Seyyid Kutub’un manifestosu hükmünde olan Yoldaki İşaretler bütün eserlerinin bir mukaddimesi veya hülasası hükmündedir. Eskilerin ifadesiyle Fî Zilâl ve İslâm’da Sosyal Adalet gibi mühim eserlerinin bir fihristesidir. En çok tartışılan eseridir. Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler adlı eseri de değişik kesimlerde farklı reaksiyonlara neden olmuştur. Kitabı notlandıran ve Seyyid Kutub’un muallim-i sânîsi mesabesinde olan Prof. Salah Abdulfettah el Hâlidî rehber kitap (Meâlim fi’t Tarîk) kitabı karşısında tepkileri dört kategoride özetler:
1- Düşmanlar: Birinci kısım Seyyid Kutub ve genelde yazdıklarını aleyhte kabul edenlerdir. Ya da zıt ideolojiyi temsil edenlerdir. Kitabıyla ve sahibiyle sonuna kadar mücadele etmişler ve kitabı manevi olarak zararlı ve tehlikeli görmüşlerdir. Kitabı ve sahibini ademe mahkûm etmek istemişlerdir. Yoldaki İşaretler kitabı Seyyid Kutub’u hedef almalarının temel saik ve nedenlerinden birisidir. Bu düşmanlar daha ziyade siyasi liderler ve yöneticiler sınıfıdır. İslâmî düşünceye ve tasavvura karşı çıkan ehl-i siyaset ve ehl-i fikirdir. Şimdi bunlar İslâmî kesimleri Siyasal İslamcılar diye yaftalıyorlar.
Başlangıçta Seyyid Kutub’a muhalif olan odaklar Abdunnasır gibi liderlerle sınırlı idi. Lakin zamanla bu Körfez ülkelerine de sıçramıştır. Düşmanlık havzası genişlemiştir. Körfez ülkeleri nerede bir İslâm dostu varsa onu köstekler ve yine nerede bir İslâm düşmanı varsa onu da destekler hale gelmiştir. Bir zamanlar Seyyid Kutub’a siper olan veya sahiplenen Suudi Arabistan gibi ülkeler de en nihayetinde Seyyid Kutub’un düşmanları safına katılmışlardır. Suriye’de Esat hanedanlığı gibi rejimlerin de birinci derecedeki hedeflerinden birisi Seyyid Kutub’un eserleri ve rehberliğidir. Ali Amim gibi kimi Suudlu yazarlar kalemlerini Seyyid Kutub ve İhvan’ı hicvetmeye adamış ve tahsis etmiş bulunuyorlar. 1979 yılından sonra denklem tamamen değişmiş görünüyor.
2- Karşıtlar: İkinci küme ise iyi niyetle bezenmiş ve İslâmî gayretle meşbu ama cahil olan karşıtlardır. Bununla birlikte bunlar davanın veya davetin karakteri ve sınırları ve işaretleriyle alakalı iyi bir anlayış ve kavrayış sahibi değildirler. Bu kusurlarından dolayı davaya ve dava ehline zarar vermiş ve onları temelsiz bir biçimde suçlamışlardır. Boş dağarcıkları, ufuksuzlukları ve yanlış anlayış ve cehaletleriyle birlikte kitabı okumuş ama yanlış sonuçlar çıkarmışlardır. Redde konu ve merdut davet kuralları geliştirmişler ve bunları bühtanla Seyyid Kutub’a mal etmişlerdir. Kendi görüşlerini Seyyid Kutub’a mal etmişlerdir. Bu kurallardan birisi de tekfir meselesi ve mesleğidir. Seyyid Kutub muayyen zümreleri ve kişileri tekfir etmemiştir. Onun tekfirle ilgili görüşleri ilkesel ve soyuttur. Düzenleri ve toplumları cahilî olmakla itham etmiştir, kuralları hatırlatmıştır. Toplumdan soyutlanmak ve bilinçli uzlet ve evlerin ücra köşelerine yani uzlete çekilmek gibi görüşler Seyyid Kutub’a mal edilmiştir.
Salah Abdulfettah el Hâlidî bu şekilde Seyyid Kutub’u savunsa ve sadece cahillerin Yoldaki İşaretlerden bu tarz kurallar ürettiklerini söylese de(1) aksine İhvan çizgisinden veya bu çizgiye yakın ulemadan Muhammed İmare ile Muhammed Gazali aynı noktada buluşmakta ve Seyyid Kutub’u eleştirmektedirler. Toplumdan dindar kitleleri soyutlamanın çok yerinde ve isabetli bir teori veya yaklaşım olmadığını söylemektedirler (2). Toplumdan soyutlanmak veya onlara mesafe koymak doğrudan tekfir olmasa bile yine de tekfire kapı aralayabileceği dikkate alınmalıdır. Tekfir ve Hicre gibi grupların Seyyid Kutub’un soyut düşüncelerinden ziyade somut hapishane şartları ve ortamından ve uygulamalarından etkilendikleri varsayılabilir. Nitekim, Müsteşar Salim Behnsavi de El Hükm ve Kadiyyetü’t Tekfir/ Yönetim ve Tekfir Meselesi adlı çalışmasında hem tekfir fikrini eleştirmiş hem de tekfir meselesinin kaynağına temas etmiştir. Seyyid Kutub’u da bu töhmetten aklamıştır. Hapishanede görülen olumsuz uygulamalar, işkenceler tekfir meselesini doğurmuştur. Nitekim 12 Eylül ortamında ve sonrasında Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkence uygulamaları da PKK’nın doğumunda ve vücut bulmasında etkili olmuştur. Bununla birlikte Hakikat Terazisinde Müslüman Kardeşler kitabında Ferid Abdulhalik Kanatır Hapishanesi’nde kötü muameleye maruz kalan bazı mahkûmların veya zümrelerin Seyyid Kutub’un fikirlerini de okuyarak tekfircilik akımına kapıldıklarını ifade etmektedir. Daha doğrusu tanıklık etmektedir.
3- İdeolojisine Değil Yöntemine Karşı Olanlar ve Zararlı Bulanlar: Yoldaki İşaretler kitabına sataşanların üçüncü bölümü ve bölüğü ise kendilerini İslamcı kabul eden ama Seyyid Kutub’a yüklenmekte de bir beis görmeyenler sınıfıdır. Yoldaki İşaretler kitabına düşmanca bir gözle bakmışlar ve yüklenmişlerdir. Seyyid Kutub’u dalalete düşen ve düşüren yani sapkın biri olarak tanımlamışlardır. İçine kapalı ve hatalı ve umutsuz bir vaka, kara mizaçlı ve yıkıcı biri olarak görmüşlerdir. Toplumdan uzaklaşmaya çağıran biri olarak görmüş ve kitabı tehlikeli bir madde saymışlardır. Zehirlenmemek için İslâmî hareketlerin bu kitaptan uzak durmasını salık vermişlerdir.
4- Taraftarlar: Salah Abdulfettah el Hâlidî’ye göre dördüncü sınıf ise öğrenmeye meraklı bazı ilim talebeleridir. 50 yıl içinde kitaba en çok rağbet eden sınıf budur. Bu kesimin sayısı milyonlara baliğ olmaktadır ve diğer sayılan gruplardan sayıca daha fazladır. Tali ve aleyhtar bütün grupların fevkindedir. Bu sınıftaki insanlar yani ilim talebeleri düşmanların, karşıtların, yöntemine muhalif olanların uzağında duruyorlar. Kitaba ve Seyyid Kutub’a karşı insaflı ölçüsünde yaklaşıyor ve hürmetkâr duygularla hareket ediyorlar.
5- Devleti Takdis Edenlerle Etmeyenlerin Çatışması: Hâlidî’nin tasnifinin dışında bu gruplara bir beşincisini daha eklemek gerekir. Bu sınıf da düşmanlar sınıfı altında tasnif edilebilirse de özelde devletçi dinî akımlardır. Devleti takdis edenlerin devletin uygulamalarına karşı çıkanları susturma çabalardır. Ne yaparsa yapsın bu grup devleti kutsamaktadır. Bunlar madalyonun iki yüzüdür. Eş‘arîliği temsil ya da savunmak için ortaya çıkan Ahbaş tayfası bunlar arasındadır ve modernist olmadan modern asra İslâmî katkı sunan düşünürleri karalamaktadırlar. Seyyid Kutub gibi isimler de buna dâhildir. Ulu’l emirci olarak nitelendirilen Vehhabîliğin devletçi uzantılarından olan Medhaliye veya Camiye adlı grup da bu beşinci kısma dâhildirler. Camiye akımının Mısırlı temsilcilerinden Muhammed Said Raslan bu zümredendir. Bütün gayretini Seyyid Kutub ve İhvan liderlerini tezyif etmeye ve itibarsızlaştırmaya vakf ve sarf etmiştir. Seyyid Kutub ve emsali için bidat ehli damgasını vurmaktadır. Raslan bir konuşmasında Yusuf Karadavi’nin de Seyyid Kutub’da tekfirci yönler keşfettiğini söylemiştir. Karadavi’nin de bu gerçeği kabul ettiğini zikretmiştir. Yusuf el Karadavi’nin buna dair ifadelerini Evleviyyatu’l Harekatü’l İslamiyye/İslâmî Hareketlerin Öncelikleri kitabına dayandırmaktadır (3). Karadavi’nin eleştirileri de Muhammed el İmare veya Muhammed Gazali’nin ifadelerinden farklı değildir. Aynı mecraya dökülmektedir.
Tekfir ve Cahiliyet Meselesi
Yoldaki İşaretler kitabı yanlış anlamalara ya da bazı eleştirilere konu olması hasebiyle Seyyid Kutub’un da dikkatinden kaçmamıştır. Kitabın mütemmimi olarak tavzih makamında yeni bir eser daha kaleme almak istiyordu. Lakin idamı bunun önüne geçmiştir. Bununla birlikte Seyyid Kutub da tekfir meselesinde çok dikkatli olmuş ve aynen Hasan el Hudeybî gibi ‘biz yargıç değil, davetçiyiz’ demiştir. Bu da, Haricî anlayış ile Seyyid Kutub anlayışı arasındaki temel farklardan birisidir. Demek ki Seyyid Kutub’un keskin üslubu, sözlerinin yanlış vadilere ve istikametlere dökülmesine ve çekilmesine neden olmuştur. Bununla birlikte Seyyid Kutub’un tekfir diye bir niyet ve kastı yoktur. O sadece ilkelere vurgu yapmış ve onları hatırlatmıştır.
Seyyid Kutub’un ince elekten geçirilmiş ve damıtılmış İslâm algısıyla kitlelerin ve yığınların İslâm algısı birbirinden çok farklıdır. Nitekim Hasan el Basrî’den bu farkı anlatan bir söz nakledilmiştir. Hasan-i Basrî’nin ilgili sözü şöyledir: “Vallahi, yetmiş Bedirliye yetiştim, çoğu kez giydikleri sof idi. Eğer siz onları görseydiniz deli sanırdınız. Onlar da sizin iyilerinizi görselerdi “bunların ahirette bir nasibi yok” derlerdi. Kötülerinizi görselerdi, “bunlar hesap gününe inanmıyorlar” derlerdi.” Seyyid Kutub zamanın Saîd İbnü’l-Cübeyr’i veya Hasan el Basrî’sidir. Nasır ise Haccac-ı Zalim lakabıyla bilinen Yusuf es-Sekafî’den farksızdır. Bu sözün bir başka versiyonu ise şöyledir: “Öyle topluluklara yetiştik ki onları görseydiniz deli derdiniz. Onlar da bizi görse şeytan derdi.”
Seyyid Kutub’un Meâlim Fi’t Tarîk/Yoldaki İşaretler serisindeki ikinci kitabı tavzih kitabı olacaktı ve birinci kitaptan kalan tortuları bir şekilde daha anlaşılır hale getirecekti (4). Lakin Salim Behnesavi ile Salah Abdulfettah el Hâlidî çalışmalarıyla bu yöndeki boşluğu, ihtiyaç ve beklentileri karşılamışlardır. Seyyid Kutub yazdıklarıyla çağa rehberlik yaptığı gibi Kur’an ruhunu kuşanarak çağının önüne de geçmiştir. Yoldaki İşaretler adeta Fî Zilâl adlı tefsirinin özü ve muhtasardır. Yoldaki İşaretler’de somut konulardan veya ahkâmdan bahsetmese de Fî Zilâl adlı tefsirinde çağın önünü geçmiştir. Dinî alanda olduğu gibi siyasî alanda da keskin ve isabetli görüşleri vardır. Çağını yaşayan ve anlayan bir insandır. Siyasî ve fikrî akımları yakından takip etmiştir. Sözlerini tartarak söylemiştir. İnsan ilimde yükseldikçe yalnızlaşır. Kendisiyle aynı kareyi paylaşanlar azalır. Bu nedenle de yalnız kalmıştır. Onun gibi büyük mütefekkirlerin kaderi yalnızlıktır.
Hâkimiyet Meselesi
Yoldaki İşaretler kitabında en çok eleştiri konusu olan meselelerden birisi ise hâkimiyet meselesidir. “Tevhid olmadan vahdet olmaz” sözü bağlamında İbn Teymiyye üçlü bir tevhid anlayışı getirmiştir. Bunu ise istikrâya bağlamıştır. Lakin dışarıdan bakanlar için bu bir ibtidadır yani bidat çığırı açmaktır. Muhaliflere göre kısaca istikrâ yoluyla sabit olmayıp bilakis bir bidat çığırdır. Selef anlayışında tevhidde bir üçleme yoktur. Tevhid-i rububiye, tevhid-i uluhiye ve tevhid-i zat ve’s sıfat kalıplarında bir ayrım selef arasında intişar etmemiştir. İbn Teymiyye’nin sahasını aklamak isteyenler bunu İbn Batta’ya mal etmişlerdir. Böylece İbn Teymiyye’nin bu vadide yalnız olmadığını ortaya koymaya çalışmışlardır (5). İbn Teymiyye’nin bu üçlü tevhid anlayışına Mevdudî ve ardından Seyyid Kutub tarafından bir dördüncüsü; hâkimiyet kavramı eklenmiştir, ilave edilmiştir. Böylece üçlü tevhid anlayışı dörtlü hale gelmiştir. Lakin Abdussemi Cemil’e göre Haricîlerden evvel bu kavramı ilk kez Sıffîn’de Amr İbnü’l-Âs kullanmıştır.
Muhaverat (Diyaloglar) adlı eserinde Muhammed Gazali hâkimiyet konusunda şunları söylemektedir: “Hâkimiyet kavramını veya düşüncesini ilk defa Hasan el Benna’nın vefatından sonra duydum. Onun bu hususlardaki fikri, genelde Ezher’in yaklaşımlarına benziyor ve intibak ediyordu. Ezher hocaları hâkimiyet meselesinden bahsedince dikkatli bir üslup içinde mantık ve akıl yürütürlerdi. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ezher İslâm’ı izahta, anlatımda ve tasvirde ekoller arasında en dikkatli ve dakik olanıdır. Hâkimiyet kavramı veya ifadesi İslâm’da olmayan ve yabancı bir kavramdır. Allah’tan başka hâkim olmadığına dair düşünce mugalata içermektedir ve batıl murad edilen hak bir sözdür. İnsan yasamada bulunabilir mi (içtihadî anlamda), elbette bulunabilir lakin bu usul veya esaslarda değil sadece furudadır. Anayasa düzenlemek insan hakkıdır…” Değindiğimiz gibi bu hususta Muhammed İmare de Muhammed Gazali’yi desteklemektedir.
Fikirlerim Son Kitabımda
1965 senesinde Seyyid Kutub ile birlikte aynı koğuş veya hapishanede kalan hükümlüler Seyyid Kutub’un kendilerine şu ifadeyi kullandığını haber veriyorlar: “Benim asıl fikriyatımı temsil eden kitaplar son kitabım Yoldaki İşaretlerle birlikte Fî Zilâl’in son cüzleridir. İlk cüzlerin de ikinci baskısıdır.”
Bunlara ilaveten İslam Düşüncesinin Hususiyetleri ve Dayanakları, İslâm ve Medeniyet Sorunları gibi son dönemde bilhassa hapishanede yazdığı kitaplardır. Eski yazdığı kitapları ise sahiplenmemektedir. Onlar artık tarih olmuştur tarihte kalmıştır. Onlar Seyyid Kutub’un tarihselidir. Hapishane ortamında şakirtlerinden birisi şöyle sorar: “Sizin de eski ve yeni olmak üzere Şâfiî gibi iki mezhebiniz mi var? Sen de onun gibi yeni mezhebini tutuyor ve eski mezhebinden vaz mı geçiyorsun?” Bu soru üzerine Seyyid Kutub: “Evet ben de İmam Şâfiî gibi mezhebimi değiştirdim lakin onun değişikliği furuda kalmıştır benimkisi ise usuldedir” demiştir. Karadavî’ye göre, Seyyid Kutub fikirlerinde usul veya bir metot değişikliğine gitmiştir. Günümüzde buna stratejik değişiklik denilmektedir. Ahmet Abdulmecid bu değişikliğe tanık olanlardan birisidir ve bu süreci şöyle dile getiriyor: “Seyyid Kutub Liman-ı Tura Hapishanesi’nde iken ailesinden Hasan el Benna’nın ve Mevdudî’nin kitaplarını istedi. Gözden geçirmeleri sırasında önemli bir noktayı atladığını fark etmiştir. Bu da özellikle de akide konusuna yoğunlaşma meselesidir. Sonra ikinci kademede İbn Teymiyye ve İbnü’l Kayyım el-Cevziyye’nin kitaplarını ısmarlar. Bunun sonucunda düşüncesinde ve yazılarında değişim baş gösterdi. Özellikle de Fî Zilâl’in ikinci baskısında bu fark açık bir biçimde kendini gösterir. Yoldaki İşaretler adlı kitabı bir ikondur.”
Yoldaki İşaretler kitabının müsveddesini okuyan İkinci Mürşid Hasan el Hudeybî şunu söylemekten kendini alamayacaktır: “Umutlarım Seyyid Kutub’da yeşerecektir. Seyyid Kutub davamızın yenilenen ve yeşeren umududur.”
İslâm’ın İkinci Devresi
Seyyid Kutub Yoldaki İşaretler’i yazdığında şöyle düşünüyordu: “Beşeriyet ve insanlık uçurumun kenarında bulunuyor ve yeniden komuta etmesi için İslâm’a ihtiyaç duyuyor. Bunun için de İslâm ümmetinin yeniden teşekkülüne ihtiyaç var. Bugünkü topluluklar ise cahilî topluluklardır.” Ümmetin ihyası için de öncü bir gruba ihtiyaç vardı. Seyyid Kutub bu öncü kuşağa rehber bir kitap kaleme almak istemiş ve adını da Yoldaki İşaretler koymuştur. Kitabın temel konusu şudur: Cahiliyet ile nasıl baş eder, yüzleşiriz? Kitabın yazıldığı günlerde veya tarihte aradığı öncü kuşak bulunmuyordu. Bu öncü kuşak sahabîlere paralel bir gruptu ve ümmeti yeniden inşa edecekti. Seyyid Kutub’un gelecekten beklentisi buydu. Yeni bir arayış içinde ise bu Nasır tarafından dağıtılan İhvan mensuplarını yetersiz gördüğünden mi ileri geliyordu? Neden onlardan böyle bir öncü grubu veya kuşağı teşkil etmiyordu? Neden öncü kuşağı onlardan yapılandırmıyordu?
Seyyid Kutub da fikrî bir arayışa girmiş ve deneme mahiyetinde fikirlerimin özü dediği Yoldaki İşaretler adlı eserini kaleme almıştır. Bu kitap Seyyid Kutub’un ruhudur. Yeni öncü kuşaklara adanmıştır. Kitap akaid veya fıkıh kitabı olmayıp bir deneme kitabıdır. Burada vizyonunu ve projesini anlatmıştır. Bu da yeryüzüne hakkı hâkim kılmaktır. Yeni kuşağı İslâm’ın ikinci devresine hazırlamaktır.
Kutubcular!
Seyyid Kutub da hapishane şartlarında Kur’an ile hemhal olduğunda keşfettiği yöntem ışığında bağımsız bir kitle ve öncü bir kuşak yetiştirme arayışına girmiştir! Bu fikri mayalayıp olgunlaştırmaya fırsat bulamamış zira 1966 yılında idam edilmiştir. Mesele tam olarak netleşmemiş ve belirsiz kalmıştır. Bu projenin fikrî ayaklarından olan Yoldaki İşaretler kitabı geriye tanık olarak kalmıştır. Buna dair çıkarımların dışında kesin bir belge yoksa da Seyyid Kutub çizgisi dışında İhvan içinde düşünce ve eylemleriyle farklı bir marka olan başka bir isim yoktur ve çıkmamıştır. Bu açıdan Seyyid Kutub İhvan’ın hem içinde hem de dışındadır. Fikirleriyle örgüt kalıplarını aşmıştır. Zaman zaman Kutubculardan bahsediliyorsa da bunlar bariz bir grup olarak ortaya çıkmamış bilakis dar dairede kalmışlardır. ‘Kutubcular fraksiyonu’ gerçekte kendi kabuğu içinde küçük bir grup olabileceği gibi Mısır istihbaratının İhvan’ı bölmek için kullandığı bir manivela da olabilir. Hasan el Hudeybî kitaba meftun olsa da ona mal edilen Duatun La Kudat (Yargıç Değil Davetçi) kitabı daha yumuşak ve sadece bir üslup taşımaktadır. Seyyid Kutub’un ifadelerinde bir yoğunluk vardır. İşte burada keşfedilmeyi bekleyen bir muamma bulunmaktadır.
Seyyid Kutub Kur’an ile hemhal oldukça yeni bir yöntem keşfettiğini düşündü. Bu yeni yöntemle birlikte bir öncü kuşak ve neslin ortaya çıkacağını ve bunların sahabe neslinden sonra en bereketli ve verimli nesil olacağını düşünüyordu. Bu yeni dönemi İslâm’ın ikinci dönemi olarak tasavvur ediyor. İslâm tarihinde sahabe neslinden sonra öngördüğü neslin, ikinci nesil olacağına inanıyordu. Bu yeni dönemde cahiliyetle nasıl baş edeceklerini düşünüyordu. Kitabın ana teması da budur. Cahiliyet düzenleriyle fikrî olarak hesaplaşmak. Bu süreçte bir de İslâm toplumunu yeniden inşa etmekti. Hasan el Benna 1928 yılında Osmanlı hilafetinin yıkıldığı yerden başlıyor. Seyyid Kutub ise 1965 yılında cahiliyet sonrası dönemden yani Hazreti Peygamber ve arkadaşlarının bıraktığı yerden işe başlıyor. Ridde savaşlarını milat kabul ediyordu. Ebu’l Hasan en-Nedevî bu yaklaşımları tam benimsemese de ‘Riddetün La Ebabekre Leha/ Ebubekir’i Olmayan Ridde Dalgası’ kitabıyla aslında Seyyid Kutub’un meramını anlatmıştır. Tarihî konumu tespit dolayısıyla teşhis ve tedavi itibarıyla Seyyid Kutub, Hasan el Benna’dan ayrı düşmüştür. Hasan el Benna’nın cahiliyet diye bir endişesi yoktur. O çevresindeki Müslümanlarla kaybedilenleri yeniden kazanabileceğini varsayıyordu. Seyyid Kutub ise aksine kurucu ve öncü bir nesil olmadan şeriat ve hilafetin kurulamayacağına kanaat getirmiştir. Çabalarını bu yönde ilerletiyordu. Ebu’l Hasan en Nedevî, Seyyid Kutub’un Mevdudi ve Dört Terim kitabından çok etkilendiğini ve rotasını bu yönde değiştirdiğini söylemektedir. Bu anlamda hâkimiyeti uluhiyetin en temel rükünlerinden biri saymaktadır. Buna mukabil özür dilemeci ve hezimet ruhuna teslim olmuş Muhammed Abduh ekolünün savunma cihadından bahsettiklerini ve gelişmeci fıkıh anlayışını seslendirdiklerini söylemektedir. İran Dini Lideri Ali Hameney, Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler adlı eserini Farsçaya tercüme etmiştir. Buna mukabil İran’da da Seyyid Kutub’un şikâyet ettiği gelişmeci fıkıh taraftarları bulunmaktadır. Özellikle de yenilikçi kesim arasında.
Oryantalizm artıkları gayr-i İslâmî topluma İslâmî çözümler üretmek derdindedirler. Seyyid Kutub, Abbas Mahmut Akkad gibi İslâm demokrasisi veya Mustafa Sıbaî gibi İslâm sosyalizmi gibi kavramlar kullanan ve üretenleri İslamî düzeni cahilî düzenle değiştirenler olarak görmekte ve bunları kıyasıya eleştirmektedir.
Ebu’l A’la el Mevdudî, Yoldaki İşaretler kitabıyla alakalı olarak şu kanaatini paylaşacaktır: “Yoldaki İşaretler kitabında yer alanlar kesinlikle benim düşüncelerimin yansımasıdır. Sanki kitabı ben telif etmişim gibi duruyor. Çok ince bir biçimde benim düşüncelerimi yansıtıyor…” Yoldaki İşaretler kitabında ulemadan tek bir nakil var: Bu da İbnü’l-Kayyım’ın Zâdü’l Meâd adlı eserindendir. Onun dışında herhangi ilmî veya fıkıh kitabından bir nakil bulunmuyor. Günümüzde bazı İslamcıların hezimet ruhuyla hareket ettiklerini ve sinsi oryantalizmin tesiri altında kaldıklarını belirtmektedir. Seyyid Kutub’a göre bunlar cihadı savunma cihadı olarak algılamaktadırlar.
Yoldaki İşaretler kitabının ana fikrini en iyi ortaya koyanlardan birisi Muhammed Berra olup şöyle demektedir: “Yoldaki İşaretler kitabı yeni cahiliyet düzenini kırmak ve yarmak, içinden de İslâm toplumunu çıkarmak için telif edilmiş bir kitaptır. Yaşadığımız dönemi İslâm öncesi cahiliyet dönemiyle karşılaştıran ve aynı dalga boyu uzandığını düşünen Seyyid Kutub bu kitabı İslâm toplumunu yeniden kuracak ve temelini atacak ve çekirdeğini dikecek öncüler kuşağı için tasarlamış ve kaleme almıştır. Bu muştulu kuşağın unsurları yeni cahiliyet çağının unsurlarıyla karşılaştıklarında, yüzleştiklerinde bu kitaptan istiane edecek ve yardım alacaklardır” (6). Kısaca kitap cahiliyet çağıyla yüzleşmek için kaleme alınmıştır. Yeni çağın öncülerine de yolda azık olacak ve katkı sunacaktır.
Amacı biyolojik Müslümanlığın ötesine geçmek ve İslâm’ın temelleriyle yeniden buluşmak ve kaynaşmaktır. Bunun yolu da akideden geçmektedir. İslâm bir bütündür ve aşamalığı kabul etse de tecezzi kabul etmez ve gayr-i İslâmî topluma İslâmî çözümler üretmez. Önce toplumu Müslümanlaştırır sonra da onu gerekli yasalarla donatır. Seyyid Kutub teorilerin değil hak-batıl çizgisinde hareket eden organik yapı ve hareketlerin birbirlerini bloke ettiklerini ya da elediklerini ifade etmektedir.
“Bilakis biz, hakkı batılın tepesine bindiririz de o, batılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, batıl yok olup gitmiştir.” (Enbiyâ, 21/18)
Meâlim Fi’t tarîk, Seyyid Kutub, Daru Ammar, Amman,s: 7.
Nakdu’l Gazali Li Seyyid Kutub, https://arabi21.com/story/1231885
https://www.youtube.com/watch?v=_jHXjarPSZI.
Meâlim Fi’t tarîk,Seyyid Kutub, Daru Ammar, Amman, s:15.
daqaeq-net: Aksam et tevhid inde ibni Teymiye, Abdussemii Cemil.
https://syrianoor.net/article/1205.


