27 Ocak 2023 - Cuma

Şu anda buradasınız: / ŞEHİD ABDULLAH AZAM
ŞEHİD ABDULLAH AZAM

ŞEHİD ABDULLAH AZAM Osman Karakaya

“Müslümanlar düşmanlarına asla yenilmezler, onlar aralarındaki ihtilaflara yenilirler.”

1941 Yılında Filistin’e bağlı Sila el-Harisiye kasabasında doğdu. Şam Üniversitesi Şeriat Fakül-tesi’nden iyi dereceyle mezun olan Azam, kısa süre sonra Amman’da bir lisede öğretmenlik yaptı. İçindeki mücahid ruhunun göstergesi olarak Batı Şeria ve Mescid-i Aksa’nın 1967 yılında Yahudilerin eline geçmesinden sonra 1969’da Müslüman Kardeşlerin Mücahidler Birliği’ne katıldı. Aynı yılda ilmine de devam ederek Usul-i Fıkıh dalında mastırını yaptı. Amhud Şeriat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra doktora yapmak üzere Kahire’ye gitti. 1973 yılında Usul-i Fıkıh’ta birinci olarak doktorasını tamamladı. Daha sonra 1973-1980 yılları arasında Ürdün Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaparken Ürdün Genel Askeri hakiminin kararı gereğince 1980 yılında üniversiteden uzaklaştırıldı. 1981 yılında Cidde Kral Abdulaziz Üniversitesi’nde çalışmaya başladı ve eş zamanlı olarak Afganistan cihadına yakın olmak için İslamabad’daki Uluslararası İslam Üniversitesi’nde çalışma talebinde bulundu ve talebi kabul edildi.
Azam, şehadetine kadar tüm ömrünü gerek cephede savaşarak gerek Arap ülkelerinden gelen gençlerin eğitim kamplarında gerek ise ilim irfan yolunda Allah (cc) yolundan giderek mücadele ile geçirdi. Çevresindeki insanlara bu yolu gösteren bir rehber, bir geminin kaptanı ve yorgun bir savaşçıydı. “Beytül Ensar” adıyla açtığı büroda Arap ülkelerinden gelen gençleri ve çeşitli yardımları organize ederek Afganistan cihadına cephaneye maddi manevi desteklerde bulunup, yeni gelen gençlere kamplarda hızlı ve verimli bir eğitim vererek cihada çeşitli katkılarda bulunmuştur.
Sadece cephede değil ilimde de cihatta bulunulması gerektiğine inanan Şehid Azam, insanlara cihadı anlatan önemli eserler bırakmıştır. Şehadete yürüdüğü bu yolda geçmişte her peygamberin yoluna çıkmış firavunlar gibi, her sahabenin yoluna çıkan Ebu Cehiller gibi, her mücahidin yoluna çıkan hain pusular gibi elbette Azam’ın da karşısına çeşitli zorluklar çıkmış ve çeşitli mücadeleler vermiştir. O bu yolda tek motivasyonunu Kur’an’ı Kerim’deki alıntı yaptığı ayetten anlayabiliriz. ‘Bazı insanlar bazı şeylerden gafil olarak cihadı karalayabilirler. Bunlar bilmedikleri halde bildiklerini zannetmekte de şuursuza Allah’a harb ilan etmekteler. Bunlar, cihada karşı savaş açmış olduklarının bilincinde değillerdir. Aziz ve Celil olan Allah (cc), “küfür ile Allah yolundan engelleyenlerin amellerini boşa çıkarır.” (Muhammed. 47/1)
Peygamberimizin bir sahabeye söylediği şu sözleri yolunda rehber, davasında yoldaş edinmişti Azam, “Sabret, şüphesiz Allah sana ve seninle beraber olanlara bir çıkış yolu kılacaktır.” Çünkü o inanmıştı. İnanç, görünmeyene inanmaktır, çünkü görünmeyene inanırsanız başkalarının görmediklerini görürsünüz. Çünkü haklıyı Hak korurdu. Tam teslimiyetti Azam’ın yaşadığı. Hz. Ali gibi kılıcıyla aynı zamanda ilmi ile savaşıyordu.

Neydi Azam’a şehid olma konusundaki arzu ve yaşantısı? Allah (c.c); ‘Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihat etme konusunda senden izin istemezler, Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir’ kelamı mı? Allah’ın rızasını kazanmak, itikadını yüksek tutarak teslimiyetini göstermek mi? Yoksa üstad Ebu Macid’in şu sözleri mi? ‘Bir bardak taşmadıkça dolmuş sayılmaz. Bir kalp de çevresinde bulunan insanları taşımadıkça bu dinle dolmuş olmaz’. Yoksa Kur’an’ı Kerim’de bahsedildiği üzere “Müminlerden, özür sahibi olmaksızın oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece itibarı ile üstün kılmıştır.” (Nisa, 4/35)
Hepsinin tek özelliği İslam davasıdır. Çünkü İslam, cihadı emreder. İslam nurdur ve nurunu korumak için mücadele ister. İslam, bir davadır. O Allah’ın yarattıklarına yönelttiği bir nidadır. Bu nidanın insanlara ulaşması gerekir. İslam bir ilim, düşünce, nizam, adalet, merhamet ve kültürdür. Bu uğrunda kurbanların verildiği İslam’ın davasıdır. Bu Ahmed Bin Hanbel’in, İzz Bin Abdusselam’ın, Hasan el- Benna’nın, Seyyid Kutub’un ve Şehid Abdullah Azam’ın uğrunda kurban verdiği İslam davasıdır. Şüphesiz İslam daveti ancak çilelere katlanan, her türlü zorluğa göğüs geren bu gibi örnek şahsiyetlerle yaşar. Bu şahsiyetler İslam’ı zafere ulaştıran sağlam üsleri oluştururlar. Bu üsler de büyük milletlere yön veren rehberler mesabesindedir. Önemli şahsiyet, dava adamı mücahid Azam, vasiyetinde şunları söylemiştir:
ŞEHİD ABDULLAH AZAM’IN VASİYETİ
Yüce Allah’ın rahmetine muhtaç, Allah’ın kulu Abdullah Yusuf Azzam’ın vasiyetidir.
Kahraman Komutan Celaleddin Hakkani’nin evinde 1406 Şaban ayının 12. günü (20 Nisan 1986) Pazartesi ikindi vaktinde şu sözleri yazıyorum:
Hamd, yalnız Allah’ındır. O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, mağfiretini isteriz. Nefislerimizin şerlerinden Allah’a sığınırız. Kime hidâyet verirse onu saptıracak yoktur. Kimi saptırırsa, ona da hidâyet verecek yoktur. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir. O’nun ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki Muhammed, Allah’ın kulu ve Rasulü’dür.
Allah’ım, Senin kolay kıldığından başka kolay yoktur ve Sen dileyecek olursan zoru da kolaylaştırırsın.
Bu günden kolaylık gününe kadar cihadın nihaî şer’i hükümlerini ifade eden muhkem âyetleriyle Tevbe Sûresi bütün kalbimi acılarla doldurmakta, ruhumu kederlerle parçalamaktadır. Çünkü biz Tevbe Sûresi’ni okuduğumuzda, hepimizin Allah (c.c.) yolunda savaşa karşı kusurlu olduğumuzu görüyoruz.
Kendisinden önce nazil olmuş, cihad ile ilgili yaklaşık 120 veya 140 âyeti nesheder. (Kılıç âyeti) Allah yolunda savaş âyetlerini oyuncak edinmek isteyen veya bu muhkem âyetleri te’vil ile veya delaleti kesin, sübutu kesin zahirinden başka yorumlara çekmeye cesaret gösteren herkese kesin bir cevaptır. Kılıç âyeti, “Onlar sizinle topluca nasıl savaşıyorlarsa, siz de onlarla öylece savaşınız ve biliniz ki Allah takva sahipleriyle beraberdir.” (Tevbe, 36) ayetiyle, “Haram aylar çıktıktan sonra, müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz. Onları yakalayınız, onları muhasara altına alınız. Her yol başını onlara karşı tutunuz. Şayet tevbe eder, namazı kılar, zekâtı verirlerse o zaman onları serbest bırakınız. Şüphesiz ki Allah Gafur’dur, Rahim’dir.” (Tevbe, 5) âyetidir.
Allah yolunda savaşa çıkmamak konusunda nefse gerekçeler bulmak, nefsin kendisini uyuşturacak, birtakım gerekçeler bularak Allah yolunda savaşmayıp evinde oturmaya razı olması bir oyun, bir oyuncak edinmektir. Daha doğrusu Allah’ın diniyle oynamak, onu oyuncak edinmek demektir. Bizler Kur’an nassıyla bu gibi kimselerden de yüz çevirmekle emrolunmuş bulunuyoruz: “Dinlerini oyun ve eğlence edinmiş, dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bir kenara bırakın...”
Cihad için gerekli hazırlıkları yapmaksızın, geleceğe dair umutları gerekçe göstermek, zirvelere ulaşmayı ve oralara yükselmeyi, arzulayan küçük nefislerin yapacağı işlerdendir.
“Nefisler büyük olduğu takdirde cesetler o muradı gerçekleştirmek için yorulur.”
Mescid-i Haram’a hizmete etmek ve onu imar etmek dahi Allah yolunda cihad etmekle kıyas edilemez. Müslim’in Sahih’inde geçtiği üzere, “Sizler hacılara su vermeyi, Mescid-i Haram’ı imar etmeyi Allah’a ve ahiret gününe iman edip Allah’ın yolunda cihad eden kimselerin işiyle bir mi saydınız? Allah katında bunlar eşit değildir. Allah zalimler topluluğunu hakka iletmez. İman eden, hicret eden, mallarıyla, canlarıyla, Allah yolunda cihad edenlerin dereceleri Allah katında en üstündür. İşte kurtulanlar onlardır. Rableri onlara kendi tarafından bir rıza, bir rahmet, bir müjde verir. Onlara, içinde ebedî nimetler de bulunan cennetleri de müjdeler. Orada ebedî kalırlar. Allah’ın katında büyük bir ecir vardır.” (Tevbe, 19-22) âyetleri Ashab-ı Kiram’ın imandan sonra hangi amelin daha faziletli olduğu konusunda ihtilaf etmesi üzerine nazil olmuştur. Onlardan birinin Mescid-i Haram’ın imar edilmesi, diğerinin hacılara su verilmesi, üçüncüsünün de Allah yolunda cihad edilmesidir, demesi üzerine inmiştir.
Bu âyet-i kerimeler, Allah yolunda cihadın Mes-cid-i Haram’ın imar edilmesinden daha önemli bir iş olduğu meselesinde açık birer nastır.
Özellikle nüzul sebebi, bu mesele hakkında Ashab-ı Kiram’ın ihtilaf etmeleri olmuştur. Nüzul sebebinin şekline misal tahsis edilmesi veya te’vil edilmesi de caiz değildir. Çünkü bu âyetlerin manaları nas olarak kesindir. Hudey İbn İyaz’a şu beyitleri yazıp gönderen Abdullah İbn el-Mübarek’e Allah rahmet eylesin:
“Ey Harameyn’de ibadet eden kişi, bizleri görsen keşke.
O zaman ibadetle oynadığını kendin görürsün.
Akıttığı yaşlarla, ey yanaklarını süsleyen kişi.
Bizim boyunlarımızı kanlarımız süslüyor.“
Fakih ve muhaddis Abdullah İbn Mübarek’in söylediklerini gördünüz. Müslümanların kutsal ve saygı gösterilmesi gereken değerlerinin ayaklar altına alındığı, namusların pâyimâl edildiği, Allah’ın dininin kökünden yeryüzünden silinmek istendiği bir zamanda böyle bir ibadeti o, Allah’ın dinini oyuncak edinmek olarak görmektedir.
Evet, yeryüzünde Müslümanlar boğazlanırken buna ses çıkarmayıp sadece “la havle” ve “inna lillah” deyip uzaktan uzağa bizi bu gibi kimselerin problemlerine yaklaştırmaya bir adım dahi itmeden bunları yapmamız, gerçekten Allah’ın diniyle oynamaktır. Bizi aldatan nefsimizin uzayıp giden duygularının bizleri gıdıklamasından başka bir şey değildir.
“Müslüman erkek nasıl yerinde durabilir?
Nasıl rahat edebilir?
Müslüman kadınlar saldırgan düşmanın elinde olunca... “
Ben Müslüman Topraklarını Savunmak Farz-ı Aynlardan da Önemlidir adlı eserimde yazdığım gibi, benden daha önce, Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye’nin kaydettiği şu görüşü paylaşıyorum: “Din ve dünyayı ifsat eden saldırgan düşmanı bertaraf etmek kadar, imandan sonra kuvvetli hiçbir farz yoktur.”
Yani ben Allahu a’lem bugün için, Allah yolunda savaşmayı terk eden kimseyle namazı, orucu ve zekâtı terk eden kimse arasında hiçbir fark görmüyorum. Şu anda bütün yeryüzü halkının hep birlikte, önce alemlerin Rabbi huzurunda, sonra da tarihin önünde büyük bir sorumlulukla karşı karşıya oldukları görüşündeyim.
İster davet, ister teklif, ister eğitim, ister başka bir şey olsun, hiçbir şeyin cihadı terk etmenin sorumluluğundan kurtaramayacağı görüşündeyim.
Ben bugün yeryüzünde her Müslümanın boynunda, Allah yolunda savaşma, yani cihadı terk etme sorumluluğu taşıdığı kanaatindeyim. Her Müslüman, silah taşımamanın günahını yüklenmektedir.
Bu konuda kendini mazur gösterecek herhangi bir illeti olmaksızın elinde tüfek bulunmadan Allah Teâlâ’ya kavuşan herkesin Allah’la günahkar olarak karşılaşacağını görüyorum. Çünkü o, savaşı terk etmiş bulunmaktadır. Şu anda savaşmak ise farz-ı ayndır. Yeryüzünde bulunan bütün Müslümanlara farz-ı ayndır. Allah’ın mazur gördüğü kimseler müstesna. Farzı terk etmek ise günahtır. Çünkü farz, işleyenin sevap aldığı, terk edenin ise hesaba çekildiği işlerdir.
Ben şu kanaatteyim: Cihadı terk etmeleri sebebiyle Allah huzurunda bağışlanabilecekler Allahu a’lem şunlardır: Kör, topal, hasta ve erkek, kadın ve çocuklar arasından mustazaf olup cihad için bir çare bulamayan, yani savaşın fiilen cereyan ettiği yere gidemeyen ve buraya giden yolları bilemeyen kimselerdir.
Savaş ister Filistin’de ister Afganistan’da, isterse de kâfirlerin çiğnediği ve pislikleriyle kirlettiği herhangi bir bölgede olsun. Savaşmayı terk ettikleri için tüm Müslümanlar günahkardır.
Kanaatime göre bugün Müslümanlar Afganis-tan’da dökülen her kandan, pâyimâl edilen her namustan mes’uldürler. Allahu a’lem, kusurları sebebiyle, dökülen bu kanlarda ortak suçludurlar. Çünkü onlar bu Müslümanlara kendilerini koruyacak silahı sağlayabilirlerdi.
Onları tedavi edecek doktorları gönderebilirler, yemek satın alabilecekleri malları satın alabilirler, hendek kazmalarına imkân sağlayacak kazı aletlerini satın almalarını sağlayabilirler.
Dusûkî Haşiyesi’nde (2/11-112) şöyle denmektedir: “Her kim fazla yiyeceğe sahip olur ve bununla birlikte aç kimseyi görür, ölünceye kadar da o yemeği ona vermeksizin bırakırsa, eğer yemeği bulunan kişi kendi zannınca ölmeyeceği kanaatindeyse yakın akrabalarıyla birlikte onun diyetini öder. Eğer kasten vermemişse, bu konuda mezhebte iki rivâyet vardır. Birincisine göre kendi has malından onun diyetini öder, ikinci rivâyete göre ise katil olduğundan dolayı ona kısas uygulanır.”
Şehevî arzular uğruna harcanan, heva ve lüks uğrunda dökülen mal ve servet sahiplerini nasıl bir hesap ve ceza beklemektedir.
Artık ey Müslümanlar sizin hayatınız cihaddır. Hedefiniz cihaddır. Varoluşunuz, akıbetiniz cihadla alakalıdır. Ey davetçiler, sizler silahlarınızı omuzlamadıkça, tağutların mülkünü, kâfir ve zalimlerin mülkünü darmadağın etmedikçe, hiçbir değeriniz yoktur.
Allah’ın dininin cihadsız, savaşsız, kansız, sakatsız muzaffer olacağını zanneden kimseler, bu dinin tabiatını idrak edemeyen kimselerdir. Onlar vehme kapılmışlardır.
Davetçilerin heybeti, davetin şevketi ve Müslümanların izzeti savaşsız olmaz.
“Allah düşmanlarınızın kalplerinden sizin heybetinizi çekip alacak, Allah kalplerinize vehni bırakacaktır.”
“Vehn nedir ey Allah’ın Rasulü?” diye soran ashaba, “Dünya sevgisi ve ölüm tiksintisidir. “ buyurur. Başka bir rivâyette ise “savaş tiksintisidir “ diye cevap vermiştir.
“Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” (Nisa, 84)
Savaş olmadığı takdirde şirk her tarafı kuşatacak ve egemen olacaktır. “Fitne yeryüzünden kalkıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar kâfirlerle savaşın.” (Bakara, 193) Fitne ise şirktir.
Yeryüzünün felah bulmasının biricik teminatı cihaddır. “Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı, yeryüzü fesad bulurdu.” (Bakara, 251)
İslam’ın ibadetlerinin ve ibadet evlerinin kurulmasının biricik teminatı, yine cihaddır. “Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla bertaraf etmeseydi; manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adının çokça zikredildiği mescidler harap olup giderdi.” (Hac, 40)
Ey İslam davetçileri! Ölüm tutkunu olunuz ki size hayat bağışlansın. Sakın emeller sizleri aldatmasın, aldatıcılar Allah ile sizleri aldatmasın. Okuduğunuz kitaplar, devam ettiğiniz nafileler sakın sizi aldatmasın, büyük işlerden yana sizleri rahatlatan, basit işlerle uğraşmaya kalkışmayın. “Siz silahsız olanın kendinizin olmasını istersiniz...” Cihad konusunda hiç kimseye itaat etmeyin. Cihada çağırmak konusunda bir komutanın iznine itibar etmeyin. Cihad sizin davetinizin direği, dininizin kalesi ve şeriatınızın kalkanıdır.
Ey İslam âlimleri, şu Rabbine dönen nesle komutan olmak için öne geçin! Bundan geri dönmeyin, dünyaya meyletmeyin! Tağutların sofralarından uzak durun! Çünkü bu sofralar kalpleri karartır, öldürür. Sizleri bu hayırlı nesilden uzak tutar. Onların kalpleriyle aranıza engel koyar.
Ey Müslümanlar! Uykunuz çok uzun sürdü. Bâğîler/azgınlar sizin topraklarınızın her tarafına üşüştüler. Şairin şu beyitleri ne anlamlıdır:
“Zillet içinde uzundur uyuduğumuz
 Nerde aslanca haykırışlar
Azgınlar çetesi kartal kesildi
Bizse zincirlere vurulmuş köleyiz
Kölenin zincire boyun bükmesidir, hor, hakir
Yoksa demirin ona vurulması değildir.
Ne zaman bu zincirlere kıyam edeceğiz?
Ne zaman kıyam edeceğiz bu zincirlere?”
Müslüman kadınlar, sakın rahatlık ve lüks düşkünü olmayın, çünkü rahat ve lüks, cihadın düşmanıdır. Çünkü rahatlık ve lüks, beşerin ruhunu telef eder. Temel ihtiyaçlarınızın fazlasından uzak durun. Zaruri şeylerle yetinin. Çocuklarınızı ağır şartlara, yiğitliğe, kahramanlığa ve cihada hazırlayın. Bu esaslar üzere eğitin. Evleriniz aslan inlerini andırsın. Tağutlar tarafından boğazlansın diye, yiyip semiren tavukların kümesi olmasın. Çocukların kalbine cihad sevgisini, cihad tohumlarını ekin. Yiğitlerin meydanlarında at koşturma, savaş alanlarında at koşturma arzusunu, aşkını yerleştirin.
Müslümanların problemlerini yaşayın. Haftada en az bir gün mücahidlerin, muhacirlerin hayatlarına benzeyen bir gününüz olsun. O gün kuru bir ekmeği ve birkaç damlayı geçmeyen azıcık çayı katık yapın.
Ey İslam yavruları! Bombaların nağmeleri, topların gürültüleri, uçakların uğultuları ve tank sesleri eğitiminizin nağmeleri olsun. Dünyanın rahatı ve huzuru içinde yaşayan, lüks hayat süren ve mideleri şişkin kimselerin nağmeleri ve yatakları sizin büyüyüp gelişeceğiniz yerler olmamalıdır.
Ve sen ey Müslüman hanım!
Sana anlatmak istediklerim çok, pek çoktur. Mu-hammed’in annesi, Allah bana ve Müslümanlara yaptığın hizmetlerin karşılığını en güzel şekilde versin. Uzun süre benim sıkıntılarıma benimle birlikte katlandın. Acı tatlı hayat şerbetini benimle birlikte yudumladın. Bu mübarek yolculuğa koyulmakta benim en büyük yardımcım oldun. Cihad alanındaki faaliyetlerimde senin yardımın çok büyüktür.
1969 yılında iki küçük kızımız ve bir oğlumuzun olduğu sırada evin bütün yükünü omuzlarına bıraktım. Ve sen mutfağı ve başka şeyleri bulunmayan çamurdan tek bir oda içinde yaşadın. Yük ağırlaştığı, ailemiz çoğaldığı, çocuklar büyüdüğü, tanıdıklarımızın artıp misafirlerimizin çoğaldığı sırada da evi omuzlarına terk ettim. Ve sen önce Allah için, sonra benim için aza da, çoğa da katlandın.
Bana yaptığın bu hizmetlerin karşılığını benim yerime Allah sana en güzel şekilde versin. Önce Allah, sonra da senin evden uzun süren ayrılığıma katlanman olmasaydı, ben tek başıma bu ağır yükü taşıyamazdım. Senin dünya hayatına rağbet etmediğini gördüm. Seni öyle tanıdım. Senin gözünde ve hayatında maddenin en ufak ağırlığı olmadı. Sıkıntı çektiğimiz zamanlarda darlıktan şikâyet etmedin. Allah’ın -nispeten- bize dünyalık verdiği zamanlarda da azmadın. Kendini lükse kaptırmadın. Dünya senin kalbinde yer etmedi. Çoğu zaman dünya senin elinin altındaydı.

Cihad hayatı, en lezzetli hayattır. Sıkıntılara, darlığa sabır ve tahammül, nimet ve lüks içinde kalmaktan daha güzeldir. Zühdden ayrılma. Allah seni sevecektir. İnsanların elinde bulunana da rağbet etme, insanlar seni sevecektir.
Kur’an ömrün zevki, hayatın en güzel arkadaşıdır. Namaz kılmak ve nafile oruç tutmak, seher vakitlerinde istiğfar etmek kalbe bir incelik verir, ibadete lezzet katar. Hoş, hanım arkadaşlarınla oturup kalkarak dünya imkânlarından çokça yararlanmayıp dünya ehlinden ve dünya gösterişinden uzak durmak kalplere rahat ve huzur verir. Allah’tan dilerim ki, dünya hayatında bizi bir arada bulundurduğu gibi Firdevs’te de bir araya getirsin.
Size gelince oğullarım!
Sizler ancak az bir süre benimle birlikte olabildiniz. Sizin terbiyenizle ancak çok az bir süre ilgilenebildim. Evet sizinle ilgilenemedim. Ancak ne yapabilirim ki, Müslümanların başına gelen bu musibetler, süt emziren anneye yavrusunu unutturdu. İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı dehşetli haller, küçücük çocukların bile perçemlerini ağartacak durumdadır. Allah’a yemin ederim tavuğun civcivleriyle yaşadığı gibi kafesimin içinde sizinle yaşamaya tahammül edemedim.
Hizmet ve sıkıntı ateşi, Müslümanların kalplerini yakarken ben serinkanlılıkla hayat süremezdim. Müslümanların başına gelen haller herkesin kalbini veya azıcık aklı bulunan herkesi ızdıraptan paramparça ederken uzun süre sizinle kalamadım.
Türlü nimetler içinde sizin aranızda önüme bir kap konulup bir kap kaldırılırken etlerin ve çeşitli tatlıların doldurduğu tabaklara el uzatarak yaşayamadım. Bu insafa sığmazdı. Allah’a yemin ederim, hayatım boyunca, elbise, yiyecek veya mesken olsun, her şeyin lüksünden nefret ettim. Elimden geldiğince sizleri zâhidlerin makamına yükseltmeye ve refah içinde yaşayan kimseleri bataklıklarından daha yukarıya çıkarmaya gayret ettim.

Size selef akidesini, ehl-i sünnet ve’l-cemaat akidesini tavsiye ediyorum. Ona sarılın. Sakın aşırılıklara kaçmayın. Kur’an-ı Kerim okuyun, ezberleyin. Dilinizi muhafaza edin. Çok namaz kılın. Çok oruç tutun. Hoş ve güzel şekilde arkadaşlık edin. Fakat şunu bilin ki, hareketin emirinin sizi cihaddan men edecek veya kahramanlık alanlarından, binicilik meydanlarından sizleri uzaklaştıran ve davet etme noktasında koyma, sizleri süsleme, sizi cihaddan engelleme yetkisi yoktur. Allah yolunda cihad etmek için hiç kimseden izin istemeyin. Atıcılığı ve biniciliği öğrenin, buna devam edin. Bununla birlikte atıcılık yapmanız, binicilik yapmanızdan daha sevimlidir.
Yavrularım, annenize itaat etmenizi, kız kardeşlerinize (Üm Hasan ve Üm Yahya’ya) saygı göstermenizi tavsiye ediyorum. Şer’i ve faydalı ilimlerle uğraşmanızı tavsiye ediyorum. Büyük kardeşiniz Muhammed’e itaat edin. Ona saygı gösterin. Birbirinizi sevin. Büyük anneniz ve büyük babanıza iyi davranın. Onlara çokça ikram edin. İki halanıza Faiz’in ve Muhammed’in annelerine de iyilik yapın. Çünkü Allah’tan sonra onların benim üzerimde çok hakları vardır.
Akrabalarınıza iyi davranın, ailelerinize iyilik yapın. Bizimle arkadaşlığı olan kimselere arkadaşlık haklarını yerine getirin. Cihad hiziplerine gelince!
Sayyaf, Hikmetyar, Rabbani ve Halis’e çok önem verin. Çünkü bizler onların bu cihad çizgisine devam edeceklerini, sapmaktan koruyacaklarını ümid ediyoruz.
Özellikle Celaleddin, Ahmet Şah Mesud, Mühendis Beşir, Sefıyullah Efzeri, Mevlevi Aslan, Ferit ve Muhammed Alem, Sir Alem, Mağlen, Seyyid Muhammed Hanif, Embuke gibi dahildeki komutanları da unutmayın.
Allah’ım, Seni bütün eksikliklerinden tenzih ederim. Sana hamd ederim. Senden başka hiçbir ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden mağfiret ister ve Sana tevbe ederim.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul