13 Haziran 2026 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / / İtikâfa Çekilmek
İTİKÂFA ÇEKİLMEK

İtikâfa Çekilmek Recep Arslan

İtikâf: Bir şeye devam etmek manasındadır.
İtikâfa, devam eden kimseye mutekif (itikâf yapan) denir.
İtikâf: Bir mescid veya mescid hükmünde bir yerde, itikâf niyetiyle durmaktır.
İtikâf: Vacip, müekked sünnet ve müstehab olmak üzere üç bölüme ayrılır. Kişinin dil ile adamış olduğu itikâf vacip, ramazan ayının son on günündeki itikâf müekket sünnet, diğer zamanlarda ibadet kastıyla yapılan itikâflarda müstehabtır.
İtikâfın süresi: Hanefilerde, İmam Ebu Yusuf’a göre en az bir gün, İmam Muhammed’e göre ise bir saattir. Malikilerde bir gece, Şafilerde ise, bir an, Subhanallah, denilmesi kadardır.
İtikâfta, geçirilen tüm vakitler ibadet hali sayılır yani namaz gibi...
“Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz zaman kadınlara yaklaşmayın”. (Bakara, 2/187) Emrine iti-kâfta uyulması gerekli.
Kadınlar evlerinin bir bölümünde itikâfa girebilir.
Vacip olan itikâfta, Şafilerce oruç şart değildir ama Hanefilerce oruç şarttır, müekked sünnet ve müstehab olan itikâfta şart değildir.
İtikâfın, ramazanın son on gününde yapılması sünnete uygun olanıdır. Hz. Aişe’den rivayetle Rasulullah (s.a.s.), Medine’ye hicretinden vefatına kadar her ramazanın son on gününde itikâfa devam etmiştir. İtikâf, esnasında günah olabilecek konuşmalardan sakınılmalı, hayır konuşulmalı, hayır ise, Allah ve Rasulü’nün emrettiği, her söz ve davranıştır. İtikâfta, namaz, Kur’ân okuma, zikir, tesbihat gibi amelleri yanı sıra, Rabbinin emrine ne kadar itaat ettiğinin bir muhasebesi yapılmalıdır. İbadet kastıyla susmakla, tefekkür birbiriyle karıştırılmamalı... İbadet kastıyla susmak mekruh kabul edilmiştir.
İtikâfta, yani, dünyadan tamamen el etek çekip, Rabbimize kalben, beyin ve ruhen hazır bir ortamda, O’na (c.c.)’ye yaptığımız ibadetleri, eş olma, evlat olma, komşuluk ve akrabalık, ilişkilerini gözden geçirme, İslam’ı araştırıp öğrenme-öğretme, yapılan çalışmaların veya yapılmayanların gözden geçirilmesi, tespit edilen eksikliklerin bir sonraki itikâfa kadar tamamlamasının planı gibi, iç dönük düşüncelere yoğunlaşılmalıdır. Bu, böyle olmazsa, namaza başlamadan önceki haliyle, namaz sonrası halinde hiçbir değişim olmayan, namazı bir yük kabul edip, bir an önce üzerinden atmaya çalışan kişinin durumundan farklı bir şey olmayacaktır itikâf...
 Her okunan önce tatbik edilmeli, sonra diğer insanlara bunlar nasıl aktarılacak, düşüncesi tefekkür edilmeli... İtikâfta, beraber olunan kişilerle bilgi ve düşünceler paylaşılmalı, anlatılanlar düşünülmeli, daha iyi anlamalar için birbirimize yardımcı olunmalı, nasihatlerinden maksimum fayda sağlanmalı... Böylelikle Rabbin rahmetine kavuşma mücadelesini verilmelidir...
İtikâf halinde, iyi giyinip, güzel koku sürünmeli, oturup kalkışımız, yatışımız, okuyup, konuşmamız bir başkasına rahatsızlık vermemeli ve dikkatini dağıtmamalıdır. İtikâfta Rabbi ile baş başa olduğunun farkında olunmalı, nefsin arzularını, hoşuna giden işlerini ve davranışlarını terk etmeli, orada evdeki rahat aranmamalıdır...
İtikâf halinde, beraber olduğu kardeşlerini, Rabbin rızasını kazanmaya çalışan ortaklar görmeli ve beraber hareket edilmelidir. İtikâfı birkaç günlük ibadetten oluşan bir amel görme yerine, ölüm öncesi bir hazırlık ve muhasebe olarak kabul etmeli, yapılanları ve yapılacakları gözden geçirmeli, bulunulan halin muhasebesini yapmalıdır. Uygulanması karara bağlananları itikâf sonrası yerine getirmek, sizi diğer insanlardan ayıran fark olacaktır.
Bugün gayr-ı İslami düzenler, Allah’ın mescidlerini işlevsiz hale getirmiş… Bu gayr-ı İslâmi sistemler içinde yaşayan müslümanlar ise, zan içindeler... dinleri tahrif olmuş, kitap ehl-i’nin zanları gibi...
Rabbimiz Allah (c. c.) şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın mescidlerinde onun ismini anılmaktan meneden ve harap olmaları için çalışan kimselerden daha zalim kim olabilir. Bunların mescidlere ancak korka korka girmek hakları olabilir. O kâfirlere dünyada zillet ve rüsvaylık vardır. Ahirette en büyük azapta onlardır.” (Bakara, 2/114)
Bugün toplum Allah (c. c.)’nin adının mescidlerde, camilerde anıldığını söyler ve savunur, camilerde ezanın okunduğu, Kur’ân’ın okunduğu, Allah (c. c.) için namaz kılındığı, dolayısıyla Allah (c. c.)’nin adının anıldığını söylerler. Bunun üzerinden siyasi otoriteler sevdirilir, savunup desteklendirilir.
Bugün Kur’ân’da, dokuzyüzotuz civarında geçen “Rab” kelimesi ne kadar anlatılır... Göklerin Rabliğini Allah (c.c.)’ye, yeryüzünün sevk ve idaresinde rabliği insanlara... Yeryüzü ilahları kendi çıkarmış olduğu uyduruk yasalarla insanları yönetme iddiasında... Tek İlahlarının Allah (c. c.) olduğunu söyleyenler, kurallara teslim olmada, boyun bükmede, rızasını kazanmada, yüceltmede, övmede, mutlu ve üzüntülü olmada başka ilahlar edinmişler...
Âlim, olarak Allah (c. c.) bilinir ama kalpleri bilen, gaybden haber veren, yeni efendiler, şeyhler, veliler?!... Malik, olarak Allah (c. c.) bilinir fakat, hayatlara hâkim olan yeni malikler... Tek taraflı olarak tasarruf hakkını, emretmeyi, boyun eğmeyi, kime vermişseniz malik o... Kendinizin ve elinizdeki nimetlerin kullanımında, kim söz sahibi ise malik o...
Selam olan, Allah (c. c.)’nin ismini O’ndan başkasında görmek!... Din adamlarını hidayete ulaştırıcı ve o yolda tutucu bilme... Siyasileri selamete ve rahata kavuşturan, yasalarıyla mutluluğa ulaştıran görme... Buldukları her hayrı, selamette olmayı, siyasi ve dini liderlere verip, bela ve musibetleri Allah’a vermek... Yani, iyilikler yeni ilah ve rablere, kötülükleri Allah (c.c.)’den bilme...
Mümin olan Allah (c.c.)nin ismini yani, kendisine sığınanlara aman verip koruyan, rahatlatan Allah yerine, koruyup rahatlatma, emniyette kılma işini velilerine ve siyasilere vermek.
Müheymin olan Allah (c. c.)’nin ismini yani gözetleyici ve koruyucu vasfını kutuplarına, veli ve gavslarına verme. Dünyayı sevk ve idare edenlerin her şeyi gözetledikleri ve korudukları düşüncesini taşıma.
Mütekebbir olan Allah (c. c.)’nin ismini yine bir başkasında görmek!.. Her şeyde büyük olan Allah, onları görmede, yardım etmede, şifa vermede, hayatlarını düzenleyecek yasaları belirlemede en büyük değimlidir ki araya bir başkasını koyma ihtiyacı hissediliyor.
Rezzak olarak Allah (c. c.)’yi kabul edip, rızık verildiğinde velileri ve siyasileri bilir. Hamdı yani, yüceltme ve övmeyi sadece onlara yaparlar. Semi ve basir olan Allah (c.c.)’nin, bu isminin yanında başka işitici ve görücüler belirler.
Adil olan Allah (c.c.)’nin ceza yasalarını almayıp, yerine insanların ceza yasalarını kabul edip o yasaların verdiği cezalardan razı olup, adaleti sağladığını savunmak. Allah (c.c.)’nin hükümlerinin dışında başka yasalardan adalet beklemek küfrü gerektirir. Allah (c.c.)’nin adalet sıfatına kim denk olabilir ki. Kafirlerden başka kim kendi uydurduğu kuralları Allah (c.c.)’nin kuralları yanında zamana uygun, adaletli, insanlık için en iyisi diyebilir ki...
Hâkim olan Allah (c.c.)’nin belirlediği hikmetli işleri ve yasalarını bir tarafa bırakıp, yeni hükmediciler belirlemek. Onların çıkarttıkları yasaları hikmetli kabul edip razı olmak!..
Vekil olan Allah (c.c.)’yi bırakıp, onun yerine kendilerinin hayatlarını düzene sokacak, işlerini takip edecek, tek taraflı onlara düzen belirleyecek dini ve siyasi liderler belirlemek. Allah (c.c.) yerine kural belirleyen ve o kurallarla kendilerini yönetecek yeni vekiller belirlemek. Velayetin, tek taraflı teslimi, Malik ve Rab olan Allah (c.c.)’ye dir. Vekil olarak da teslim olunacak İlah da yine yalnız Allah (c.c.)’dir. Yine Allah (c.c) velidir. Yani kullar için tek taraflı yasa koyucudur. Tek taraflı itaat ve teslim olunacak olandır. Veli, yani idareci ve emredici yalnız Allah (c.c.)’dir.
 Allah’ın (c. c.) nice ismini O’nun mescidlerinde anmayan, anılmasına bu şekilde müsaade etmeyen, anlatanları cezalandıran ve sürenden kim daha zalimdir. Allah (c.c.)’nin adını anmayı yalnız, Allah ismini anmakla yeterli gören anlayış. Oysa Rasulullah (s.a.s.) mescidleri hem siyasî, hemde ibadî olarak kullanmıştır. Bugünün tağulaşmış siyasileri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaktalar.
Mescidler ve camiler, Allah (c.c.)’ye kulluğun her alanda yapılacağını öğrenme, İslam’ı sosyal hayata yayma, ümmet bilinciyle Allah (c.c.)’nin huzurunda cem olma ve namazdaki bu toplu hareket etmeyi hayatın her alanına yayma... İnsanların Rableriyle ve insanlarla olan ilişkilerini düzenledikleri bir yer olarak kullanma... Bu ve bunun gibi nice vasıflar mescidlerin fonksiyonlarındandır. Mescidleri bu halden çıkarıp, sadece namaz kılma yeri haline getirmek, namazdaki gerçek kastı anlatmamak, namazı gereği gibi ikame etmemek, namaz sonrası verilen sözleri yerine getirmemek. Rasulullah (s.a.s.)’in mescidleri kullandığı gibi kullanmayıp, kendi siyasi otoriteleri için destek bulma, toplumun gerçek İslama ulaşmalarına engel olma, kendi resmi kurumları yapıp, memurlarını atayıp, kendi ilah ve rabliklerini güçlendirmek için kullanıp, sonra bu mescid ve camileri, Allah (c.c.)’nin evi diyerek insanları kandırmak!..
Müslümanları kaynaştırması gereken, ümmet ve kardeşlik bilincini arttırması gereken mescidler, yanlış kullanım veya kasıtlı olarak fonksiyonlarının kullanılmaması sonucu birbirlerine düşman kitleler üreten yerler olmuştur. Rablerini sıfatlarıyla tanımayan, Kur’an’a göre bir hayatı istemeyen, Rasulullahı, birkaç örnekliği alacakları mübarek bir insan gören, yeryüzüne geliş gayesinden haberdar olmayan insanlar topluluğu. Mescidleri Allah (c.c.)’nin gerçek kulluğuna değil, kendilerine itaat eden, yalnız kendi yasalarına uyan topluluklar oluşturmak için kullanan siyasi ve dini lider ve hocalar, bunlar zalim değilde kimler zalimdir.
İnsanlar dünyevî yaşantılarını düzenlemek için, yetkiyi İslam dışı sistem ve otoritelere teslim edecekler, itikâfda da kendisini Allah (c.c.)’ye adadığını söyleyecekler... Bir yıl boyunca demokrasiye, laikliğe, kapitalizme göre bir hayat yaşanılacak, üç beş günlük itikâfla, Allah (c.c.)’den af dilenecek?!..
Allah (c.c.) ile baş başa kalma hakkı, İslam ile mü-şerref olunduktan sonra ki, hayatının tümünü, Rasulullah gibi, O (c.c.)’ye vakfeden, O (c.c.)’nin emirleri doğrultusunda hayatını düzenleyen, yeryüzünün, İslam olması için mücadele veren muvahhid mü’min müslümanların hakkıdır. Bu hak, köleliği yalnız Allah (c.c.)’ye yapan insanların... İman etmiş imanının gereği gibi teslim olan müslim olanların hakkı...
Kimin itikâfa çekilme hakkı olabilir kavrandıktan sonra, Rabbimizle baş başa bir itikâf halinin nasıl olunacağı ortaya konulmalıdır. Müminler hiçbir ibadeti yaptım oldu bakışıyla yapmazlar, ibadet öncesi maksad bilinmeli, ibadet halinin gereği yapılmalı, sonrasında pratiğe gerektiği gibi geçirilmeli... Bu tüm yapılan ibadetler için böyledir.
İtikâf: Bir iç muhasebe, bir durum değerlendirmesi... İtikâfta, itikâf sonrası yapılacak planları gözden geçirme fırsatı verir…
İtikâf, Allah (c. c.)’nin her alanda sıfatlarıyla birleme, Kitabı tek kılavuz kabul edip, Rasulullah’ı, sahabesini ve sonradan gelenlerin (Allah hepsinden razı olsun) örnek alınıp alınmadığının muhasebesidir...
İtikâf halinde, kılınan namazları, kimin huzurunda olduğu bilinciyle, ne söylediğini bilerek kılmak. Ve namazda verilen ahidleri, namaz sonrası yerine getirmek. 
İtikâfta, kişi kulluğunun farkında olup, yeryüzüne geliş gayesini, sonuçta nereye gideceğini, ne götürmesi gerektiğini, tefekkür eder. Kendinden sonra geriye nasıl bir eser bıraktığını, (evlat, mal, ilim, hayır getiren yollar gibi) düşünür…
Namaz, tesbihat ve Kur’ân okuma her zaman yapılabilir… Dünya işlerinden bu denli uzaklaşılan bir ortamda itikâf halinde, yeryüzüne niçin geldiğini nereye, nasıl gideceğini düşünmek, inceden inceye tefekkür etmek… Bu hal insanların meşguliyetlerden dolayı yapamadığı bir hal... Tağuti sistemler, insanların düşünmemeleri için her fırsatı ve yolu denemekte, insanların hayatlarının her anlarını programlamakta… Müminler de bu suni gündemden etkilenmekte... Oysa nice ayetlerde Rabbimiz insana düşünmez misiniz, akletmez misiniz, hitaplarında bulunur. Müslümanlar, bu tavsiyelerle birbirlerine nasihat eder/etmelidir.
İtikâf, Rabbimizi düşünüp, emrlerini yerine getirmek, tefekkür halinde hedefleri, o hedefe giden planları, sonucunun ne olacağı ile ilgili ön görüleri kritik etme anıdır.
Hayatın her alanında Rasulullahı tek örnek ve önder alanların itikâfı ancak itikâftır. Ayrıca sadece itikâfta tüm zamanlar Allah (c. c.)’ye adamaz, hayatın her anını itikâf hali sayarak ihsan makamına ulaşmak… Ne mutlu bu halde olanlara.
Birileri mutlaka Allah (c. c.)’nin mescidlerinde, O’nun bütün isimlerini gerektiği şekilde anacak, o mescidlerin tüm fonksiyonlarını kullanarak harab olmasına engel olacak... Bugün insanlar cami ve mescidleri bina olarak imar etseler de, işlev olarak harab etmektedirler. 
Allah (c.c.)’nin mescidinde Kitab’ın bir kısmını açıklamak diğerini gizlemek, hristiyanlarının yaptığı gibi mescidleri vicdan rahatlatılan yerler haline getirmek. Gökler, İlah ve Rab olan Allah              (c. c.)’ye, sosyal hayat Allah (c. c.)’ye  eş tutulan ilah ve rablere... Bu hal nice Tevhidî kavrayamamışların düştüğü durum, bu meselenin ne kadar ciddi olduğu ve üzerinde durulması gerektiği apaçıktır.
Elbette Allah (c.c.) kendisine hayatın her alanında teslim olana yollarını açacak ve o yolda onları sabit tutacaktır. Namazın her rekâtında, Fatiha suresinde doğru yolda olmak istenir, fakat namaz sonrası verilen söze ne kadar sadık kalındığı önemlidir. Yol ancak isteyene gösterilecektir.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul