04 Aralık 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / FE EYNE TEZHEBUN!
FE EYNE TEZHEBUN!

FE EYNE TEZHEBUN! ABDURRAHMAN DİLİPAK

“Aman efendim aman / Galiba ahir zaman!”
Bu gidiş nereye!
Kişisel planda bu sorunun cevabını kendi nefsinize soracak olursanız, bu sorunun cevabı şu satırlarda gizli: Allah (cc) sizi neyle meşgul ediyor, ona bakın. Herkes yaptığının karşılığını görecek. Ve biz kendi hakkımızdaki hükmümüzü değiştirmedikçe, Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecek. Bu sonuç, “Misgale zerretin hayran yerah ve misgale zerretin şerran yerah” ölçüsünde böyle.
Bu dünyada yaptığımız, yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her sözden hesaba çekileceğiz. Bizim kulluk görevimiz yaşadığımız zamana ve mekana şahitlik etmek ve şahitliğimizin bize yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirmektir. Unutmayalım ki, Allah (cc) bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek ister. Ama o Allah, cahillere, zalimlere, fasıklara, kafirlere, müşriklere, münafıklara, müstekbirlere, ve mütrefinlere yardım etmez.
Kurtarıcı yok. Peygamberler kurtuluşa çağırırlar. Onlar “göklerin hazinelerinin anahtarı benim ellerimdedir” demiyor. Onlar “göklerin ordularının komutanı benim” de demiyor. Kurtuluş, onların çağırdığı yönde ve yolda. Onun için nefsimizin hevâ ve heveslerinden, zandan, dünya malına, makamına, şehvetine kapılmamamız gerekiyor. Onun için günde 40 kez, “ya Rab bize hakkı hak, batılı batıl göster, hakta toplanmamızı nasip et, bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların değil” diyoruz.
Bakın, bu LGBT’ye özgürlük yolunda 2002’den bu yana ne gibi adımlar atılmış:
Önce işe kadın hakları, kadın-erkek eşitliği diye başladılar. Bu anlamda “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi“ ya da CEDAW, 1979’da BM Genel Kurulu tarafından kabul edildi, 1981′de yürürlüğe girdi ve ülkemizde 1985 yılında imzalandı. 19 Ocak 1986 tarihinde yürürlüğe girdi. Bundan tam 25 yıl sonra İstanbul Sözleşmesi adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” yayınlandı. 11 Mayıs 2011 imzaya açılan sözleşme 1 Ağustos 2014’de yürürlüğe girdi.
Sözleşme Türkiye tarafından 25.10.2007 tarihinde Lanzarote’de imzalanmıştır. 13 Ağustos 2010 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulmuştur. Ardından “Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi” 25.11.2010 tarih ve 6084 sayılı Kanunla TBMM’de Mecliste grubu bulunan partilerin oybirliği ile onaylanmıştır. Sözleşme, Dışişleri Bakanlığı’nın teklifi üzerine, Bakanlar Kurulu’nca 18.07.2011 tarihinde onaylanmış ve 10 Eylül 2011 tarih ve 28050 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu arada bir çok ek protokoller, raporlar yayınlandı. Ama Şeytan üçgeninin üç ayağı böyle.

AK Parti 14 Ağustos 2001 yılında kurulduktan 1 yıl sonra 2002’de genel seçimleri yapıldı. O günlerde 09.10.2002 de eşcinsellerin hak ihlali yaşadıkları kabul edilerek, herhangi bir ayrıma maruz kalmamaları bu süreçte dile getirilmeye başlandı.
08.04.2007 yılına gelindiğinde üniversitelerde LGBT Öğrenci Dernekleri kurulmaya başlandı.
31.05.2007’de İstanbul’da 170 yataklı LGBT oteli açıldı. Bugün artık, 2000 öncesi ilk önce Beyoğlu’nda açılan arka sokaklardaki gay barlar, hemen her ilçede var.
7 Ocak 2008: Avrupa Konseyi bünyesinde oluşturulan Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Gücü tarafından yürütülecek “Aile İçi Şiddet Dahil, Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Kampanyası” çerçevesinde Avrupa Konseyi’nce nakdi hibe verilmesine ilişkin anlaşmanın yürürlüğe girmesine dair karar 26749 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
29 Haziran 2011’de “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” adıyla bir bakanlık kuruldu. Ve ilk aile bakanı Fatma Şahin oldu. Bu bakanlığın kuruluşunda aktif rol oynayan AK Partili kadınlar daha sonra 8 Mart 2013’de “KADEM Kadın ve Demokrasi Derneği”ni kurdular.
1950’DE SADECE EZAN ASLINDA
DÖNDÜRÜLMEDİ
ILIMLI İSLAMIN TEMELLERİ DE ATILDI

Aslında DP döneminde İmam-Hatiplerin açılması, TSE damgalı bir dinin misyonerlerinin yetiştirilmesi içindi. Ama işler istedikleri gibi gelişmeyince daha sonra İmam-Hatiplere düşman kesildiler.
Aile üzerinde çalışmalar da 1950’lerin başında başladı. Mesela 1952’de Sağlık Bakanlığı bünyesinde “Ana Çocuk Sağlığı” kuruldu. Aşılandık, Margarinle tanıştık, Amerikan süttozu ile beslenmeye başladık. 1965’de “Gebeliği önleyici araçların satış ve dağıtımının serbest bırakılmasını ve tıbbi zorunluluk halinde kürtaj hakkı tanınmasını düzenleyen Nüfus Planlaması Hakkında Kanun” çıkarıldı. Koç ilk günden itibaren Aile Planlamasının sponsoru oldu. 22 Aralık 1966’da sendikal haklar ve eşitlik ilkesi çerçevesinde “Eşit değerde iş için kadın ve erkek işçiler arasında ücret eşitliğini sağlayan 1951 tarihli 100 sayılı ILO sözleşmesi” onaylandı. Kadın emeğinin arzı ile işsizlik artarken, emek arzındaki artış işçi ücretlerinde gerilemeye sebep oldu. 27 Mayıs 1983’de KÜRTAJ YASASI çıktı. 10 haftaya kadar olan gebeliklerin kürtajla sona erdirilmesi ve gönüllü cerrahi sterilizasyon yöntemlerine izin verilmesi “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun”da yapılan değişiklikle sağlandı. Biliyorsunuz 1985’de Türkiye, “BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW) imzaladı 1985’de 5. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda kadınlar konusu ilk kez ayrı bir başlık olarak yer aldı ve bu konuda politikalar belirlendi. Hemen ardından 1987’de bu konuda DPT’de “Kadına Yönelik Politikalar Danışma Kurulu” kuruldu. İki yıl sonra da 1989’da İstanbul Üniversitesi’nde ilk “Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi” kuruldu. Benzer merkezler daha sonra bir çok üniversitede kuruldu.
24 Ocak 1989 İçişleri Bakanlığı kaymakamlık sınavlarına kadınların da alındı.
1990 BU YÖNDE BİR SIÇRAMA YILI OLDU
29 Kasım 1990’da Kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Medeni Kanun’un 159. maddesi Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildi. Aynı yıl 1990: Mağdurun seks işçisi olması halinde tecavüz cezasının indirilmesini öngören TCK 438. maddesi TBMM tarafından yürürlükten kaldırıldı. 14 Nisan 1990’de Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, ilk kadın kütüphanesi ve bilgi merkezini açtı. Böylece bu yönde çalışanlar için bir referans kütüphanesi oluşturulmuş oldu ve üniversitelerdeki bu yöndeki çalışmalar burada toplanmaya başladı.
1990’da Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü bünyesinde, “şiddete uğrayan kadınlara ve çocuklara destek hizmeti” vermek üzere “Kadın Sığınma Evleri” açılmaya başlandı. Türkiye’deki ilk kadın sığınma evi Bakırköy Belediyesi tarafından açıldı. Aynı yıl, 422 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “Kadının Statüsü ve Sorunları Başkanlığı” kuruldu. Aynı yıl 25 Ekim tarihinde kadın sorunları konusunda ulusal çapta bir mekanizma olarak, Çalışma ve Sosyal güvenlik başkanlığı bünyesinde “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü” (KSSGM) kuruldu. 3670 sayılı kanunla kurulan bu kurum 24 Haziran 1991’de Başbakanlığa bağlandı. Eylül 1990’da Yerel yönetimler kadınlara yönelik hizmet birimleri oluşturmaya başladı.
1990 SONRASI GELİŞMELER
20 Şubat 1992’de BM Uluslararası Kadının İlerlemesi İçin Araştırma ve Eğitim Merkezi’nin (INSTRAW) toplantısında, “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü” Türkiye’de kadın konusunda “irtibat noktası” olarak kabul edildi ve BM ile işbirliği içinde program ve projeler bir çok fonun cömert destekleriyle uygulanmaya başlandı. Türkiye model bir İslam ülkesi seçilmişti. Aynı yıl “Cinsiyete dayalı veri tabanı” oluşturulması amacıyla DİE’de “Toplumsal Yapı ve Kadın İstatistikleri Şubesi” kuruldu.
1993: İstanbul Üniversitesi’nde ilk “Kadın Araştırmaları Ana Bilim Dalı” açıldı ve yüksek lisans programı vermeye başladı. 1993 yılında Kadın Dayanışma Vakfı ve Altındağ Belediyesi’nin desteğiyle “kadın danışma merkezi” açtı.
1993’de Halk Bankası “kadınları girişimciliğe özendirmek” için kadınlara özel, düşük faizli kredi uygulaması başlatıldı. 1994’de “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü” bünyesinde, “kadınlara hukuki ve psikolojik danışmanlık, girişimcilik ve el emeğinin değerlendirilmesi” konularında hizmet için “Bilgi Başvuru Bankası (3B)” kuruldu. 5 Nisan 1994’de BM Dünya Bankası ile kadın konulu projeler için destek vermeye başladı. Ve bu çerçevede Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nde bir “Dokümantasyon Merkezi” kuruldu. Aynı yıl Türkiye Kahire’de yapılan BM Nüfus ve Kalkınma Konferansına katıldı. Bu konferansta Ankara’nın da desteklediği “Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Ulusal Eylem Planı” hazırlandı. Ulusal Eylem planı çerçevesinde 1998 yılında kamuoyuna sunulan Eylem Planı çerçevesinde 6 ana çalışma grubu oluşturuldu. “Kadının Statüsü Grubu”nun koordinasyonunu “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü” üstlendi.
1995’de mağdur kadınlara danışmanlık hizmeti veren Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, ilk kadın sığınağını açtı. Aynı yıl Kasım ayında “Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı” tarafından “bölgedeki kadınların durumunun iyileştirilmesi ve kalkınma sürecine entegre edilmesi amacıyla planlanan Çok Amaçlı Toplum Merkezleri’nin (ÇATOM) ilki Urfa’da açıldı.
29 Haziran 1996’da zina suç olmaktan çıktı! Anayasa Mahkemesi TCK’nın erkeğin zinasını suç olarak düzenleyen 441. maddesini anayasanın eşitlik ilkesine aykırılığı gerekçesiyle iptal etti. 27 Aralık 1996 tarih ve 228600 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan kararda verilen bir yıllık süre içinde yasal düzenleme yapılmaması nedeniyle erkeğin zinası 27.12.1997 tarihinden itibaren suç olmaktan çıktı. Aynı yıl Tarım ve Köy işleri Bakanlığı bünyesinde «Kırsal Kalkınmada Kadın Daire Başkanlığı» kuruldu.
1997’de “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü” koordinasyonunda 13 il valiliği bünyesinde “Kadının Statüsü Birimleri” kuruldu. 19 Kasım 1997’de Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün önerisi üzerine İçişleri Bakanlığı’nca nüfus cüzdanlarında “medeni hâl” kısmında “evli/ bekar/ dul/ boşanmış” gibi ifadelerin yerine sadece “evli” veya “bekar” ifadelerinin kullanılmasını düzenleyen genelge yayımlandı. 13 Kasım 1997’de Türkiye Avrupa Konseyi faaliyetlerine etkin bir şekilde katılmalarını teşvik etmek olan Kadın-Erkek Eşitliğinden Sorumlu Avrupa Bakanlar Konferansı’nın 4.’süne ev sahipliği yaptı.
1998 YILI YİNE HAREKETLİ GEÇTİ
17 Ocak 1998: “Aile içi şiddete uğrayan kişilerin korunması için gerekli tedbirlerin alınması”nı düzenleyen 4320 Sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” yürürlüğe girdi. 23 Haziran 1998’de Kadının zinası da suç olmaktan çıkartıldı. Anayasa Mahkemesi “kadının zinası”nı suç olarak düzenleyen TCK’nın 440. maddesini anayasanın eşitlik ilkesine aykırılığı gerekçesiyle iptal etti. Gerekçeli karar 13 Mart 1999 tarih ve 23638 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
17 Şubat 1998’de “Yeni Türk Medeni Kanunu Tasarısı” Adalet Bakanlığı ve “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü”nün ortaklaşa yaptığı bir toplantı ile kamuoyunun bilgisine sunuldu.
21 Ekim 1998’de bekaret kontrolünün, ancak takibi şikayete bağlı suçlarda, mağdurun rızası alınarak, ırza geçme gibi re’sen takip edilen suçlarda ancak hakim kararı ile gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ise Cumhuriyet savcısının yazılı izni ile yapılabileceğini düzenleyen bir genelge yayınladı. Aynı yıl, Gelir Vergisi Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle aile reisinin beyanname vermesi esası kaldırılarak kadınların kocalarından ayrı olarak beyanname vermesi sağlandı. Aynı yıl, Barolar da ”Kadınlara yönelik danışma merkezleri” kurmaya başladı. Barolar bünyesindeki Kadın Hakları/Hukuku Komisyonları arasında koordinasyonu sağlamak amacıyla “Türkiye Barolar Birliği Kadın Hakları Komisyonları Ağı (TÜBAKKOM)” kuruldu.
Eylül 1999’de Türkiye, “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığı Önleme Sözleşmesi”ni onaylarken koyduğu aile hukukunu ilgilendiren 15 ve 16. maddelerine ilişkin çekinceleri kaldırdı. Aynı yıl kadın-erkek eşitliği açısından önemli değişiklikler içeren Medeni Kanun Tasarısı TBMM’ye sunuldu.
VE 200’Lİ YILLAR.. OLAN OLDU!
8 Eylül 2000: Ek İhtiyari Protokol Türkiye tarafından imzalandı. Onay aşaması için Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine alındı. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin daha etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan Ek İhtiyari Protokol ile sözleşmenin taraf devletler tarafından ihlali durumunda kişilere ve kişilerden oluşan gruplara başvuru hakkı tanınmakta ayrıca uygulamaları denetlemek üzere Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi (CEDAW) Komitesi’ne yapılacak şikayetleri kabul etme ve inceleme yetkisi tanınmaktadır.
24 Kasım 2000: Türkiye’de giderek artmakta olan töre cinayetlerine karşı kamuoyu oluşturmak üzere “25 Kasım Kadınlara Karşı Şiddete Hayır Günü” nedeniyle Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ve Şanlıurfa Valiliği işbirliği ile “Kadına Yönelik Şiddet” konulu bir panel düzenlendi. Panel resmi düzeyde töre cinayetlerine karşı duruşun zeminini oluşturdu.
17 Şubat 2001’de Türk Medeni Kanunu’nun yıldönümü münasebeti ile “Medeni Yasa Tasarısı İçin Hep Birlikte” yürüyüşü yapıldı. 21 Haziran 2001’de TBMM Adalet Komisyonunca kabul edilen yasa tasarısı genel kurula sevk edildi ve 22 Kasım 2001’de TBMM’de kabul edildi ve Yeni Medeni yasa 1 Ocak 2002’de yürürlüğe girdi. 30 Temmuz 2002’de “CEDAW Ek İhtiyari Protokolü”nün onaylanmıştı.
NE HAYALLERİMİZ VARDI?
NEREDEN NEREYE, NE UMDUK, NE BULDUK?
BİZ NEREDE YANLIŞ YAPTIK?
Biz bu çukura bir anda düşmedik. Servet ve iktidarla tanışırken, bu dönüştürücü gücün bizi nasıl etkileyeceğini hesaba katmadık. Servet ve iktidarı biz toplumu dönüştürmek için istiyorduk ama bu dönüştürücü gücün, önce kendine sahip olanları dönüştüreceğini hesaba katmadık.
Sahi, ne hayallerimiz vardı. Nereden nereye savrulduk. Bu gidiş nereye böyle. “Durun kalabalıklar, bu sokak çıkmaz sokak” diye bağıranlar da kalmadı. Ezgilerimiz sustu. Ne ummuştuk, ne bulduk. Şimdi sormamız gerek? Biz nerede yanlış yaptık? Başkalarını suçlamak kolay. Unutmayalım ki, Şeytanın ve onların işbirlikçilerinin varlığı günah işlememizin bahanesi olamaz. Hani “Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın” diyorduk. Hani “Bizi öldürmeye gelenler bizde dirilecekti”
Dağılmış bir imparatorluğun çocuklarıydık ve tek parti döneminde üzerimizden silindir gibi geçtiler. “On yılda 15 milyon genç yarattılar(!?) her yaştan”. Eskiyi unutturmak istiyorlardı. “Mabedsiz şehirler”in “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” durumuna düşürülmüş, alnına “irtica damgası” vurulmuş, sürgün çocuklarıydık. “Sakıncalı” idik. Din ”irtica”, dindar “mürteci” idik. Onların lehçesinde “irticaın manası bu” idi!
DP dönemini çok sevmiştik ama, o aslında tek parti döneminin “sopa”sının ardından bize sunulan bir “havuç”tu. Geni ile oynanmış daha sonra FETÖ olarak tesmiye edilen bir hareketin ilk prototipi idi. Açılan imam okulları ile, TSE damgalı bir İslam sunulacaktı. İstenen “Papaza benzer bir imam, kiliseye benzer bir cami, İsevilerin yaptıkları gibi “Reforme edilmiş Protestan bir İslam”. Tek Parti döneminin “Türkün dini Kemalizm’dir” projesini reddetmiştik, “Arap yaveleri” dedikleri, “kara kaplı kitap” diye aşağıladıkları Kur’an-ı Kerim’den ahkam ayetlerini çıkartıp, yerine nutuktan parçalar ekleme” gayretindeki çevrelerin “Türkün yeni amentüsü”nü ve Mustafa Kemal’e yazılan “Yeni Mevlid”i reddetmiştik ama, DP ile ölümü gösterip hastalığa razı ettiler.
28 Şubat’ta kim, Apo’yu niçin teslim etti ise, aslında ezanı birileri onu eskisi gibi okumayı suç olmaktan çıkarttı ve “aydın imamlar yetiştirmek için” imam okullarının açılmasına kapı araladı. Sonra 60 darbesi. Hemen ardından FETÖ, MNP, 12 Mart derken CHP-MSP koalisyonu ile bizi sistem içine almaya çalıştılar. Önce CHP ile denendik, sora Demirel’in AP’si ve Türkeş’in MHP’si ile denedik. İran devrim süreci ve 12 Eylül.
12 Eylül öncesi Yeşil Sermaye, yeşil bürokrasi ile tanıştı Türkiye’de. MNP döneminde “Ne sağdayız ne solda, Hak yoldayız Hak yolda”, “Kör dünyanın göbeğine, Hak yol İslam yazacağız” diye çıkmıştık yola. “Milli Görüş”, “Adil düzen” sürecinde, “Ağır sanayi”, “önce ahlak maneviyat”, “şahsiyetli dış politika” diyorduk. “Kudüs” diyorduk, “Filistin” diyorduk, “Siyonizm” diyorduk, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” diyorduk. “İslam Birliği” diyorduk. İran devrimi ve ardından 12 Eylül. Biz Sünni, Sûfi gelenekten geliyorduk, Arap dünyası Selefi/Vehhâbi idi. İran’da Şia’nın yükselişi başımızı döndürdü. 3’ü de birbirini tekfir eden 3 İslami yönelim.. 80 darbesi ile kandillere katran döküldü.
Özgürlük, Liberalizm, Demokrasi derken, Özal döneminde “İslamcılar” Liberalleşmeye başladılar. Afganistan’ın işgali ile Sovyetlere karşı mücadelede sağcılaştık. Komünizme karşı Türk ve İslam dünyası Batı’ya yaklaştırıldı. Zaten artık yönetimde Özal vardı.
91’de SSCB dağılınca yeni bir süreç başladı. NATO “tehlikenin rengini kırmızıdan yeşile” çevirdi. Fethullah Gülen, ‘ılımlı İslam’ın sözcüsü oldu. ‘Radikal İslam’a karşı sopa gösterilecek, ılımlı İslam’a havuç verilecekti.’ Bu oyunda daha sonra BÇG, genel olarak CHP, ADD, ÇYDD, ‘İslam’a karşı sopa’yı temsil ediyordu. Daha sonra FETÖ adını alacak olan hareket “İslam’a karşı havucu” temsil ediyordu ve aynı kaynaktan besleniyorlardı.
2000’e gelirken, BÇG FETÖ’yü tasfiye etmek istedi. REFAHYOL, aslında ordudaki BÇG kanadının tasfiyesi için düşünülmüştü. FETÖ, dikensiz gül bahçesine girmek istiyordu. Ama evdeki hesaplar çarşıya uymadı. Hatta BÇG’nin FETÖ’ye nazire olarak düşündüğü “Kalkancı Tarikatı” da ellerinde patladı. Erbakan ordudaki BÇG’lilerden kurtulmak için operasyon başlatsaydı, Çatlı arkasında görünmeden onu destekleyecekti. Çatlı tasfiye edildiğinde arabasında Gonca Us’dan Kocadağ’dan, Bucak’a kadar kimler yoktu ki. 28 Şubat oldu. Bu süreçte daha bir çok olay oldu aslında.
Erdoğan’ın bir şiir okudu diye mahkumiyeti. Ardından AK Parti’nin kuruluşu. Cem Uzan’ın Genç Partisi. Ve ilk seçimde parlamentoda anayasal çoğunlukta temsiliyet. Ergenekon, Balyoz süreçleri, FETÖ’nün yükselişi, Tezkere günleri. Erdoğan’ın siyasete geri dönüşü, Başkanlık sistemine geçiş ve bugün.
REFAHYOL döneminde; İslami heyecan doruktaydı. Kudüs ana gündem maddesi ile Başörtüsü direnişi, Elele eylemi, ardından darbe. Yeni dönemde Türkiye’nin üzerinde FETÖ gölgesi vardı. İktidar onlara her istediğini vermişti. Yeni İslam’ın adı, diyalogcu ılımlı İslam’dı. Bu süreçte kadınlar öne çıktı. STK’lar, eğitim kurumları sistem tarafından ele geçirildi. Demokrasi, İnsan hakları maskesinin arkasında özellikle dini, etnik, ideolojik, politik, felsefi ve vicdani kanaat farklılıklarına dayalı bir atomizasyon süreci başlatıldı. Bir adım sonra bu gruplar birbirine karşı kışkırtıldılar ve nötralizasyon süreci başladı. Ve artık toplum neye ve kime inanacağını bilmiyordu. Agnostik hale gelmişti. Uluslararası fonlar her türlü farklı politik, ideolojik düşünceyi destekliyordu. Gelişen internet altyapısı ve “akıllı” GSM’ler üzerinden insanlar her türlü farklı düşünceye kolaylıkla ulaşabiliyordu. Media, film, sanat, eğlence dünyası sürekli yeni bir yaşam tarzını pompalıyordu.
Kadınlar üzerinde planlı bir senaryo uygulandı. CEDAW ile başlayan süreç, bir “Şeytan üçgeni”ne dönüştü ve İstanbul Sözleşmesi’nin ardından Lanzarotte ile taçlandırıldı. Bugün bu konu kördüğüm olmuş vaziyette. Bunu AK Parti döneminde, daha sonra KADEM adını alacak olan AK Partili kadınlar hareketi üzerinden gerçekleştirdiler. Bunlar AK Parti’nin geleneksel tabanından çok “AK Parti içindeki FETÖ’nün zihniyet ikizi AKP’liler ve AKP’nin papatyaları” tarafından gerçekleştirildi. Bir takım yerli ve yabancı holdingler, LGBT’lilere pozitif ayırımcılık yaparken, fuhşiyâtın her türlüsünü içinde barındıran LGBT ve türevleri topluluklara karşı ise “Yeşil STK’lar” ve “Yeşil Holdingler”, “Yeşil Media”, “Yeşil Akademi” üzerine düşeni yapmadı. Zaten iktidar “Bana güven ve gerisini merak etme sen, ben her şeyi biliyorum, her şey kontrolümüz altında” diyor ve ekliyordu, “Kimse racon kesmeye kalkmasın, bir racon kesilecekse biz keseriz” diyorlardı ve bizim STK’lar, medya, akademi varken emir tekrarı yapar gibi kendilerine söylenen sözlere gönderme yaparak, her şey Ankara’nın kontrolü altında, bizim bilmediğimizi de onlar biliyor, onları zora sokmayalım ve zaten artık devlet bizi ve güç bizde” diye rehavete kapılıyordu. Öyle ya, her yerde camiler inşa ediliyor, İmam-Hatipler açılmış ve her yerde yeni imam hatipler açılıyor, yurtlar açılıyordu.
İhale yolu ile yapılan şeyler gözümüzün önünde iken, onların arkasındaki dünyayı ıskaladık. Bedenimizin üzerindeki elbiselerimiz gözlerimizi kamaştırırken, aklı ve kalbi ıskaladık. Görkemli dini törenler ve mefahirlerin arkasında akaid’i, ahlak’ı ıskaladık. Aile ve gençlik bu dünyevi şeylerin gölgesinde kayboldu. Lale devrine geri dönmüştük. Şimdi dünyadan kam alma zamanı idi. Yolsuzlukları, rüşveti, torpili önemsemedi. 3 çeyrek asır onlar yemişlerdi, şimdi sıra bizdeydi. Onlar her yere heykel dikmişlerdi, bize her mahalleye cami yapardık. Bu devlet bizimdi.
Din, sağlık ve tarih magazinleştirildi. Tarih övgü ya da sövgü kitabını dönüştürüldü. Geni ile oynanmış, gerçek bağlamından kopartılarak mefahir olarak yeniden kalıplanan tarihin kurgulanmış kahramanlar ve hainleri, bugünün siyasetine model oldu. Sağlık deseniz artık ne yiyip içtiğimiz çok belli değil.. Ama hepsi “Helal” sertifikalı! Din, şekli ve kurumsal, hiyerarşik bir yapıya dönüştü adeta.
PEKİ ŞİMDİ NE YAPALIM?
Önce dinimizi Allaha has kılalım. Yeniden iman edelim. Bilelim ki din, Allah, Resul ve Kitap’tan ibarettir. Allah indinde din İslam’dır. Bu dine inananlar ise kardeştir. Onların işleri kendi aralarında istişare ve şura iledir. Onlar aralarında istişare ve şura ile karar verirler. İşi ehline verirler. Bir iş için görevlendirme konusunda ehliyet ve liyakat onlar için ‘iman’dan önce gelir. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, zalime karşı, mazlumdan yana olurlar. Zalim babaları da olsa, mazlum düşmanları da olsa. Bir kavme olan düşmanlıkları onları, onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmez. Onlar yalan söylemez, söz verdiklerinde sözlerinde dururlar. “El-emin”dirler. Başkaları onların elinden, dilinden ve yaptıklarından emindir. Allah’a ve ahiret gününe iman ettikleri için “kalu bela zamanı”nda verdikleri “söz” ve “din günü hesabı”ndan korkarlar. Kadere, rıza ve ecele iman ettikleri için bundan dolayı endişeye kapılmazlar. Onların gören, duyan bilen, hüküm sahibi, kadiri mutlak olan, öl deyince öldüren, ol deyince olduran bir Allah’a iman ettikleri için, yalnız O’ndan yardım diler ve yalnız O’na sığınırlar. Onlar yaşadıkları zaman, mekan ve olaylar karşısında adil şahittirler. Onlar bilirler ki, bizler alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmetiyiz ve hiçbir Müslüman dünyada olup-bitenleri görmezden, duymazdan, bilmezden gelme hakkına sahip değildir. Onlar alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin ümmeti olarak hakkın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olacaklardır. Onlar Allah’ın rızasının tecellisinin vesilesi olacaklardır.
Ama unutmayalım ki, Allah cahil ve zalimlere, kafir, fasık, münafık, müstekbir, mütrefinlere yardım etmeyecek. Unutmayalım ki, Allah’ın kolaylaştırdığından daha kolay ve zorlaştırdığından daha zor bir iş yoktur. Allah’ın yardımının bize ulaşması için o zalimler, cahiller, fasıklar topluluğundan uzaklaşacağız ya da onları yanımızdan uzaklaştıracağız. Yoksa onları yakacak ateş bizi de yakar.
Bakın “tefrika girmeden bir millete düşman giremez, toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez”. Tefrikadan yakamızı kurtarmamız gerek. “Allah’ın emrine uymazsan haram, resulün sünnetine uymazsan mekruh, benim gibi düşünmüyorsan, benim mezhebim, partim, tarikatıma mensup değilsen kendine din ara” diyerek bir yere varamayız. Hayır, din ve devlet büyüklerini ilah ve rab edinmeyeceğiz.
Biz alemlere rahmet olarak gönderilen, ahir zaman peygamberinin ümmetiyiz. Hayatımızı ona göre düzenlememiz gerek. Biz bütün insanları Allaha, resulüne, kitaba çağıracağız, kendimize ve kendi lider, örgütümüze değil. Allah’a, Kitabına ve Resulü’ne iman edenler kardeştirler. Yalnız ihvan onlardır. Diğer insanlar ile erdem ve ahlak üzerine, fıtratın korunması, mal, can, namus, akıl-inanç ve neslin korunması konusunda mutabıksak, onlarla müttefik olacağız. Eğer bunlara karşı birileri açık ve yakın bir tehdit oluşturmuyor ve bir değer üretiyor ise, onlarla da nimet ve külfet dengesine dayalı itilaflar gerçekleştirecek ve bu topluluklarla hukukumuzu barış temelinde, Hılfu’l-fudul mantığı ile müellefetü’l-kulub anlayışı ile temellendireceğiz. Bu insanlarla bu temelde farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşayabiliriz. Bu temel değerlere karşı çıkanlar ise ilan edilmiş ya da edilmemiş olsun onlarla sürekli olarak çatışma içinde olacağız. Bu anlamda yeryüzü ölçekli sorumluluğumuzun sosyolojik zemini ittihad, ittifak, itilaf sacayağı şeklinde tecessüm edecektir.
Sanırım bugün yeniden Mekke dönemine dönmemiz gerek. İman ve ahlaktan işe başlamalıyız. Unutmayalım ki, Allah’ın dini yeri, göğü, ölümü ve hayatı açıklar, bizim yaşadığımız din karı ile koca, gelinle kaynana arasındaki ihtilafı bile çözmüyor. Bugünkü cami farzı kifâye sorumlulukların örgütlendiği bir mekan değil, ya da namazda Allaha verdiğimiz sözün ifası için bile bir sorumluluk üretmiyor. Kısa vaazın adını hutbe koyduk. Cenaze namazları kılıyoruz, adını bile bilmediğimiz kişileri hakkında “nasıl bilirsiniz” sorusuna ezberden bir cevap veriyoruz. Ölen kişi hakkında hakkı olan da olmayanda, daha sonra alacağının peşine düştüğü halde helal beyanında bulunuyor, ya da orada bulunanlar ölenin dul karsına, yetim ve öksüz çocuğuna karşı vicdan dışında hiçbir sorumluluk duymuyor. Bu böyle olmaz. Camidekiler daimi cemaatin adını bile bilmiyor. Ya da mahallemizdeki dul, yetim, hasta, mahkumdan, göçmeninden haberimiz bile yok. Zekatından bile habersiziz. Cami bu değil. Cami “Allah adına” mahallesinin sorumlusu, kefilidir. Artık cemaat dediğimiz yapılar da camiden kendi mescidlerine mürid devşiriyor. Hani, biat ederken karşılığında cenneti satın alacağımız, Allah, Resul ve Kitap çerçevesinde bir söz ile birbirimize bağlanıyorduk. Biri diğerine değil, herkesin o söz, o senede bağlı oldukları bir ahitleşmeydi biat. Yani bu yapılar insanları camiye çağırmıyor, camiye gelenleri kendi dergahına çağırıyor. Havuza su toplamıyor, havuzdan kendi bahçesine su çekiyor. Şeytan bizi Allah’la aldatmasın, lider, örgüt, şeyhle de aldatmasın.
İnsandan başlamalıyız. İnsan derken ana rahmindeki bebekten. Helal ve temiz gıdalarla beslenmeli bebek. Yediğinize, içtiğinize dikkat edin, geni ile oynanmış, hormonlu, ziraat ilaçlarla zehirlenmiş, üstünde zehir taşıyan gıdalardan uzak duralım. Anneler kötü şeylere nazar etmesinler, kötü sözlere kulaklarını kapatsınlar, kötü kişilerden uzak dursunlar. Rüşvet, torpil, iltimas, zulüm, kıskançlık, kötü sözden sakınsınlar. Babalar da öyle. Doğurduktan sonrada öyle. Çocuklarımızın elbisesinin temizliğinden daha fazlasını ahlakının, kalbinin temizliğine gösterelim, çocuklarımızın. Karnını doyurmaya gösterdiğimiz özenden daha fazlasını kafasını doyurmaya gösterelim.
Necasetten sakındığımız gibi, mesela MetaVerse, Subliminal mesaj içeren müzik, show, oyun, film gibi şeylerden, TransHumanizm, 5G, Starlink, NeuraLink, Lucid Dreem, Astral yolculuk, ne idüğünü bilmediğimiz “hades” konusu olan görünmeyen pisliklerden de uzak duralım.
AİLE ve GENÇLİK
Sanırım önce akaide, tevhide dönmemiz ve tevhidde vahdeti sağlamamız gerek. Bu mezhep telakkisi bile bizi ayrıştırıyor. Bu fıkıh, bu sünnet telakkisi bizi ayrıştırıyor.
Kur’an tamam oldu peygamberimiz aramızda ayrıldı. Selefi gelenek Kur’an-ı Kerim’in bütün olarak uygulandığı ilk dönemdir. Onlar risâletin şahitleri, vahiy katipleri, peygamber dostlarıdır. Selefi gelenek bir mezhep değil, Müslümanların uygulamaya ilişkin örnek neslidir. Şia da öyle. Hz. Ali ya da ehlibeyt taraftarı olmayan kimse var mı aramızda. Ya da ehl-i sünnet ve’l-cemaat olmadan nasıl Müslüman olunur. Aynı Allah’a, Kitaba ve Resulüne iman edenler, tek bir ümmet, tek bir millet, tek bir cemaattir. Kim ki bu kardeşlik halkasına dahil değilse kendine yeni bir din seçmiştir. Sünnet ve cemaat dışında bir din yok.
Peki, kendilerine Vehhabi diyen Selefi geçinenler, kendilerine Şia diyen İran Caferisi, ya da kendine “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” diyen bu sokaktaki kalabalıklar kim oluyor. Elbette mezhebimiz de olacak. Ancak muhkem nas ile sabit konularda ictihad olmaz. İctihad olmayan konularda mezhep olmaz. Sonunda aynı Allah’a, Resulüne ve Kitaba iman edenler, aynı kıbleye yönelenler birlik olmak zorundadır. Davetlerini kendi mezhep, tarikat, meşreplerine değil, Allah’a, Resulüne ve Kitaba yapmalıdırlar. Din ve devlet büyüklerini ilah ve rab edinenlerin, muhkemleri bırakıp müteşabihlerin peşine düşüp, birbirlerine girenlerin vah haline. Bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikati bize gösterildiğinde mahcup olmamak için kendimize bir çeki düzen vermemiz gerek.
Bugünkü Selefi, Şia, bugünkü ehl-i sünnet toplulukları birbirini tekfir ederken nasıl bir araya geleceğiz.
Onun için akaid ve ahlaktan başlayalım. Akaid olmadan ibadetin de anlamı yok, muamelatın da. “Vay o namaz kılanların haline ki” diye başlayan ayeti hatırlayın. Unutmayalım ki, din, “mekarimi ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir.” Muamelatta ibadetin karşılığı olan/olması gereken yoksa, o ibadet “yok” hükmündedir. Karşılıksız çek gibidir.
İman ettik dediği bir kitabın aslını ve manasını bir kere bile okumamış biri neye iman ettiğinin farkında mı? Kulaktan dolma bilgilerle din öğrenilmez ki. Aslolan okumak, anlamak ve gereğini yapmaktır. Kur’an’ı, Hz. Peygamber’in anladığı ve yaşadığı gibi anlayacak ve yaşayacağız. Onun için önce nasıl lafzı okurken tecvid bilmemiz gerekiyorsa, manasını anlayıp uygulamak için usulü tefsir okumamız gerek. Mekki-Medeni nedir, esbabı nüzul nedir, muhkem-müteşabih nedir ve daha bir çok konu. Ve tabi yaşayan Kur’an olarak siyer, yani Resulullah’ın hayatını ve hadislerini de okumamız gerek. Uydurma hadisi sahihinden ayırmak için usulü hadis okumak gerekir. Kur’an-ı Kerim’deki geçmiş peygamber ve kavimlere atıflar için bir peygamberler tarihi okumamız gerekiyor. Kur’an’dan ve hadislerden doğru bir anlam çıkartmak için bir fıkıh kitabı ve usulü fıkıh, doğru bir anlayış için kelam okumamız gerekiyor. Sonra da mezhepler, tarikatlar, devletler nasıl kuruldu, İslam adına nasıl yükseldiler ve nasıl yıkıldılar, bir de İslam tarihi okumamız gerekiyor. Sonra da istişare ve şura yapmamız gerekiyor.
Bakın, aklımız kadar iman eder, aklımız kadar amel işleriz. Aklı olmayana iman da gerekmez. Ama tek başına akıl hakikatin kaynağı ve ölçüsü de değildir. Unutmayalım ki, biz gerçeğin basamaklarından yükselerek Hakikate yaklaşacağız. Bu manevi anlamda sonsuza uzanan bir tekamül yolculuğudur. Hiçbir zaman nihai , ezeli ve ebedi hakikate, bize bildirilen dışında ulaşamayacak olsak da kat edilen her mesafe bir olgunluk derecesi olacaktır.
Aklen ve ahlaken yükselmemiz gerekiyor.
Cami ve cemaatı yeniden kazanmamız gerekiyor. Evimizin ruhaniyetini artırmamız gerekiyor. Edep ve haya, merhamet ve sadakat, tevekkül ve sabır, bereketi yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Dualarımız olmasaydı ne işe yarardık ki! Ama biz duayı, şairin deyişi ile bir güneşi, astar cebinde kaybetmek gibi kaybettik. “Kabul olmayan duadan Allah’a sığınırım” diyen peygamber ne demek istemişti acaba! Biz dua ederken Allaha akıl mı öğretiyoruz, iş mi buyuruyoruz, O’nu ikna etmeye mi çalışıyoruz yoksa! Haşa. En iyi bildiğimiz şeyde bile azıcık sorgulayınca yolda kalıyoruz.
İşin özü şu: Yeniden Müslüman olacağız. Yani “Tecdidi iman”. Ayette denildiği gibi “Ey iman edenler, iman ediniz”
“Çocuklar Deist oluyor” diyorlar. Hayır bunlar Deizmin ne olduğunu da bilmiyorlar. Bir kaçış yeri arıyorlar. Çünkü bizim “yaşadığımız din” Allah’ın dini olamaz. O buna isyan ediyor. Anne çarşaflı, babanın işyerinde sekreteri mini etekli. Şeytan servet ve iktidarla içmeden sarhoş olan kalabalıkları, dünyadan kam almaya çağırıyor. Açlığını çektiğimiz şeyleri bize sunuyor. Yeryüzünde bir cennet vadediyor. Ve sonuçta birileri o ilk yalanda olduğu gibi ahir zamanda yine aynı yalana kanıyorlar.
Artık kimliklerimizde biyolojik cinsiyet hanesi yerine İngilizce “toplumsal cinsiyet” anlamına gelen GENDER yazıyor. Artık “yeni normal” dönemde, “toplumsal cinsiyet” anlayışına göre, 14 yaşındaki çocuklardan başlayarak birey’ler (ferd, kişi, şahıs değil) din, ahlak, gelenek ve biyolojik cinsiyetten bağımsız, yönelim/eğilim, deneyim sonucu bir tercihte bulunabilecekler. Bu akışkan ve değişken de olabilir. Herkes de bu İngilizcesi pozitif ayırımcılığa tabi olan, Türkçesi, dinlerce lanetlenen, edepsizlik, hayasızlık, ahlaksızlık olarak tanımlanan fuhşiyat ve türevleri yasal çerçevede meşruiyet kazandı ve eğitimlere konu edilmeye başlandı. Akıl baliğ olsa da geç evlilik suç ama, 14 yaşındaki bir çocuk cinsel deneyim sahibi olmak için ne isterse yapabilir. Kadının tek başına şahitliği yetermiş, İslam’daki şahitlik nasıldı! Mihri muaccel ve mihri muahher ne oldu, zorunlu ömür boyu nafaka var. Artık anne-baba, amca-dayı, hala, teyze, dede-nine yok. Onlar biyolojik cinsiyet sıfatları.
Yediklerimiz, içtiklerimiz, tıbbi müdahele ile ya da RF etkisi ile biyolojik anlamda insanın hormonal dengeleri artık manipüle edilebiliyor, aklı çelinebiliyor. Artık BioHacker denilen birileri de var, bilgisayarda oynayan çocukları intihara, uyuşturucuya ya da cinayete yönlendirebiliyor. Kumara, fuhşiyata yönlendirebiliyor. Bu yapılar artık evimize değil, odamıza bir tık ötede.
Biz ahir zaman peygamberinin ümmetiyiz. Aynı zamanda alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmetiyiz. Yeryüzünden hesaba çekileceğiz. Biz Müslümanız, “Müslümancı” değil. Görevimiz insanları Allah’a, Resulüne, Kitaba çağırmak, onlar üzerindeki şeytani dayatmaları, baskıları kaldırıp kalplerinin İslam’a ısınmasını sağlamak.
Hepimizin Cemaat, STK, akademi, medya, iş dünyası, her kim, nerede bulunursa bulunsun özel, ya da resmi, kişi ya da tüzel kişiliklerin el birliği ile hareket etmesi gerekiyor. Global tehditlere karşı global bir cephe oluşturmalıyız. CoVID yalanı bu anlamda küçük de olsa bir uyanışa vesile oldu. Müslümanlar müttehid, erdemli insanlar müttefik, başkalarına karşı düşmanlık beslemeyen ve değer üreten herkes kendi aralarında ittifak yapmalı.
Artık eskiye dönüş mümkün değil. Zaten bu musibetten önceki süreç de çok makbul bir süreç değildi. Aile yapımız da öyle. 19.yy sonlarında savaş yıllarında, kapitalizm, komünizm ve faşizmin gölgesinde oluşan kavram ve kurumlarla 21.yy açıklamak mümkün değil.
Bugünkü devletlerin sınırları, yönetici kadroları ve rejimleri tabii ve meşru değildi zaten. Sağlıklı bir tarih telakkisi de yoktu. Tarih övgü ve sövgü kitabına dönüşmüştü. Kahramanlar ve hainlerden ibaret bir mefahir. Sağlıklı bir gelecek tasavvurumuz da yoktu. Şimdi her şeyi yeniden düşünme zamanıdır. Bu siyaset, bu ekonomi, bu hayat tarzı, bu uluslararası düzen, adil, ahlaki, sürdürülebilir değil. Bu bilim, bu teknoloji bu tarım, bu şehir de öyle.
İtiraz edelim ki, biz “cahillerden ve zalimlerden olduk”. Biz kendi hakkımızdaki hükmü değiştirmeden Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir.
Korkuya gerek yok. Bizi gören, duyan, bilen kadiri mutlak, hüküm sahibi bir Allah var. Hayır da şer de Onun iradesi içindedir. Yeter ki, biz O’nun rızasının tecellisinin vesilesi olalım. Bilelim ki, Allah’ın kolaylaştırdığından daha kolay, zorlaştırdığından daha zor bir iş yoktur. Biz hazır olduğumuz da bilelim ki, Hak şerleri hayreyler!.
Biz ahir zaman Peygamberinin ümmetiyiz ve yaşadığımız zaman fitne zamanıdır. 2025’e kadar şiddetini koruyacak ve sonra tedbiri bir rahatlama sürecine gireceğimiz coğrafi anlamda etkileri olacak bir kozmik süreçten geçiyoruz. Sabırlı olalım. Önce tevbe edelim ve doğru şekilde dua edelim. Bir kişi de olsa Hz. Lut gibi kurtuluruz. 40 kişi de olsak Hz. Nuh gibi kurtuluruz, Bir kavim olsak Hz. Musa gibi kurtuluruz. Biz Muhammed ümmetiyiz, bir ümmet olarak da kurtulabiliriz ama önce alemlere rahmet olarak gönderilen bir ahir zaman peygamberinin ümmeti olduğumuzun farkına varalım, yaşadığımız zamana ve mekana şahitlik edelim ve sorumluluklarımızı kuşanalım.

Yazar:
ABDURRAHMAN DİLİPAK
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul