27 Ocak 2023 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İNSANLIĞIN KURTULUŞU İSLÂM’DADIR
İNSANLIĞIN KURTULUŞU İSLÂM’DADIR

İNSANLIĞIN KURTULUŞU İSLÂM’DADIR Abdullah Azzam

Birçok işaret ve ilham, bu akidenin/inancın şu anda insanlığın kurtuluşu olduğunu göstermek-tedir. Bu akide, yani İslâm inancı, insanlığın kurtuluşunu omuzlamıştır. O, halen kendisinden kurtulma imkânı bulamadığı bu despot sistemlerden insanlığı kurtaracaktır ki, insanlık, artık tüm cahili sistemlerin çukurlarına bir dalınca, kurtuluşundan ümidini kesmiştir. Bu öyle bir cahiliyedir ki, kapıları çalan bir şaşkınlık, yürekleri paramparça eden bir sıkıntı getirmiştir. İşte İslâm akidesi, insanı böyle bir durumdan kurtaracaktır. Artık aklı başında herkes, insanlığın yönelmiş olduğu bu gerçeği hisseder oldu. Her idrak/anlayış sahibi de şu gerçeği görmektedir:
Allah’ın insanlık için razı olup hoşnut kaldığı tek din, bu dindir. Bu din, bir rahmet, merhamet ve şifa kaynağıdır ki, bu dinin dönemi ve devri artık gelmiştir. İnşallah insanı tüm şaşkınlıklardan kurtarıp huzur verecek olan bu dinin hâkimiyeti pek yakındadır.
Müslüman, artık anlamıştır ki bu din, eşit/adil bir şekilde hem doğulu hem de batılı insanın elinden tutup onları kurtaracaktır.
Bizim böyle bir sonuca varmamızın bize göre birtakım sebepleri ve gerçekleri/gerekçeleri vardır ki, bunlar bizi böyle bir sonuca götürmektedir. Bunlar kesinlikle gösteriyor ki, gelecek İslâm’ın olacaktır. Bu konuda bazı önemli gerçekleri şöyle sıralayabiliriz:
1- Bu din, insanlara en uygun olan bir sistemdir ve yaratılışa da en uygundur. Fıtrîdir.
Batı uygarlığının yıkılışı yakındır.
Kitap ve Sünnetten buna ilişkin müjdeler vardır.
Yeryüzünde meydana gelen olaylar ve insanlığın Allah’a dönmesi bunu göstermektedir.
İşte bu gerçekler/gerekçeler, Allah’ın izniyle bizi böyle bir sonuca götürmektedir. Bunlar göstermektedir ki, insanın gölgesinde barınıp dinleneceği tek akide/inanç İslâm’dır.
Şimdi ben size bu dört gerekçeyi kısaca sunacağım.
BİRİNCİ GEREKÇE: İSLAM FITRAT DİNİDİR
Gerçekten insan, Aziz ve Hâkim olan Allah tarafından yaratılmıştır. İşte bu din de O’nun indirdiği bir dindir. Bu din sayesinde insanlık huzura ve rahata kavuşacaktır. Allah (c.c.) insanın mutluluk ve saadetinin bu dine bağlı olduğunu açıklıyor. Bu, ta ilk andan itibaren Allah’ın koymuş olduğu metotla/ programla mümkündür. İnsanın cennetten ayrılıp yeryüzüne indiği andan itibaren bu böyledir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “De ki: Bazınız bazınıza düşman olarak oradan (cennetten) inin! Artık Benden size hidayet geldiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de Beni anmaktan yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim vardır, (işi zordur) ve Biz onu, kıyamet günü kör olarak haşrederiz (diriltiriz).” (Tâhâ, 123-124)
Esasen herhangi bir milletin ya da aracın ustası ve yapanı, yaptığı aletle birlikte o aletin çalışma prensiplerini ve kanunlarını da koyar. Onun nasıl korunacağına ilişkin esaslarını belirtir. Mesela buzdolabı, uçak, otomobil gibi araçlar kesinlikle bir mühendis tarafından ortaya konulmuş, bunların çalışma esas ve prensipleri de yine bu kimse tarafından belirlenmiştir. Bu itibarla herhangi bir aracın çalışması da mühendisinin onun için belirlediği kanun ve ölçülerle çalışır, aksi halde çalışmaz.
İşte bütün bunlar bizim için örnek teşkil etmektedir. Çünkü insanı yüce Allah yaratmıştır. Aynı zamanda ona uygun gelecek şeyleri öğretmiş, onu mutlu kılacak şeyleri bildirmiştir. Bunun için de kitabı, yani Kur’an’ı/Hikmeti indirmiş, insanlara Peygamberlerini göndermiştir. -Allah’ın salat ve selamı üzerlerine olsun-. Gönderilen peygamberler de insanı kurtarmaya gayret göstermişlerdir. İnsan, yaratanına itaat etmediği takdirde amelinin semeresini alamayacak, rahat yüzü göremeyecek ve mutluluğu tadamayacaktır.
Ruh ve cesetten meydana gelen insan, iki şeritli bir yolda yürüyebilir ki, biri ceset, biri ruhtur. İkisinden birinin ihmal edilmesi veya birinin tümüyle yıkılması halinde, bizzat insanlığını yitirir. Bundan dolayı maddeye dayalı tüm kültürler yıkılmıştır. İşte örnekleri: Atina, Roma Uygarlıkları, İran Uygarlığı ve modem Avrupa’ya kadar uzanan uygarlıkların sonu. İşte kilise, bu da insan fıtratına ters düştüğü için nispeten yıkılmıştır. Zira kilise, insanın sadece ruh tarafını ele almıştır. Hayatın gerçekleri karşısında aciz kalmış, gerilemiş ve dört duvar arasına çekilip inziva hayatı yaşamıştır. Hıristiyanlık, bu haliyle tıpkı Budizm ve Hinduizm durumuna düşmüştür.
Çünkü beşerî ceset üzerinde operasyonlar yapılabilir, kıyas mümkündür. Araştırmaya müsaittir. Aynı şekilde insanlığın meydana getirmiş olduğu cihazları bu beşerî cesedin üzerine işletilmesi mümkündür. Nitekim insanoğlu ceset alemiyle ilgili olarak icatlar yapmış, üzerinde operasyon yapacak aletler ortaya koymuş, tıp ile ilgili çalışmalar imkân dahiline girmiştir.
Halbuki ruh, insanın değer ölçüleriyle değerlendirilemez. O, kilo ile tartılamaz, metreyle ölçülemez. Barometre ile ölçülmez. Zira Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindedir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (İsra, 85)

İşte bunun içindir ki, Allah’ın gösterdiği yolun dışındaki bir yolda kararmış olan ruhu mutlu etmeye çalışmak, bu yolda çaba harcamak başarısızlıkla sonuçlanır. Allah’tan herhangi bir hidayet olmaksızın ruh ile bağlantı kurmak; tıpkı Çinli bir acuzeyle fasih Arapça konuşmak gibidir.
Ruh, ancak kendisinin tatmin edilmesiyle huzura erer. Ruhun doyurulması ise ancak Rabbani metotla, ibadetle, Rabbin emirlerine bağlılıkla mümkündür. Allah’ın emrine ve azametine ünsiyet elde etmekle sağlanır.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûna erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla sükûnet bulur.” (Ra’d, 28)
Bir insanın midesi acıkınca, kıvranmaya başladığı görülür. Bu kimsenin açlıktan kıvranmasını/ızdırabını yüklerle altınlar, milliyetçilik çığlıkları, her tarafı parıldatan uygarlıklar dindiremediği gibi, modem otomobiller de dindiremez. Ancak onun ızdırabını az da olsa, midesine giren bir yiyecek dindirebilir.
İşte buradaki Rabbani metodu (mide için), onun yemek yemesi suretiyle acısını dindirmektedir.
Aç olan ruhun gıdasına gelince; onun istediği tümüyle dünyayı ona vermek değildir. Zira bu husustaki Rabbani metot; ruhun ibadet ve zikirle doyurulmasıdır.
Gerçekten ruh bakımından sağlanacak olan huzur, beşer nefsi (ruhu) için ilahi olan metottur. İşte bu sayede kazanılan huzur hiçbir zaman izah edilemez.
Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:“İmanlarına iman katsınlar diye mü’minlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir. Her şeyi hikmetle yapandır.” (Fetih, 4)
Burada güven anlamına gelen “sekine,” Allah (c.c.)’ın ordularından bir ordu olarak değerlendirilmektedir. Zira Allah (c.c.), buna inanmış olan gönülleri tamir etmeyi emretmektedir. Bu; ruhu huzura hazırlamayı, ruhun huzur içinde varlığını sürdürmesini temin etmektir. Böylece facir ve kötü kalpleri bırakıp esas olan makamına oturmasını sağlamaktır.
Bu hususta İbn Teymiyye der ki: “Düşmanlarım bana ne yapabilirler ki? Zira cennetim ve bahçem benim kalbimde, ruhumdadır. Hiçbir zaman benden ayrılmaz. Öldürülmem benim için şehitliktir. Benim bulunduğum yerden başka bir yere sürülmem ise seyahattir. Hapishaneye konmam ise benim için bir halvettir.”1
Görüldüğü gibi bahçesi, cenneti ve huzur duyabileceği yeri, içinde/iç huzurunda bulunmaktadır. O dışarıdan kaynaklanmamaktadır.
Yine der ki: “Aslında dünyada bir cennet var ki, dünyada bu cennete girmemiş olan kimse, ahiret cennetine giremez.”2
İşte bu cennet dışta değil içtedir. İnsana hükmeden ve onu yöneten dünyadan kaynaklanmaz. Dünyaya hükmedenler ona hep kızıp öfkeleniyorlar. İşte o da onlara şöyle sesleniyor: “Gerçekte hapiste olan kimse; kalbini Allah (c.c.)’a karşı hapsetmiş olandır. Asıl esir olan, heva ve isteklerine esir olandır.”3
Bazıları da, bu sekine ve güven yoluyla sağlanan huzur hakkında şöyle derler: “Eğer krallar şu anda bizim bulunduğumuz durumu bilmiş olsalardı, bize kılıç çekerek bizimle mücadele edelerdi.”4
İKİNCİ GEREKÇE: BATI MEDENİYETİNİN YIKILIŞI
Artık Batı medeniyeti çökmüştür. Çünkü tek bir kanat ile uçmak istemektedir. Bu tek kanat ise “maddî kanat”tır. Batı, insan karakterini/tabiatım, kısaca fıtratını görmezlikten geliyor. Durum böyle olunca da bir tek ayak üzerinde de yürüyemiyor.
Diğer taraftan Batılılar, insanlık adına liderlik makamına oturdu. Bu liderliği de kiliseyle giriştiği kötü ve ağır bir savaş sonucu faturasını pahalı bir şekilde ödeyerek elde etti. Batılı kişi, sıkı sıkıya bağlı olduğu değerini çok ağır bir şekilde ödedi.

Batılı kişi, Avrupa toplumunun varlığını oluşturan çocuklarının halka ait toplu yerlerde, kilise eliyle kurulan engizisyon mahkemelerindeki kimseler eliyle yakıldığını gördü. İşte bunun içindir ki Batılı insan, kiliseye karşı ve onun ilahına karşı öfkeyle doluydu.
Batılı insan, uyanınca, yüzünü kaplayan ve gözünü görmez kılan yılların birikimi olan tozlarını silkeleyip atıverdi. Artık o kendini her bakımdan serbest kabul ediyordu. Bundan böyle o, herhangi bir dinin vesayetini kabul etmediği gibi, bir parti ya da grubun himayesini de kabul etmemekteydi.
Yine Batılı insan, elini bağlayacak ve aklına engel olabilecek hiçbir şeye inanmak istemiyordu. Bu yüzden dinî düşünceye karşı savaş açtığı gibi gayb damgası taşıyan her şeyle de savaşır oldu.
Ancak Batılı insan ruhî açlığını, zaman zaman kiliseyle doyurabiliyordu. Ahirete olan inancı ve din adamlarıyla görüşmesi, onun kalbinin ve ruhunun açlığını az da olsa gideriyordu. Fakat kilisenin aleyhine harekete geçince ve din adamlarına tavır alınca, onun ruhunda ve kalbinde bir boşluk doğdu. Bu, korkunç bir boşluktu. Bu yüzden de (Avrupa) akıldan bir ilah dikmeye, ortaya koymaya girişti. Çünkü doğan ruhî boşluğun yerini başka bir şeyle doldurmak istiyordu. Akıl için bir heykel diktiler. Bu, Fransa’da, Paris’te dikildi. Dikilen bu heykel, bir kadın suretiydi.
Batılı insanda ortaya çıkan ruhî boşluğa, Hegel ve Nietzsche gibileri “Örnek Akılcılık” ekolünü kurarak bir çare getirmek istiyorlardı. Fakat fırsat elden kaçmıştı, heyhat ki ne heyhat!
Bunları Agust Comte izledi. “Tabiatçılık” ekolünü bir ilah olarak ortaya koydu. “Akılcılık” putunun yerine “Tabiat” putunu yerleştirivermişti. Güya bunlar kilisenin yerini tutacaktı. Fakat bunun da çabası, ötekilerinin çabası gibi boş çıktı.
Sonra da bakıyoruz ki, Karl Marks geliyor. Bu da meydana gelen boşluğu “Ekonomi” teorisiyle doldurmak istedi. Marks, insanlık tarihini ve insanların yönelişlerini yorumluyordu. Fakat bütün bunlar; acı bir başarısızlıkla sonuçlandı.
“İnsan ve Paramparça Olmuş Karamsar Kalbi” adlı eserinde Lybald Wilm Danic şunları diyordu: “Çağımızda yaşamakta olan insan, gerçekten hiçbir şeye inanmıyor ve hiç düşünmüyor. Ya da henüz düşünmek istemiyor. Ancak bu insan çok şeyler biliyor. Mesihliğin, yani Hristiyanlığın çöküşünü, beraberinde Marksizm gibi ideolojilerin de çöküşünü de biliyor. Bu, beraberinde bir de derin buhran getirmekteydi. Bu buhran, gerçek anlamda ebedî bir canlanmanın ya da hayalin bir belirtisi değil, aksine bu, ölümün alameti ve habercisidir.”5
Düşünür La Moni de şunları söylüyor: “Gerçekten insanlık hızlı adımlarla helake/yok oluşa gidiyor. Son anlarını yaşıyor. Evet zavallı, yoksul ve yaralı insanın durumu böyle, bir şifa umudu kalmamış! Uygarlığımızda işlenen aşın hatalar onu giderek boğmaya vardırıyor.”
İşte Batı uygarlığının yıkılış sebepleri açık-seçik olarak anlaşılmış bulunmaktadır. Çünkü uygarlığı/medeniyeti dinsiz olarak uyakta tutmak istemekte, Rablerini de arkaya atıvermektedir.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah kimi saptırırsa, artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur. Dünya hayatından onlar için acı bir azap vardır, ahiret azabı ise daha zorludur. Onları Allah’tan kurtaracak hiçbir koruyucu da yoktur.” (Ra’d, 33-34)
Fransız Filozof Bergson da şunları söylemektedir: “Dinin ilimden ayrılması, aslında her ikisinin de sonudur.”6
Bernard Shaw da şu ifadelere yer veriyor: “Her zaman bildiğim bir şey vardır. Medeniyet ve uygarlık kesinlikle dine muhtaçtır. Medeniyetin varlığını sürdürebilmesi veya sürdürememesi kesinlikle dine bağlıdır.”7
İngiliz yazar Wilson, Onulmaz Hastalık adlı eserinde ilaca işaretle şunları dile getiriyor: “Papa Pavlos’un getirdiği çözümler, artık yirminci asrın yarısına gelindiği şu sıralarda makbul görülmektedir. Çünkü bu medeniyet mekanik bir gelişme içinde üç asırdır varlığını sürdürmektedir. Fakat beraberinde büyük bir boşluk getirmiştir. Bu uygarlık, onu nasıl doyuracağını bilememektedir.”8
Avrupa, ölçülerine boyun eğdirebildiği her şeyde icatlar ve yenilikler getirdi. Aynı zamanda deneyle çözebildiklerini, açık bir şekilde araştırabildiklerini ortaya koydu. Yine mikroskop altına alıp gözetleyebildiklerini, ameliyat neşteriyle tedavi altına alabildiklerini de meydana koymuştur. Aynı şekilde basınca ya da kütle yoluyla deneye tabi tutarak ortaya koyduğu icatlarını, hem de şaşırtıcı icatlarını gösterebilmiştir. Bu itibarla Avrupa, iki yönden ilerleme kaydetmiştir:
a- Teknik alanda parlak bir noktaya erişti,
b- Maddî açıdan da korkunç bir düzeye geldi. Avrupalı insanın (dünyalık açıdan) rahatını sağlamak için birçok şey geliştirip ortaya koymuştur. Bu sayede insanlar rahata kavuşmuş, uzak mesafeler yakın olmuş ve zamandan da tasarruf yapılabilmiştir.
Mesela uçakların, otomobillerin, buzdolaplarının, havalandırma cihazlarının ortaya konulmasında ilerleme kaydetmiştir. Fakat Avrupalı, insanlığa bir tek şeyi sunmada başarısız olmuştur. Bu da “mutluluktur.” İşte Avrupa buna susamış, kalplere huzur vermede başarısız kalmıştır. Ruhlara huzur getirememiş, insana rahat edebileceği bir ortam kazandıramamış, vicdana ve sinirlere istikrar getirememiştir. Bunun nedeni çok basittir.
Bütün bu anlatılanlar ruh ile ilgilidir. Ruhun doyurulabilmesi, ancak yaratanı tarafından sağlanabilir. Kaldı ki, mutluluk problemi de kalplerle ilgili olan bir durumdur. Kalpler de sadece bütün gaybları (bilinmezleri) bilen yaratıcısı Allah’a ait bulunmaktadır. O Allah (c.c.), saadeti kalplere dilediği gibi sokar. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Mü’minlerin kalplerine güven duygusu ve huzur indiren O’dur...” (Fetih, 4)
Avrupa, ruh ve ruhla ilgili konularda kesin başarısızlığa uğramıştır. Çünkü ruh denilen şey metrelerle ölçülemez, teraziyle tartılamaz. O civalı barometreyle de değerlendirilemez. Bu yüzden Batı kültüründe yetişen insanın giderek umutsuzluğu arttı. Giderek onun acımasızlığı arttı. Böyle bir karamsarlık ve şaşkınlık içinde Batı kültür ve medeniyeti onu bırakıverdi.
Nietzsche, bir Batılı adına konuşurken “İşte Zerdüşt, tanrının (ilahın) ölümünden böylece söz etti. Süpermen insan da böyle doğdu.” diyor.
Felsefesinden söz ederken de şöyle diyor: “Tanrı (hâşâ) öldü. Onu biz öldürdük. İnsanlık da gerçekten buna büyük bir cenaze töreni hazırladı. Tanrıya (hâşâ) iman da nedir ki? Bu sırf güçsüzlüktür, zayıflıktır ve bir zaafın sonucudur.”9
“Tanrıya (hâşâ) iman etmek insanlıktan şüphe etmektir. Zira insanın kendisi kendisine yeterlidir.”10
İşte bu korkunç haliyle Allah (c.c.)’dan kaçışın sonucu, onun isyankarlığını ve canavarlığını arttırmıştır. Dahası maddî uygarlık, insanı bu acı karamsarlık cehenneminin içine atıvermiştir.
Alexis Carrel, “İnsan, Bu Meçhul” adlı kitabında der ki: “Gerçekten sıkıntı ve ızdırapların genel kaynağı, modem şehir insanının karşı karşıya bulunduğu dertlerin tümü, bunların siyasî sistemlerinden ekonomik düzenlerinden ve sosyal yaşantılarından ileri gelmektedir. Zira bilimin insanlık için ortaya koymuş olduğu ortam ona uymamaktadır. Çünkü oluşturulan bu çevreler, insanın kendisi düşünülmeden ortaya konulmuştur.”11
Bernard Russel, insanın umutsuzluğundan söz ederken şunları söyler: “Dünyamızda yaşayan insanlar dışındaki varlıklar ve canlılar çok daha mutludurlar. Halbuki bu mutluluk ve huzur hayvanlardan daha çok insanların hakkıdır. Ancak insanlar bu modem dünyada mutluluktan yoksundurlar. Bugün ise artık insanların bu nimeti ve mutluluğu elde etmesi imkânsız hale gelmiş bulunmaktadır.”12
Markhell ise şunları söylüyor: “Gerçekten Batı uygarlığı, geçirmekte olduğu gelişmenin bu son dönemlerinde âdeta vahşileşmiş ve yabanileşmiş bir duruma gelmiştir. Çünkü işi o derece azıtmıştır ki o, manevî olarak ne kadar değer ölçüsü varsa hepsini alaşağı etmiştir. Onun azgınlığı geçmiş insanların mirasına, mukaddes her şeye ve saygınlığı bulunan tüm değerlere saldırmaya kadar gidebilmiştir. Bunlarla da yetinmemiş, pençesini ta onun ciğerlerine kadar uzatıp onu oradan koparıp atmış ve paramparça bir hale getirmiştir. Bunları iki çenesinin arasına alıp öfke ve kin ile çiğnemiştir.”13
Aslında bu ruhî boşluk, Batılının hayatında meydana gelen bu hal, insanı kendisine yönelten yüce bir amacın olmaması, bir sıkıntı ve şiddet anında kendisine sığınılan bir ilahı da tümüyle inkara kalkışmaları, Batılı insanı çok acıklı bir sona vardırmıştır. Üzücü bir tutuma götürmüştür ki, bu, karamsarlığın, câniliğin ta kendisi olmuştur. İçten tamamen paramparça olmuş, sinirsel rahatsızlıklar ortaya çıkmış, stres alabildiğine yayılmıştır. Hayalinde ürettiği savaş baskılarının gelmesi, korku ve endişesi onu öyle bir duruma getirmiştir ki, artık Batılı insan hayattan kaçıp kendini tamamen alkole vermiştir. Bu, kongreye katılan bilim adamlarının bilhassa dikkatini çeken “Dünyadaki Eşeklerin Sayısı...” ismindeki doktora teziydi.
Bilim adamlarından biri, gerçekten bunu çok garipser, zira beşer hayatı nasıl olur da bu tür önemsiz işler uğruna harcanabilir? Hem de böyle bir şey için nasıl bu manada bir kongre toplanabilir?
Şimdi sen de benimle birlikte düşün: Amerika gibi bir ülke nasıl oluyor da böylesine bir kayboluşu kucaklayabiliyor? Ki, bağımsızlıkları üzerinden iki yüz yıl gibi bir zaman geçmiş olduğu halde halen hayatın anlamını kavrayabilmiş değil. Daha doğru dürüst olarak öğretimi için bir felsefe ve bir hedef çizememiş.
Şopenhaur, Batılı insanın hayatını birkaç kelimede özetlemektedir: “Hayat sağdan sola hep elemle, ızdırapla ve bıkkınlıkla geçmektedir. Bu Batılı dilediğince ilahından medet umsun. Çünkü gittiği yolun sonunda onun lokması olacaktır. Zira kader ona acımaz.”14
Batı’da fabrika bacalarının dumanı, insanlığın ruhunu boğmuştur. Artık alet, ustasını ve mühendisini öldürür hale gelmiştir. Üretimin alabildiğince çokluğu, aletlerin fazlalığı Batılı toplumu ezmiştir, nefes alamaz hale getirmiştir. Artık yığınlarla para ve maddenin Batılı insanın kalbine baskı yapması nedeniyle onu boğmuştur. Atom zerrecikleri onun vicdanının derinliklerindeki merhameti ve ahlakı almış, yok etmiştir.
Bu madde dünyasında insanlığın sınırsız üretimi bazı ahlakî kurallar gerektirmektedir. Zira tümüyle yok olmaktan kurtulabilmesi ancak bu sayede mümkün olacaktır. Mutlaka bir emniyet sübabı gereklidir ki bu zalim güce karşı konabilsin. Bu zalim güç Batı’nın elindedir. Böylesi bir sübap, Allah’a bağlanmaktadır. Ahiretteki hesaptan korkmakla, Allah’ın kullarına merhamet etmekle elde edilir. Ruhî bakımdan doymuş olmakla kazanılır. Bu da Allah’a, O’nun kaza ve kaderine inanmakla ve imtihanlara sabretmekle sağlanır.
Batı Düşüncesinin Umutsuzluğu
Batılı yazarların kitapları, özellikle tiyatrocu ve romancıların eserleri, bunlardan da akılcı olmayanların kitapları incelenmesi halinde hayretler içinde kalınacaktır. Zira onların yazdıkları satırlar arasında endişe, ızdırap, sıkıntı ve acı yatmaktadır. Adeta hepsinden umutsuzluk damlamaktadır.
Gerçekten umutsuzluk, sıkıntı, ızdırap, acı, darbe, bıkkınlık, gereksiz şeyler, dikbaşlılık/inat, paramparça oluş, huzursuzluk, karamsarlık ve isyankârlık bu kimselerin ruh hali olmuştur.
Batılı yazarların kitaplarının her sayfasında bunlara rastlamak mümkündür. Öğrenmek istersen Fransız yazar Camus’un tiyatro eserlerini bir oku. Mesela “İnatçı, Şaşkın Adam, Yanlışlık ve Muhasara Durumu” gibi tiyatro eserlerini okuyabilirsiniz.
Camus der ki: “Bizim bu dünyada içkiden başka hiçbir şeye inanmamamız gerekir. Onun haykırışı şöyledir: Dünyada ölüm! Her şeyi yakıp yıkın. Bizim görevimiz, ret ve inkârdır. İşte benim İncil’im budur.”15
Amerikalı Arthur Miller de Düşüşten Sonra isimli tiyatro eserinde der ki: “Benim ülkemde en suçsuz olan, genellikle akıl hastalıkları merkezidir. Bunlardan en suçsuzlar ise delilerdir.”16
Fransız yazar Sartre da şöyle demektedir: “İlahların tek işi, insan kırıntılarıyla uğraşmaktır, başkaca yapacakları bir şey yoktur.”17
Fransız tiyatrolarını oku. Mesela “Gizli Oturum, Kibirsiz Ölümüm, Kirli Eller, Faziletli İsyankâr Azgın, Tuna Tutukluları” gibi...
Yine istersen bu kişinin şu isimdeki kitaplarını da inceleyebilirsin: “Ruhun Ölümü, Aklın Yolları, Özgürlük Çağı, Sinekler.” Yine bu şahsın “Ücretsiz Katil” adlı kitabını da oku.
Batılı yazarların nazarında en önemli problem ölümdür. Zira ölüm, korku salmaktadır. Çünkü ölümün bizzat çok acı bir olaydır. Zira daha önceki tüm yaşantıyı geçersiz ve boş kılmaktadır. Nitekim Samuel Bocot, “Mutlu Günler” isimli kitabında bunu dile getirmektedir: “Ümitsizlik, önemsiz şeylerle vakit geçirme, acı, ızdırap esasen Batılı insanın yaşamı haline gelmiştir.”
Heidegger de şu görüşü ileri sürmektedir: “Gerçek yaşam, ümitsizlikten geçer.” (Sıkıntı)
Sartre da şu ifadelere yer veriyor: “Gerçek hayat, umutsuzluğun ötesindeki hayattır.” Daha da ileri giderek şöyle der: “İnsan da içten hep ızdıraplıdır.” Alman filozofu Nietzsche de şöyle diyor: “İnsan, teslimiyet ile inatçılık ve huzursuzluk arasında kalan bir varlıktır. Zira insanın varlığı, hem paramparça olmak hem soyulmaktır. Bu da akılsız olan, başka bir amaç düşünmeyen bu dünyanın durumudur. Bir kimse kurtuluşu ancak delilikte bulmaktadır. Ancak delilik, onu bugünkü sürünmesinden kurtaracaktır.”
Yine şu görüşü savunuyor: “Umutsuzluk, huzursuzluk, ızdırap fıtratın/yaratılışın özelliğidir, hatta insanlığın büyüklüğü de burada yatmaktadır.” Varlık felsefesi araştırıcısı Kierkegaard da şöyle söylemektedir: “Gerçekten varlığın anlamı, bizim kesinlikle umutsuzluğu ve ızdırabı kucaklamamızdır. Umutsuzluğu tercih eden kimse, ebedî olan değeri içinde yine kendi zatını seçmiş olur. Bu bakımdan, o kimsenin kendisini tekrar tekrar intihara attığını görmekteyiz. Gerçekten asıl dikkat ve uyanıklık her zaman ızdırap şeklinde kendini gösterir. Umutsuzluk ise bu ızdırabın en son vardığı merhaledir.” Bu öldürücü ve kahreden durum, ölünceye dek Kierkegaard’ı hiç bırakmamıştır.
Onun kitabının adı “Korku ve Ürperme”dir, bir de “Umutsuzluk ve Ölüme dek Hastalık” adlı araştırması vardır.
İşte günümüz dünyasının başlıca görüntüleri ve yansımaları Batılı büyük yazarların, düşünürlerin ve edebiyatçıların ürünlerinde çok açık bir şekilde görülmektedir: Anarşizm, bu dünyayı boğmak istiyor. Dünyadaki tüm nizamları ve düzenleri sarmıştır. Hatta anarşi, tüm gayretiyle Batılının -şayet kalmışsa- kalan değerlerini de paramparça etme gayretindedir, tıpkı örümcek yuvası gibi, darmadağın hale getirmeye koşmaktadır. Bugünün insanı, bu anarşik duruma gelmiş olan toplumun tüm değerlerinin yok olduğu görüşündedir, artık insanlık çıldıracak, hayatına son verecek hale gelmiştir. Tüm değerlerini yitirmiş, insanlığını bile unutur olmuştur. O, azgın bir alete dönüştürmüştür insanlığını. Tüm ruh değerlerini, deneyimlerini, vicdanını alt-üst etmiştir. Adeta sağır bir toplum haline getirmiştir. Tek başına insan tüm üstünlüklere, icatlara ve değerlere sahip olmak, bunlara hükmetmek istedi, ruh ile madde arasında bocalayıp durdu.
Tek başına, yalnızlık ile baş başa. Sağır ve duygusuz bir dünyanın pençesinde kalmış, hiçbir zaman onun isteklerine cevap verememiştir. Düşük/aşağılık tüm sistemler, insanların eliyle yapılmış sistemler, siyasî, sosyal ve askerî ne varsa tümü günümüz dünyasına yuları kaptırmış bulunmaktadır. Bunlara ayrıca dünyadaki yıkımlar, savaşlar, nükleer silahlardan doğmuş olan korkuları ekleyin ve gerçeği görün. Makyavel, maslahat/yarar adına tüm değerleri ve ahlakı kurban ediverdi.18
Bir de İngiliz yazar Osbome’un bir sözü var. O, “Konuk” adlı tiyatro eserinde bunu söylemektedir. Gerçekten Batılı insanın durumunu en güzel bir şekilde ortaya koymaktadır: “Bizler ölüleriz. Gücümüz kalmamış ve kaybolmuşuz. Biz sarhoş delileriz. Biz ahmağız, biz aşağılık kimseleriz.”
Bütün bunlar şu nedenlerle olmuştur:
- Dini, kesin bir şekilde hayattan uzaklaştırmak suretiyle meydana çıkan korkunç boşluk,
- İslam’dan uzaklaşmak, toplum hayatım bırakmak ve neticede öldürücü yalnızlık içindeki ferdî hayat.
- Hayatı için en değerli örnekleri ve yaşantısı için amacını yitirmiş olmak.
TOPLUMLARDA İLAHÎ KANUN
İnsan hayatında Allah’ın kanunu geçerlidir. O’nun kanunu iki çeşittir: Kevnî kanunlar ve Şer’i kanunlar.
Kevnî kanunların bir ismi de tabiat kanunlarıdır. Allah (c.c.)’ın kâinatı yaratırken madde için koyduğu kurallardır. Ateşin yakması, suyun akması, serbest kalan bir cismin yere düşmesi gibi... Bütün varlıklar Allah’ın kanunlarına -ister istemez- boyun eğerler.
Bir de Allah (c.c.)’ın insanları muhayyer bıraktığı toplumsal kanunlar vardır. İnsan bunlara uyup uymamakta serbest bırakılmıştır. Allah (c.c.), insana akıl vermiş ve iyiyi kötüden ayırabilmesi için bir de Kitap göndermiştir.
Ayrıca uyması halinde elde edeceği mükâfatları ve uymaması durumunda karşılaşacağı cezayı da haber vermiştir. İnsan, nasıl Allah’ın tabiat için koyduğu kanunlara uyuyorsa, aynı şekilde şer’i kanunlara da uymalıdır. Çünkü bu şaşmaz, yanılmaz Allah (c.c.)’ın insan için öngördüğü kanundur. Allah asla vaadinden dönmez, yalan söylemez. Bakın Rabbimiz nasıl buyurmaktadır: “Size isabet eden her musibet, ancak ellerinizin kazanmakta olduğu dolayısıyladır.” (Şura, 30)
Bütün felaketlerin ve musibetlerin başı, insanın Allah’ın gösterdiği yoldan ve çizgiden uzaklaşmasıyla olmuştur.
GÜNAH VE SUÇLAR/MUSİBETLER VE ELEMLER
Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Derken kendilerine hatırlatılanı (Allah’ın rızasına uygun yaşamayı, İlahî tebliği ve hükümlerini) unuttuklarında, onların üzerine her şeyin (bolluk, güç, sağlık, servet vb.) kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerde sevince kapılıp şımarınca, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular. Böylece zulmeden topluluğun kökü kurutuldu. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.” (En’am, 44-45)
Bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Eğer siz yüz çevirecek olursanız, Allah, sizden başka bir kavmi getirip değiştirir. Sonra onlar, sizin gibi de olmazlar.” (Muhammed, 38)
Avrupa üç dönem geçirmiştir. Maddeye dayalı tüm laisizm uygarlıkları da bu dönemlerden geçmektedirler.
- Allah’tan Uzaklaşmak.
Her şeyin kapılarını kendi aleyhlerine açmak.
Üretim, icat ve keşiflere ait kapılan sınırsız açık tutmak. (Üretim ve tüketim için sınır tanımama, sonuçta insanlık için büyük bir israf ve çevre kirliliği doğurmuştur.)
- Bozulma, çözülme ve tamamen darmadağın olma dönemi.
Bunlardan sonra özgürlük, demokrasi ve toplumun yararı gibi kelimeler/ sözcükler Avrupa toplumunu harekete geçirdi. Ordular sırf milletleri sömürmek, onların iliklerini ve kanlarını emmek için harekete geçtiler.
Daha sonra da 1. ve 2. Dünya Savaşı oldu. Bu savaşların sonunda Avrupalı, savaş meydanlarında çiçeği burnunda yaklaşık otuz milyon gencini kaybetti. Savaş sona erdi, fakat gençlik de bağlı bulunduğu tüm değerlerini kaybetti. Artık sözler sona erdi. Bundan böyle söylenen kelimelerin hayat için bir anlamı kalmadı.
Bunu da Caz Çağı izledi. İlk defa 1920’de gençler savaş meydanlarında akıttıkları kandan nehirleri bu defa şaraptan ve içkiden nehirlere dönüştürdüler.
Bundan böyle gençler için, evet boş ve ızdıraplı gençler için tek kaçış yolu bu oldu. Gençler serbestti. Artık hayvanca yemekten, içmekten ve hayvani değerlerden başka bir şey düşünemez oldu. Bu durumda toplum cinsel hastalıkların yarattığı hastaneler haline geldi. Toplum psikologlara, ruh ve akıl hastanelerine gerek duyar oldu.
Bugün Batı gençliği büyük bir toplumsal tatminsizlik içindedir. Her türlü maddî imkâna rağmen en büyük intihar oranı, en müreffeh ülke olan İsveç ve Norveç’tedir. İçki ve uyuşturucu da onların gençliği için en büyük problemdir.
Bu insanlar, insanlığın en zor soruları olan şu sorulara cevap verememenin sıkıntısını yaşıyorlar:
Nereden geldim?
Niçin geldim?
Ne yapmak için geldim?
Nereye gideceğim?
Bu sorular, tarih boyunca insanlığın cevap aradığı fakat bir türlü kendi aklıyla tatmin edici cevap veremediği sorulardır. Felsefe hep bu sorulara cevap aramak için çıkmış, fakat her felsefeci kendinden önceki nazariyeye karşı çıkarak yeni nazariye ortaya koymuş olmasına rağmen doyurucu sonuç alamamıştır. Ruhen tatmin olamayan Batı insanı bu soruların altında ezilmekte, cevap bulamadığı bu soruları hiç olmazsa bir müddet olsun unutabilmek için içkiye ve uyuşturucuya başvurarak kendini avutmaktadır. Hiç olmazsa aklının başında olmadığı o zamanlar rahat edebilmektedir. Müslüman toplumlarda doğup büyüyen insanların bir kısmı da bu soruların cevaplarını hazır olarak vahiyden alıp bu tür sıkıntıları yaşamadıkları için imanın kıymetini bilmemektedirler.
RUHÎ BOŞLUĞUN GETİRDİĞİ FELAKETLER
Bizim gördüğümüze göre, ruhî boşluk ve başıbozukluk sonuçta şunları getirdi:
1- Alkollü içkilere alabildiğince düşkünlük.
2- Her türlü uyuşturucuyu kullanmak.
3- Ruhî ve aklî dengesizlikler, hastalıklar.
4- İnatçılık, uygarlıklarla uyuşamamak.
5- Değişik mikroplar.
6- Cinsel ilişkilerden doğan hastalıklar, cinsel bozukluk.
7- İntihar/hayatına son vermek.
Şimdi uygarlığın ve medeniyetin getirdiği hastalıklara ilişkin ürkütücü rakamlar vereceğim:
1940’lı yıllara Amerika’da alkoliklerin oranı (yıllık) % 42 idi.
Uyuşturucu kullananların sayısı Amerika’da 1975’de % 19’dur. Bu sayı 1978’de % 49’a varmaktadır.
ABD’de akıl hastalarının sayısı hastanelerde 750.000 idi. Bu sayı, tüm hastaların % 55’ini oluşturmaktaydı.
2. Dünya Savaşı’nda Amerika’da silah altında bulunan kimselerin sayısı 180.000 idi. Bu sayının % 43’ü akıl hastası ve saralı olduklarından askerden muaf tutulmuşlardır.
Askerlik hizmetlerine alınmak için yoklamaya çağrılanların 860.000’i yoklamadan kaçmıştır.
Son yıllarda ortaya çıkan AİDS, Amerikan toplumunu derinden etkilemiştir. Tedavisi için büyük paralar harcanmaktadır.
*Bu makale Buruç Yayınları. tarafından yayınlanan Şeyh Abdullah Azzam Külliyatı (Çev. Mustafa Yiğit) kitabından iktibas edilmiştir.
İbn Kayyım el-Cezviyye, el-Vabilu’s-Sayyib, 81
İbn Kayyım el-Cezviyye, eİ-Vabilu’s-Sayyib, 81
İbn Kayyım el-Cezviyye, el-Vabilu’s-Sayyib, 81
İbn Kayyım el-Cezviyye, el-Cevabu’l-Kafi, 107
Dr. Mehdi Ahmed, Geleceğin İdeolojisi İslam
Raşid el-Gannuşi, Batı.
Bkz. Dr. İmaduddin Halil, Laikliğin Yıkılışı, 165.
Bkz. Dr. İmaduddin Halil, Laikliğin Yıkılışı, 165.
Raşid el-Gannuşi, Batı, 22.
Raşid el-Gannuşi, Batı, 22.
Raşid el-Gannuşi, Yolumuz, 27.
Vahiduddin, İslam Meydan Okuyor.
Prof. Raci Faruki, Konferansından.
Arthur Şopenhaur, Bir İrade ve Tasavvur Olarak Dünya, Bkz. Gannuşi, Batı, 26.
İmaduddin Halil, Dünya Anarşizm, 130-131
İmaduddin Halil, Dünya Anarşizm, 22
 İmaduddin Halil, Dünya Anarşizm, 155
Dünya Anarşizm, 49.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul