Fakat ribaya aykırı olan bu Hadisi, yoksulu gözetmekle iyilik yapmak Hadisi te’yid etmektedir. Adamın yiyecek kuru hurmaya ihtiyacı var, ağacın üstündeki yaş hur-maları verip kuru hurma alıyor, böylece ihtiyacını karşılıyor. Diğer yandan kuru hurmasını veren adam da yaş hurma yemek imkânına kavuşuyor. Bu her iki tarafında işine yarıyor. Bunda riba düşüncesi yok, âdet böyle.

Karâfî’nin Sözü Yanlıştır:

Mâlikî fıkhında tahricde seçkin birer üstad olan ulemanın bu kavillerini inceledikten sonra Kârâfî’nin: Malik kıyası haber-i vâhide mutlak surette takdim ederdi, sözünü kabul edemiyoruz. Bizim görüşümüze göre , eğer kıyas kat’i bir kaideye dayanır ve haber-i vâhjdi başka bir kat’i kaide te’yid etmezse, ozaman kıyası takdim etmektedir. Bu durumda kıyası alıyor, çünki haber-i vâhid, bu kesin kaidenin çıkarılmış olduğu nasslara muarız demektir, dinin kurduğu hükümlerden oluşan bu kaide İslâm fıkhının bir aslı olmuştur.

 O Hem Senedi, Hem Metni Dikkatle İncelerdi:

Haber-i vâhid’in kıyasla teâruz halinde, sünnet üstadı, hicret yurdu İmam Mâlik’in görüşü bizce işte böyledir. O kıyası ancak bu şartlarla haber-i vâhidden önce delil almaktadır. Bu onu her ne kadar seçkin Rey imamları arasına sokuyorsa da, yine de onu sünnet imamı olmaktan uzaklaştıramaz. Belki de onun İmamlığını daha muhkem, daha parlak ve daha ince yapmaktadır. Çünki gerçek sünnet imamı Hadis diye gelen her haberi, senedi ve metni incelemeden, dikkatle süzgeçten geçirmeden rastgele kabul eden demek değildir. İmam Mâlik, senedi inceler, rivayet ettiği kimseleri araştırır, onların durumlarını, hallerini titizlikle soruştururdu. Haberlerin metnini de aynı titizlikle süzgeçten geçirir, onları inceden inceye tartar, nasslardan çıkarılan ve İslam’ın ruh ve amacına uygun olan umumi İslâm kaideleriyle onları ölçer, mukayese ederdi. Eğer haber, bunlara uygun düşerse kabul eder, uygun düşmezse reddederdi.

Burada şunu da belirtelim ki, haber-i vâhidi eğer Medine ehlinin ameli te’yid ederse, Mâlik’e göre bu, onu haber-i vâhid olmaktan çıkarır. Hakkında icma’ varmış mertebesine yükseltir, bazı kaidelerle teâruz ederse, red olunmaz. Hatta ona göre, Haber-i Vâhidi, Medine ehlinin ameli te’yid ve takviye ederse, Kur’an’ın zahirine bile takdim olunur. Öyle olunca, Medine ehlinin ameli ile te’yid olunan haber-i vâhid, haber-i vâhid olmaktan çıkar, kıyasla teâruz edince, kıyasa tercih olunur.

 Hasan Basri, diğer Ulemanın Görüşünü Anlatıyor:

Haber-i Vâhidle kıyasın teâruzu hususunda İmam Mâlik’in görüşünü yazdıktan sonra, burada bu mes’elede diğer ulemanın ihtilaflarını da söylememiz gerekir. Bu görüşleri Ebul-Hasan Basri şöyle özetlemiştir. O kıyası dört bölüme ayırır:

1 - Kat’i bir nassa dayanan kıyas. Bunda kıyasın aslı olan hüküm sübutu kat’i olan bir nassla sabittir. İllet de nassda gösterilmiştir. Bu kıyas kafidir. Buna Haber-i Vâhid teâruz edemez. Çünki böyle bir kıyasla sabit olan hüküm, kafi nassla sâbit olmuş gibidir. Zira mensüs olan şey kafi, illet nassda mezkûr olunca kafidir. Haber-i vâhid ise zannidir, kafi olan nass önünde duramaz. Bu haber-i vâhid reddolunur. Hz. Peygamber Aleyhisselâm nisbeti kabul olunmaz.

2- Kıyas zannî bir asıla dayanır. İllet nassla sâbit değil, istinbat suretiyle alınmış. Bu durumda haber-i vâhid, kıyasa takdim olunur. Çünki haber-i vâhid hükme doğrudan sarahaten delâlet eder, kıyas ise hükme vasıta ile delâlet eder. Çünki bu durumdaki kıyasa her yönden zan katılmıştır. Kıyasın temeli olan asıl zannîdir, illet istinbat yoluyla belirlendiğinden o da zannidir. Haber-i vâhid yalnız sübuti bakımından zannîdir, bu ise birçok yönden zanni. Öyle olunca haber-i vâhide tercih olunamaz. Çünki bir yönden zannî olan haber-i vâhid, birçok yönden zannî olandan daha çok güven vericidir. Haşan Basri’ye göre, birincide haber-i vâhidi, İkincide kıyası reddetmede ulema arasında icma’ var.

3- Kıyasın dayandığı asıl zannî bir nassla sâbit, ancak illet de zannî nassla sâbit, İkincide olduğu gibi istinbatla değil. Bu durumda haber-i vâhid, kıyasla teâruz eder. Haşan Basri’nin iddiasına göre ulema ittifaken haber-i vâhidi kıyasa tercih ederler. Çünki haber-i vâhid hükme sarahaten delâlet eder, diyor. Fakat bunun üzerinde durmak lazım, çünki farklı görüşler var.

4- İllet istinbat yoluyla alınmış, kıyasın dayandığı asıl ise Kur’an nassı veya mütevatir Hadis gibi kat’i usulden biri. Bu durumda teâruz olunca kıyas mı, haber-i Vâhid mi alınır, ulema arasında ihtilâf vardır.267

Haber-i Vâhidi Terkeden Yalnız Mâlik Değildir:

Kıyasın nev’ileri hakkındaki özet ve haber-i vâhidle kıyas teâruz edince, ne yapılacağına dair ulema arasındaki görüşler böyledir. Yukarıda geçen sözlerden görüyorsun ki, İslâm fıkhında meşhur kaidelerden biriyle teâruz ederse, haber-i vâhidi İmam Mâlik reddediyor. Çünki bu kaideler kafi hükmündedir: Dinde güçlük yoktur ve sed-i zerâi’ kaide bunlardan olup bu umumî kaidelerin doğruluğu kafidir. Onun için bunlarla haber-i vâhid reddolunur, şayet onu başka bir kaide teyid etmezse...

Söylediğimiz gibi onun bu tarzdaki haber-i vâhidi terketmesi, sünneti bırakması değildir. Ancak Rey’e çokça önem verdiğini gösterir. Selef-Salihden bazısının yolu da budur. Meselâ Hz.Aişe validemiz ve İbni Abbas (Allah onlardan razı olsun) Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği : Kaba daldırmadan önce eli yıkama ve cenaze taşıyınca abdest alma haberlerini reddetmişlerdir, ki bu İslâm’ın umumî hükümlerine ruhuna göre sabit olan, güçlük yok, kaidesine dayanır. Hz. Aişe ve İbni Abbas, sünneti bırakmağa cevaz verenlerden değildiler, Hz. Peygamber’in sahih ve sâbit kavillerini terki aslâ câiz görmezler. Fakat baktılar ki, bu haberler, doğruluğunda şüphe olmayan sabit bir dinî asla aykırıdır. Onun için onu terkettiler ve onun Hz. Peygamber Aleyhisselâm’a nisbetinin doğru olmadığını söylediler. Bu sünneti almamak değildir. Sebeplere dayanarak nisbetini reddetmektir.

III. Delil: SAHABE KAVİLLERİ TABİİ FETVALARI

Ashabın Yüksek ve Şerefli Mevkii:

İmam Mâlik, öğreniminin ve çalışmalarının ilk yıllarında sahabe fetvalarını, onların hükümlerini, istinbat ettikleri mes’eleleri öğrenmeğe çok meraklıydı. Yukarıda geçtiği üzere, Abdullah İbn Ömer’in fetvalarını, azadlısı Nâfi’den öğrenmeğe ne kadar önem verirdi. Abdullah’ın kavillerini sormak için gece gündüz Nâfi’nin peşindeydi. Hz. Ömer b. Hattab’ın Allah ondan razı olsun) verdiği hükümleri öğrenmeye de pek meraklıydı. Medine de olan yedi fakihten ilim aldı, onlardan ashabın ihtilaflarını, fetvalarını yargılarını, Hz. Peygamber’in Hadisleriyle birlikte öğrendi. İmam Mâlik’in hayatını, büyük bir dikkatle ve araştırma ile incelemiş bir yazar sıfatıyla çekinmeden diyebiliriz ki, onun içinde yetişip büyüdüğü, fıkhını kurduğu, esasını tesbit ettiği bu mesleğin ilmi, Hz. Peygamber Aleyhisselam’ın Hadisleriyle sahabe kavillerine ve fetvalarına dayanır, onun metodunun kaynağı onlardır. Onun için onun istinbat üsulünde sahabe fetvalarının büyük yeri vardır, onları alır, onların dışına çıkmazdı. Medine ehlinin amelini aldı, çünki sahabe oradaydılar, onların yatağı orasıydı. Mısırdaki Leys b. Sa’d’a yazdığı risalesinin başında şöyle der:

«Allah seni rahmetinde daim kılsın, bilesin ki, bana gelen haberlere göre sen, bizim bu memleketteki (yani Medine) halkın amel ettiği şeylere aykırı olarak insanlara türlü fetvalar veriyormuşsun! Sen emânet ve fazilet sahibisin. Memleketinde mevki sahibisin, oradakiler sana muhtaçtır, senin söylediklerine itimad ederler, kendilerini tehlikeli işlere atma. Seni kurtuluşa götürecek şeylere tâbi olmalısın. Allah kitabında şöyle buyurmuştur: «Muhâcirlerle Ensar’dan birinci dereceyi kazanan-lar...» Yine Allah Teâlâ buyurur: «O halde sözü dinleyip en güzeline uyan kullarımı müjdele...» İnsanlar Medine halkına tabidirler. Çünki hicret oraya yapılmış, Kur’an orada inmiş, haram ve helâl orada bildirilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber onların arasında yaşadı. Onlar vahye, Kur’an’ın inişine şahid oldular. Peygamber onlara emir veriyor, onlar da ona itaat ediyorlardı. Yüce Mevlâ onun vefatını dileyerek kendi nezdine dâvet edinceye kadar o, onlara sünnetlerini anlattı, onlar da ona uydu. Allah’ın salât ve selâmı, rahmet ve bereketi ona olsun.»

«Peygamberden sonra ümmeti arasında insanların ona tâbi olanlarından işbaşına geçenler yeni olaylarla karşılaştılar. Bunlar bildiklerini yerine getirmişler, tatbik etmişlerdir, bilmediklerini de sormuşlar, yaptıkları ictihadlarda ve ilk zamanlarda kuvvetli bulduklarını almışlardır. Eğer birisi onlara muhalefet ederek daha kuvvetli ve daha üstün birşey söylemişse, kendi görüşlerini bırakıp onunla amel etmişlerdir.» (Mektubun tamamı 1. kısmın 102’nci bendindedir.)

Bu açık sözlerden görüyorsun ki, sahâbe kavillerini almak lâzımdır. Onların kavillerinden başka türlüsünü söyleyen veya onların fetvalarından daha kuvvetlisi vardır, diyenlerin sözlerini terkederdi. Ve bu sözlerinde onların kavillerini almağa onu sevk eden sebebi açıkça söylüyor ki, onların Muhacir ve Ensar’dan ilk Müslüman olanlardır. Bu dine hizmetleri vardır. Allah Teâla, onlara uyanları medih ve senâ etmiştir. Hiç şüphe yok ki, onların kavillerini almak, onlara tâbi olmaktır. Onları Kur’an övmüştür, Hz. Peygamber’in Asrı Saadetinde yaşamışlardır, vahiy inerken hazır bulunmuşlardır. Peygamber onlara buyurur, onlar itaat ederlerdi, buyruğuna uyarlardı. Sünneti beyan eder, onlar ona tâbi olurlardı. Onlar bu dini en iyi bilenlerdir. Hz. Peygamber’in sünnetini en iyi tanıyanlardır, onların kavillerini almak, sünneti almaktır, ona uymaktır.

Sahabe Kavillerini, Sünnetten Sayması:

İmam Mâlik’in görüşüne göre, sünnet Ashab-ı Kiram’ın kabullendikleri şeydir. Nasıl ki, Ömer b. Âbdüiaziz sünneti yaymak, neşretmek istediği zaman sahâbe fetvalarını ve yargılarını toplamayı emretmiştir. O bu âdil halifenin bu sözünü nakleder dururdu. Hz. Peygamber Aleyhisselam sünnetler vaz’etti, ondan sonra emir sahipleri de bazı sünnetler vaz'ettiler. Onları almak Allah’ın kitabını tasdiktir. Ona itaat tamamlamaktır, dini kuvvetlendirmektir. Kimsenin onları bozmak ve değiştirmek yetkisi yoktur. Onlara muhalif Rey’in bir değeri olmaz. Onların e.'metine uyan, hidayeti bulur. Onlardan yardımlanan yardım görür." ara muhalefet edip mü’minlerin yolundan başka bir yol tutanı, Allah «kendi haline bırakır, onun varacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü yerdir,268

Ömer İbn Abdülaziz’in sözü, Mâlik’in çok hoşuna giderdi, onun muradı. Onu alıp ona göre yol tutmak, sağlam sünnete uymaktır. O Muvatta’da, Hz. Peygamber’in Hadisleri yanısıra sahâbe fetvalara da yer verdi. Hz. Peygamber’in Hadislerini toplayıp yazdığı gibi onların fetvalarını ve yargılarını da topladı.

Muvatta’da Sahâbe Kavilleri:

Muvatta’ı okuyan kimse, onun rivayet ettiği sahabe kavillerini bulmakta hiç de güçlük çekmez, çünki Muvatta’da topladıkları boldur. Sen muvatta’ın sahifelerini karıştıracak olursan, gözün mutlaka bir sahâbe fetvasına rastlar, mevzumuza misâl bulursun, bunlardan bazıları şunlardır:

a) Veresiye ödünç verilen bir malın teslim yeri hakkında akid zamanında başka bir yer şart edilirse ne olur? Muvatta’da şöyle diyor: Mâlik’e ulaşmıştır ki, bir adam birisine ödünç yiyecek verdi, ancak o aşka bir yerde teslim edilmesini şart koştu, Hz. Ömer bunu mekruh gördü, teslim başka yerde olunca taşıma ücreti ne olacak?» dedi. Böylece Mâlik, Hz. Ömer’in bu fetvasına dayanarak bu nev’i şart koşmayı menetmiştir, Ömer’in kavlini beğenmiştir.269

b) Yine Muvatta’da veresiye veren kimse ileride kendisine daha iyisinin ödenmesini şart koşmasına dair şöyle der: «Malik’e ulaştığına göre: Bir adam, Abdullah İbn Ömer’e geldi ve: «Ey Ebû Abdurrahman, dedi. Ben adama ödünç verdim, bana daha iyisini ödemesini şart koştun, Abdullah da: «O ribadır» dedi. Adam, «bana ne emredersin, ne yapayım» dedi. O da şöyle cevap verdi: «Ödünç vermenin üç yönü vardır: Bir nev’inde Allah rızasını gözetirsin, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bir nev’inde dostunu memnun etmek, onun gönlünü hoşetmek istersin, bu da iyi. Bir nev’i de vardır ki, verdiğin maldan daha iyisini almak istersin, gerçekte temiz malını vermiş, murdarını almış olursun ki, işte bu da ribadır.» Adam öyleyse ben ne yapayım, dedi. O d

Yazar:
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul