13 Haziran 2026 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / / Hadis Eleştiricilerinin Temel Problemleri Ve Arkaplanı
HADİS ELEŞTİRİCİLERİNİN TEMEL PROBLEMLERİ VE ARKAPLANI

Hadis Eleştiricilerinin Temel Problemleri Ve Arkaplanı Mehmet Fırat

Ülkemizde özellikle son dönemde hadislere yönelik giderek artan eleştiriler ve bu bağlamda hadislerin bir anlamda İslam’ın temel referansı olmasındaki konumuna dair dile getirilen yorumlar, hadislerin Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında Hz. Resulullah’ın ortaya koyduğu örnekliğine yani “usve-i hasene” olması konumuna, açıkça saldırıya dönüşmeye yüz tutmuştur.

Hadis konusunda her ne kadar Kur’an’ın temel referans olarak ele alınması lazım gelse de ülkemizdeki hadis eleştiricilerinin niyetlerinin çok da berrak olduğu kanaatinde değiliz. Bu eleştirici güruhun, Hint alt kıtasında baş gösteren Kur’aniyyun ve Ehl-i Kur’an çevrelerinin Anadolu’daki uzantıları oldukları ve seküler dünya görüşüne sevk eden, en nihayetinde Kur’an-ı Kerim’in hayata dair bütüncül nizamına bir darbe vurma çabasında olduklarını görüyoruz.

Tabii biz hadislerin tartışılmaz olduğunu iddia etmiyoruz. Rivayet yoluyla tevarüs eden hadislerin, tahlil edilebileceğini, Kur’an’a sunulabileceğini kabul ediyor ve tabu olmadığını söylüyoruz. Mutlaka rivayet derecesi araştırılır (tahkik) sonra kabul edilir. Bizim burada ele aldığımız art niyetli hadis inkarcıları ile hadis tahlil uzmanlarını karıştırmamak gerekir ve aynı seviyede tutarak kategorize etmemek lazım.

Hadislerin anlaşılması için hadislere dair izlenilmesi gereken en başat faktör hiç şüphesiz ki doğru bakış açısıdır, ki bu da ilim, takva, adalet ve hüsn-ü niyet ile kabul görür. Hadislerin anlaşılması şu şekilde olabilir:

Hadis lügatine ve literatürüne hâ-kim olmak… Bu da hadisi anlamaya çalışan biri için Arapça gramerine ve edebiyatına hâkim olmayı zaruri kılar. Ayrıca, hadis cümlelerindeki edebi sanatı ve metaforik üslubu da çözebilir kapasitede olma zorunluluğunu beraberinde getirir. Bu durum da sarf ilmini, kelimenin etimolojik yapısını ve cümle biçimini (morfoloji) kavrama zorunluluğunu doğurur. Bütün bu saydıklarımızın en doğru şekilde vuku bulması da iyi bir Arap dili uzmanının gözetiminde eğitim almayı ve uzun yıllar süren bir çaba ve gayreti gerektirir.

Sünnet, hadis, âsâr, ahbar gibi kavramların literatürel anlamlarını bilmek… Bununla beraber, hadis üzerine çalışma yapan biri, hadisin sahih, mütevatir, hasen, garip, mevzu (uydurma), batıl, metruk ve zayıf kategorilerine ayrı ayrı hâkim olması gerekir. Bu metodolojinin teknik boyutu ise “usul’ul hadis” ilmi ile gerçekleşir.

Hadis rivayet silsilesindeki raviyi tanımak (biyografisi ve ahlaki yapısı bağlamında) ve bilmek… Bunun metodolojiside “İlm’ul Cerhive’tTadil” ilmine vakıf olmaktır. Bununla beraber hadis ilmindeki nasıh ve mensuh faktörlerini de unutmamak gerekir.

Nitekim yukarıda acizane dile getirdiğimiz bu şartların tahakkuk etmemesi durumunda da her hadis anlaşılamaz. Dolayısıyla zahiri mana ile yorumlanan bazı hadisler Kur’an’la şekilsel olarak çelişkili gözükerek yanlış anlaşılmaya sebebiyet verir.

Mesela bu çerçevede İmam İbn Kuteybe, “Te’viluMuhtelif’ul Hadis” adlı eserinde şekilsel olarak Kur’an’la çelişkili gözüken ve birbiri ile de çelişkili görünen hadisleri açıklayarak, şekilsel tezadı sisli atmosferini mükemmel bir çalışma ile aydınlatabilmiştir.

Ülkemizde hadislere yönelik eleştirilerin en temel sebeplerinden biri de ilahiyat fakültelerinde eğitim gören talebelerin din eğitiminin yetersiz olması ve öğrencinin noksan bilgilerle ayrılmasıdır. Fakültelerdeki bir takım öğretim üyeleri de aynı “hastalıkla” kıvranıyor.

Başta Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilim adamlarının, ilahiyat fakültelerindeki bu yetersiz eğitimi gözden geçirmesi ve gerekli mercilere intikal ettirmesi doğrultusunda inisiyatif alabileceğini düşünüyoruz. Ancak maalesef laik, demokratik düzenin bir kurumu olan Diyanet’in de Türkiye’deki bu durumdan hoşnut olmadığını söyleyemeyiz. Ayrıca çok kısıtlı bir yetkiye sahip olan bu Diyanet müessesi kendisine verilen yetki alanını aşamaz. Diğer yandan Diyanet’in temel zihniyetinin de“Ankara Ekolü” esası üzerine inşa edildiği gerçeğini de hatırlatmakta fayda vardır. Dolayısıyla çeşmenin başı bulanık su kaynağıdır.

Sahabenin ve selef-i salihinin hadise/sünnete verdiği önem ve gösterdikleri bağlılık, sonraki nesil ümmet uleması tarafından İslam’ın yarısı olarak kabul edilmesi derecesine ulaşmıştır.

Mesela İmam Ebu Hanife hadise verdiği önem konusunda o derece ileri gitmiştir ki, meşhur/mütevatir hadisin ayeti nesh edebileceğini öne sürmüştür.1 İmam Şafii ise kitabın sünneti nesh edemeyeceğini belirtir. Zira neshin söz konusu olması durumunda helal ve haram konusunda metodun karışabileceğini, yani bazı şeylerin sünnet ile haramlığı sabit olduktan sonra kitapla da aynı hükmün nesh edilmesinin Müslüman zihninde tereddüde yol açacağını söylüyor.2

Zahiri Mezhebi’nin en önemli ismi İmam İbn Hazm de “El-İhkam Fi Usul’ül” Ahkam adlı eserinde, sünnetin önemine dikkat çektiği açıklamasında, vahyin Kur’an-ı Kerim olarak mucizevi bir eda ile nazil olduğunu ancak Hz. Resulullah’ın Allah’ın yönlendirmesiyle gayr-ı metluv vahiy ile de Kur’an’ı Kerim’i ümmetine açıkladığını ifade ediyor. Hadisin Kur’an’ın doğru anlaşılmasında olmazsa olmazlardan olduğunu belirten İbn Hazm, Kur’an’dan anladığımız kadarıyla, Allah nasıl ki Kur’an’a itaati farz kıldıysa, Resul’üne de öyle itaat etmemizi farz kılmıştır.” diyor.3

Ünlü hadis düşmanı oryantalist Ignaz Goldziher, hadis alanında sinsice yaptığı tahribata özellikle Sahabi-i Celil Ebu Hureyre’yi eleştirerek başlıyor. Bir sonraki tahribat aşaması ise ravi ve tabiinden İmam Zehebi’yi eleştirmesidir.

Macar asıllı, Yahudi kökenli bir müsteşrik olan Goldziher, bu mümtaz şahsiyetlere iltisak etmeye çalıştığı saçma iftiralarla sünnetin temelini oymaya çalışmıştır. Bu İslam düşmanı ne yazık ki kendi düşüncesini ilahiyat fakültelerine intikal ettirmeyi başarmış ve bu “mikrobu” yeni körpe nesillere de bulaştırarak İslam toplumlarında inanç erozyonuna neden olmuştur. Mezkûr oryantalistin Müslüman toplumlarındaki varislerini şöyle kategorize edebiliriz:

Kur'aniyyun akımı ile aynı olmayan ancak benzerlik arz eden hadis inkârcıları. Yani sünnet kavramını sadece içtihat bazlı kabul eden zümre.

Hadisi kısmen inkâr edenler. Bunların genel anlayış şöyledir: Peygamber (s.a.s.) gaybı bilmediği için, Mehdi ve Deccal fenomenlerine ve benzerlerine işaret eden hadisler kabul edilemez. Ahad rivayetli hadisler akidede esas olamaz ve Kur’an dışı vahiy yoktur. Netice itibariyle hadis bir dini kültür olarak kabul edilir.

Şia ve Mutezile’nin düşüncesine yakın bakış açısına sahip olanlar. Bu zümre için ise hadisin sıhhat derecesi önemli değildir, zira akıl nakilden daha etkindir. Bu grup kabir azabını, kader inancını ve Aşere-i Mübeşşere kategorisini kabul etmez. Salt akıl ile Kur'an’ı yorumlamaya kalkan bu çarpık zihniyet, ayetlerdeki sözde akıl dışı birtakım mucizeyi de çarpıtarak kendilerine uydurabiliyor.

Sonuç olarak batının seküler yükselişi karşısında yenilgiye uğradıklarını öne sürerek yenilmişlik psikolojisiyle Sünnet-i Seniyye’nin sözlü geleneği hadislere saldıran bu gruplar, aslında batılı sapık zihniyetin tezgâhına alet olarak, Hz. Resulullah’ın pak yolunu zedelediklerinin farkında değillerdir.

Bkz. -Kerhinin Ebu Yusuf'tan yaptığı rivayet- Usulü Serahsi c. 2, s. 67

Bkz. Risale s. 86

Bkz. da El-İhkam Fi Usul’ül Ahkâm c. 2, s. 96

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul