
Binlerce yıldır her inanç sahibi, inancını önce samimi olarak savunur, korur ve yaÅŸar. Zamanla da yaÅŸantılar azalır ve çoÄŸunlukla inanç olarak kalır. İslâm toplumunun da zamanla yaÅŸamları baÅŸka inançlarla deÄŸiÅŸmiÅŸ, yaÅŸadıklarını sadece savunur ve konuÅŸur hale gelmiÅŸlerdir. Din adına konuÅŸanların çoklarının hayatlarında amel az görülmektedir. Dolayısıyla da toplum din adına konuÅŸanlara bakarak konuÅŸmayı ve dil ile inandım demeyi yeterli görmektedir. Nasıl olur da bilginin bu kadar çok ve bu kadar kolay ulaşıldığı bir zaman da, inandım demek yeterli görülür. Onca hakkı bildiren varken, ne bilginin kendisi ne de bildiren ciddiye alınmaz. Oysa Rabbimiz bunun yetmediÄŸini, itaat ve teslimiyetin gerektiÄŸini bildirmiÅŸtir. “İnsanlar, iman ettik demekle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebut, 2) “Sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceÄŸinizi mi zannettiniz?” (Bakara, 214)
Hayat devam ettiÄŸi sürece itaatte devam edecektir. Her insan da kime ve nasıl iman edip güvendiÄŸine ve itaat ettiÄŸine dikkat etmelidir. Kur’ân’da itaat seksen beÅŸ, ibadet de doksan dokuz defa geçerek konunun önemi vurgulanır ki, inandım demek yeterli görülmesin. İtaat ve ibadet; ÅŸirk ve küfürden, bid’at ve hurafeden, hased, kibir ve riyadan arındırılarak yapılsın ve salih amele dönüÅŸtürülsün. Salih amel de Kur’ân’da doksan bir defa geçmektedir.
İtaat, “Birine baÅŸ eÄŸmek, söz dinlemek ve emredileni yerine getirmektir.”
İbadet, “Boyun eÄŸmek, alçak gönüllülük, kendini aÅŸağılama, itaat ve kulluktur.”
İbadet; birini yüceltme, sevgi duyma, sığınma, korku, acziyet göstermektir.
İnsan mutlak birine itaat ve ibadet etmek zorundadır. İnançlar da itaat ve ibadetler üzerinde etkilidir. İman, birine güvenip sözünü doÄŸrulamaktır. Güvenilene de itimat edilip, itaat edilir. Dolayısıyla da inandım demekle iÅŸ bitmez, sonrasında teslimiyet gerekir. Birine teslim olup itaat etmek onu ilâh edinmektir. Bu ya yaratana ya da yaratılanlara yapılır. Laikiyle, demokratıyla, sosyalistiyle, Hindu ve Budistiyle, Yahudi ve Hıristiyanıyla her inanç sahibi inandığı dini yaÅŸayarak ortaya koyarlar. “Ben Müslümanım” diyenlerin de inandım dediÄŸi dinlerini yaÅŸamaları gerekir. Yoksa İslâm dil ile konuÅŸtukları, diÄŸer inançlar da yaÅŸadıkları olur.
İnsan mutlak olarak inanmak, yani güvenmek ve güvendiÄŸine de itaat etmek zorundadır. Bu insanın yaratılışta fıtratına konulmuÅŸtur. Hiçbir insan inanmıyorum ve itaat etmiyorum diyemez. Mesele kime güvenip itaat ettiÄŸidir. “Sonra da ona kötülüÄŸünü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran ÅŸüphesiz kurtulmuÅŸtur.” (Åžems, 8)
İnsan, imtihandadır. Bunun için hakka da bâtıla da girebilecek donanım kalbine özellik olarak verilmiÅŸtir ki, onlarla sınansın. İnsanın fıtratı, aklı, irâdesi ve bedeni, sonradan ona kazandırılacak karakterlere müsait yaratılmıştır. Ruhta ve bedende bulunan vasıflar insanı inanmaya ve itaate yönlendirir. İnandım demek yeterli olmaz, devamında itaat gelmelidir. Çünkü, insan fücur ve takva yönünü kullanmak zorundadır. Yani, insan inanmak zorunda bırakıldığı gibi, amel edip birine itaat etmek zorunda da bırakılmıştır. Yoksa imtihan olunamaz ve melekler gibi olunur. İmtihandan bahsediliyorsa önce inancın, ardından da itaatin olması gerektiÄŸi bilinmelidir. Ki, ardından iman ve amel bütünlüÄŸü oluÅŸsun.
Rabbimiz, kitabında yüzlerce ayette inandım diyenlerin neleri yapıp yapmayacaklarını bildirmiÅŸtir. Etrafını ve dünyayı eleÅŸtirenin önce amel ve ahlakına bakması gerekir. Kitabın ilk muhatabı insanın kendisidir. Sonra nasihat ve tavsiye de bulunacaktır. EleÅŸtirenin de davet edenin de önce kendisine bakması gerekir. Bunu yapmayanların bakışlarında büyük bir problem vardır. Dünyayı kurtarmaya çalışıp davet yapanın ve böyle davetçi yetiÅŸtirenin, önce kendisi ve yetiÅŸtirdiÄŸi Rabbe iman edip, itaat ve ibadet eden olması gerekir.
Önce imanın ne olduÄŸu bilinmeli ve gereÄŸi yapılmalı, sonra itaat ve ibadet kiÅŸiden beklenmelidir. Kitap ve Sünnet, iman ve amel bütünlüÄŸünü beraber zikrederek, bunu ortaya koymuÅŸtur. Kur’ân’a inandım diyen, Rasule tabi olmak ve itaat etmek zorunda bırakılmıştır. “Allah’a ve Rasule itaat edin” emri onlarca ayette bildirilmiÅŸtir. Rasulullah (s.a.s.) “Size iki ÅŸey bırakıyorum. Allah’ın kitabı ve benim yolum, yaÅŸantım.” buyurmuÅŸtur. Allah’ın Rasulü’nün hayatı bütünüyle Allah’a inandım diyenler için ÅŸâhidliklerle dolu iken, nasıl olur da inandım demek yeterli görülebilir. İnandım demeyi yeterli görenler, itaatlerini ya kendi fikirlerine ya da baÅŸkalarının fikir ve yasalarına göre yaÅŸamak zorundadır. Allah’a, kitabına, Rasulü’ne ve ahirette vaad edilenlere iman edip güvendim diyen, güvenini ahlakla, itaat ve ibadetlerle, zikir ve tevekkülle, sabır ve takvayla, ihlas ve ihsan ile desteklemelidir ki, o iman korunulabilinsin.
İman, “birini sözde tasdik etmek, kabullenip itaat etmek, onaylamak, gönülden baÄŸlanmak, güvenmek ve güvenilmektir.”
Rabbimiz, inandım diyenlerden nasıl bir itaat ve teslimiyet bekler? Bunlar ayetlerde ve hadislerde geniÅŸçe bildirilmiÅŸtir. Mümin, eline ve diline güvenilip sözü tasdik edilendir. İnsanları da Allah’a, kitabına, Rasulü’ne ve mü’minlere güvenmeye davet eder.
“Mü’minler muhakkak ki kurtuluÅŸa ermiÅŸlerdir.” (Mü’minun, 1)
Mü’min, kurtuluÅŸun kesinlikle Allah’a, Kitabına ve Rasulüne güvende olduÄŸunu bilendir. GüvendiÄŸi Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birler ve kitabına uyma çabasında olur. Sadece inandım demeyi yeterli görmez.
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasulü’ne iman ederler. Sonra imanlarında ÅŸüpheye düÅŸmezler. Mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad ederler…” (Hucurat, 15)
İmanın ve teslimiyetin anlatımını alemlerin Rabbi bildirir. Mü’min Allah’a tüm sıfatlarıyla güvenip hükmü olan kitaba da güvenir. Rasulün tek örnek olduÄŸunu kabul edip güvenerek tabi olur. Sonra Allah’a ve Rasulü’ne güveninde ve tasdikinde ÅŸüpheye düÅŸmez. Sonra da tüm imkanlarıyla inandım dediÄŸi dinde cehd ve gayret içindedir.
“..Onlar kötülüÄŸü iyilikle savarlar ve kendilerine verdiÄŸimiz rızıklardan infak ederler.” (Kasas, 54) Mümin, inandım demekle kalmadığı gibi kötülük namına ne varsa iyilikle geçiÅŸtirir. Dünya ve ahireti için istifade ettiÄŸi her ne varsa, bunu etrafı için de harcayandır.
“BoÅŸ söz iÅŸittikleri zamanda ondan yüz çevirirler...” (Kasas, 55) İnandım demeyi yeterli görmeyip, dünya ve ahiretine fayda saÄŸlamayan ne söz varsa, ondan yüz çevirir. BoÅŸ söz; imana, ahlaka, toplumsal iliÅŸkilere ve ibadetlere fayda saÄŸlamayan her söz, her konuÅŸma ve tartışmadır.
“Büyük günahlardan ve hayasızlıktan sakınanlar, öfkelendikleri zaman affedenler, Rablerinin davetlerine icabet edenler, namazı dosdoÄŸru kılanlar, iÅŸlerini aralarında istiÅŸare ile yürütenler, kendilerine verdiÄŸimiz rızıklardan infak edenler ve saldırıya uÄŸradıkları zaman yardımlaÅŸarak karşı koyanlar.” (Åžura, 37-39) Rabbimiz, inanmanın tek başına yeterli olmadığını fert ve toplum için ayetlerini açıkça akledenlere bildirir.
“Orada ne ticaret ne de alışveriÅŸin Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı, kalplerin ve gözlerin döneceÄŸi günden korkan erler sabah akÅŸam Allah’ı tesbih ederler.” (Nur, 37) Mü’min, dünya iÅŸi ve koÅŸturmacası onu Allah’ı anmaktan ve emirlerine uymaktan alıkoymayandır. Bu sadece selef olan öncekilerin vasfı deÄŸil, kıyamete kadar tüm inananların vasfı olması gerekir.
“Rahmanın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ve vakarla yürürler. Cahiller kendilerine laf atıp sataÅŸtıklarında selametle derler.” (Furkan, 63) Rahmanın kulları inandım deyip durmaz, yürüyüÅŸünü dahi inancıyla örtüÅŸendir. Ne yaptığının farkında olmayıp, Rableriyle hâkimiyet yarışına kalkacak kadar ileri giden cahillerden de yüz çevirip, selam der geçerler.
“Onlar ki Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak gecelerini geçirirler.” (Furkan, 64)
İnananlar, gündüzlerinde hükmüne boyun eÄŸip itaatle secde ettikleri Rablerine, gecelerinde de yönelip boyun eÄŸenlerdir.
“Onlar ki infak ettikleri zaman ne israf ederler ne de kısarlar. İkisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 67) İman eden, güvendiÄŸi Rabbinin verdiÄŸi her ÅŸeyden ne kısar ne de gereksiz harcar. Mü’min, kazandığında da harcadığında da Rabbinin emrine uyandır.
“Onlar ki Allah ile birlikte baÅŸka bir ilaha çağırmazlar. Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler. Zina etmezler…” (Furkan, 68) İnsan, mutlak aciz ve ihtiyaç sahibidir. Muhtaç olduÄŸunda yardıma kimi çağıracağı önemlidir. Mü’min, ilk önce Rabbini yardıma çağırır, sonra vesilelere yönelir. MüÅŸrik, son çare olarak; mü’min ise her an veli olan Rabbine yönelendir. Yardıma çaÄŸrılan veli ve ilah edinilmiÅŸ olur.
“Onlar ki, yalan yere ÅŸâhidlik etmezler. BoÅŸ bir ÅŸeyin yanından geçtikleri zaman vakarla yürüyüp geçerler.” (Furkan, 72) Mü’min, inanıp güvendim dediÄŸi dinin her emrine uyandır. Bu kendi ve ailesinin zararına da olsa yalan ÅŸâhidlik yapmaz ve insana faydası olmayan ne varsa vakarla yürüyüp geçer. DeÄŸerli vaktini boÅŸ iÅŸlerle ve onunla uÄŸraÅŸanlarla harcamaz.
“Onlar ki kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağırlar ve körler kesilmezler.” (Furkan, 73) İnsan sevdiÄŸinin sözlerini etkilenip dinler, sever ve itaat eder. Mü’min, güvendim dediÄŸi Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatıldığı zaman, duymayan sağır ve görmeyen kör gibi davranmaz. Kulak kesilip, gör denileni görüp hemen itaat derdine düÅŸer.
“Onlar ki ey Rabbimiz, bize eÅŸlerimizden ve soylarımızdan gözleri aydınlatacaklar bahÅŸet. Bizi takva sahiplerine önder kıl derler.” (Furkan, 74) İnananlar, güvendik dedikleri Rablerine muhtaç olduklarının farkında olurlar ve her ÅŸeylerini O’ndan isterler. Dünyada göz aydınlığı olacak eÅŸ ve çocuk istedikleri gibi, ümmete faydalı olacak öncü olmayı ister ve bunun için gece gündüz emek harcarlar. Mü’min, emeksiz iÅŸ olmayacağını bilir ve gerekeni gücü kadar yapar.
“Onlar ki Rablerine ortak koÅŸmazlar. Onlar ki verdikleri ÅŸeyi Rablerine döneceklerinden kalpleri korkarak verirler. İşte onlar hayırlarda koÅŸuÅŸurlar ve onlar hayırlarda öncüdürler.” (Mü’minun, 59-61) Mü’min, inandım demenin yeterli olmadığını ve Rabbine kavuÅŸacağını ve yapılanların mutlak karşılığının görüleceÄŸini bilir. Dolayısıyla da hayır namına ne varsa içinde olur ve hayır yapılacak yollar oluÅŸturarak öncülük eder. Herkes hayrın içinde olabilirken, hayra öncü olmak ve hayır yolları oluÅŸturmak herkesin yapacağı iÅŸ deÄŸildir.
“Mü’minler mü’minleri bırakıpta kâfirleri veli edinmesinler. ..” (Ali İmran/28) Mü’min, kendisi gibi Rabbine güvenen mü’minleri bırakarak, hakkın üstünü kendi irâdeleriyle örten ve hakkı gizleyerek küfreden kâfirleri sırdaÅŸ, yardımcı, dost, emreden veli edinmez.
“Ey iman edenler! Allah’dan hakkıyla korkun. Ve ancak müslümanlar olarak ölün.” (Ali İmran, 102) Mü’min, inandım demekle durmaz, bir ömür Rabbe teslim olma çabasında olduÄŸu gibi, bunu güvendiÄŸi Rabbine yaraşır itaatle yapmaya çalışır.
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Ve sakın ayrılığa düÅŸmeyin. ..” (Ali İmran,103) Mü’min, ferdiyetçilikten kaçınıp, veli edindiÄŸi diÄŸer mü’minlerle hayatı beraber paylaşır. Her emre, hep beraber uymaya çalışırlar. Ferdiyetçilik ve cemaatçilik, birer tefrika ve ayrılıktır. Önce ihtilaf çıkarılır, ardından tefrika gelecektir. Bugün veli edinip beraber olmadığınızı yarın sıkıntıda aramak zorunda kalırsınız.
“İçinizden hayra davet eden, iyiliÄŸi emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. KurtuluÅŸa erenler iÅŸte onlardır.” (Ali İmran, 104) Mü’min, inandım demekle kalmayıp, Allah’a kitabına, Rasulü’ne ve ahirette vaad ettiklerine güvenir, sonra insanları güvendiÄŸi dine davet eder. Sonra da iyiliÄŸi emredip, kötülükten de sakındırır.
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah zikredildiÄŸi zaman kalpleri ürperir. Allah’ın ayetleri onlara okunduÄŸu zaman imanlarını artırır. Ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal, 2) Mü’min, diliyle güvendim iddiasında bulunmaz, GüvendiÄŸi Allahu Teâlâ’nın her bir ismi anıldığında kalben ürperir ve O’nun ayetleri ona okunduÄŸunda imanı, yani Rabbine olan güveni, baÄŸlılığı ve itaati artar. Sırf Rabbine tevekkül edip güvenerek hayatının sevk ve idaresini O’na teslim eder.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119) Mü’min, takvalı olup emredilenlere uymada hassastır ve kendisi gibi dinde sadık, yani özü ve sözü doÄŸru olup itaat edenlerle beraber olduÄŸu bir hayatı paylaÅŸandır.
“Öyleyse seninle birlikte tevbe edenlerle emrolunduÄŸun gibi dosdoÄŸru ol ve haddi aÅŸmayın. Åžüphesiz ki Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hud, 112) Mü’min, kendisi gibi Allah’a, kitabına ve Rasulü2ne güvenen mü’minlerle hayatın her alanında, emrolunduÄŸu gibi dosdoÄŸru olma çabasındadır. Bunu yapmadığında haddi aÅŸacağını ve Rabbinin yaptıklarını gördüÄŸünü bilendir.
“Kim de mü’min olduÄŸu halde ahireti ister, onun için istenilen gayreti çalışıp sarf ederse, iÅŸte onların çalışmaları (Allah katında) makbuldür.” (İsra, 19) Åžirk ve küfürsüz iman etmek esastır. Sonra mü’min, her yaptığını ahiret kazanımına çevirir. Bunun için istenilen çaba ne ise gereÄŸini gücü kadar yapmaya çalışır. İnsan karşılıksız iÅŸ yapmaz, Allahu Teâlâ da yapılanları karşılıksız bırakmaz. Mesele, yapılanların karşılığı kimden ve nerede istenmektedir.
“Muhakkak ki mü’minler ancak kardeÅŸtirler. O halde kardeÅŸlerinizin arasını düzeltip barıştırın. Allah’tan korkun ki, merhamet olunasınız.” (Hucurat, 10) Mü’min, iman ettim demekle iÅŸi bırakmaz. Kendisi gibi inananlarla veli olmanın gerektiÄŸini yapar. Bozan deÄŸil de, sürekli düzeltendir. EleÅŸtiren ve konuÅŸanın çok olduÄŸu bir yerde iÅŸ yapan ve düzeltendir, mü’min.
“Aralarında peygamberin hüküm vermesi için Allah’a ve Rasulü’ne davet edildikleri zaman mü’minlerin sözü ise ancak iÅŸittik ve itaat ettik demek olur. İşte bunlar kurtuluÅŸa erenlerin ta kendileridir.” (Nur, 51) Mü’min, hak karşısında sağır ve kör olmadığı gibi, iÅŸiten ve iÅŸittiÄŸini hemen yerine getirme çabasında olandır. Mü’min, iÅŸitendir, iÅŸitmesi de itaat içindir. KonuÅŸmak ve tartışmak için deÄŸil.
“Namazlarında huÅŸu içindedirler. Onlar ki boÅŸ ÅŸeylerden yüz çevirirler. Onlar ki zekatı eda ederler. Onlar ki ırzlarını korurlar.” (Mü’minun, 2-5)
“Onlar ki emanetlerine ve vaadlerine riayet ederler. Onlar ki namazlarına devam ederler.” (Mü’minun, 8-9) Mü’min, önce Rabbine verdiÄŸi vaadinde durur. O’nun verdiÄŸi akıl, irâde ve bedendeki emanetler, Kur’an emaneti gibi nice emanetleri verenin yolunda kullanır. Namazlarında Rabbinin huzurunda olduÄŸunun bilincinde ve namaz sonrası verdiÄŸi sözleri hayatında uyarak yerine getirme çabasındadır.
“Allah’a davet eden, salih amel iÅŸleyen ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 33) Mü’minin sözünü güzel kılan, Allah’a iman olan güvene ve itaate insanları davet etmesidir. Åžirksiz, haramsız, bid’at ve hurafesiz, haset ve kibirsiz ameller iÅŸler. İman ve itaate davet ettiÄŸi Allah’a önce kendisi sâlih amellerle itaat eder. Yani yaÅŸayarak teslim olur. Sözüyle Müslümanım dediklerini, yaÅŸayarak da ortaya koyar.
“Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verdiÄŸi zaman, Mü’min bir erkek ve mü’min bir kadının iÅŸlerinde baÅŸka yolu seçme hakları yoktur. …” (Ahzab, 36) İnanıp güvendim diyen her mü’min erkek ve kadın, güvendik ve sözü tasdik ettik dedikleri Allah’ın ve Rasulün hükmü karşısında boyun büküp, baÅŸka yasa, fikir ve hüküm aramazlar.
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız ÅŸeyi niçin söylüyorsunuz?” (Saff, 2) Mü’min, inandım dediÄŸi dine itaat edendir. Bunu yaparken de haddini aÅŸmaz. Yapmayacağı, yapamayacağı veya onu ilgilendirmeyen ÅŸeyleri konuÅŸmaz. Kendini aÅŸan ve ilgilendirmeyen ÅŸeylerin ardına düÅŸmez.
“Müslüman, Müslümanın kardeÅŸidir. Ona zulmetmez, onu tehlikeye atmaz.” (Buhârî)
Mü’min, kendisi gibi teslim olan kardeÅŸinin haklarına riayet eder. Eliyle ve diliyle ona zulmetmediÄŸi gibi, onu dünya ve ahiret noktasında tehlikeye atmaz.
“Mü’minler birbirlerine karşı sevgi ve muhabbette bir vücut gibidir. …” (Buhârî)
Mü’min, aynı inancı paylaÅŸtığı kardeÅŸleriyle bir vücut olduÄŸunun farkında olup, bunun gereÄŸini yapandır. Onların acılarını, sıkıntılarını, sevinçlerini kendi sevinç ve üzüntüsü gibi görendir.
“BoÅŸ ve faydasız iÅŸleri terk etmek kiÅŸinin İslâmiyetinin güzelliÄŸindendir.” (Tirmîzî, İbni Mâce) Mü’min, hareket ve amel adamıdır. Ayetin bildirdiÄŸi gibi, bir iÅŸi bitirdiÄŸinde hemen diÄŸerine giriÅŸendir. Fakat, yaptıklarında boÅŸ ve faydasız iÅŸleri terk eder. Bu İslâm’ın ve kiÅŸinin Müslümanlığının güzelliÄŸindendir.
“Her kim bir kötülük görürse, hemen onu eliyle düzeltsin. EÄŸer eliyle deÄŸiÅŸtiremezse diliyle düzeltsin. Åžayet diliyle deÄŸiÅŸtirmeye gücü yetmezse kalbiyle buÄŸz etsin. Kalben benimsememek imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim) Mü’min, konuÅŸan deÄŸil, eliyle ve diliyle düzeltendir. Eli ve diliyle düzeltemese de en azından kalben zulme ve zâlime karşıdır. Bunu yapmadığında da imânen zayıf olduÄŸunu bilendir. Niceleri güçleriyle zulmü oluÅŸturup yayarken, çokları da bu zulümlere, Allah ile hüküm yarışına ve haramların yayılmasına elleriyle ve dilleriyle ortak olup, kalben sevip yönelirler.
“Ümmetimin en hayırlıları görüldüÄŸünde Allah’ı hatırlatandır. …” (Müsned) Ümmetin hayırlısı sadece konuÅŸan deÄŸil, konuÅŸtuÄŸunun gereÄŸini yaparak dinin ÅŸâhidi olandır. Diliyle ve yaÅŸantısıyla Rabbinin hükmünü, her bir ayetini itaat ederek insanlara gösterir. Her bir ayeti yaÅŸamakla etrafına Allah’ı hatırlatır. Mü’min olanın hayatının her bir parçasında bir ayet görünür. Çünkü mü’min, İslâm’ın ÅŸâhidi olduÄŸunun farkındadır.
“Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların güvende olduÄŸu kimsedir.” (Buhârî, Müslim) Mü’min, eliyle ve diliyle hakka çağıran, hakta tutandır. Mü’min Allah’ın güveninde olduÄŸu gibi, insanları da o güvene çağırır. Yani mü’min elinden ve dilinden insanların güvende olduÄŸu kiÅŸidir. İnsanlar ondan zarar görmedikleri gibi, her halde fayda görürler.
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah (onların yerine) kendisinin onları, onlarında kendisini sevdiÄŸi, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve ÅŸerefli olan, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından çekinmeyen bir kavim getirir. İşte bu Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediÄŸine verir. Allah rahmeti bol olandır, her ÅŸeyi çok iyi bilendir.” (Mâide, 54) Mü’min olan vazifesini yapmadığında, emredilenlere itaat etmediÄŸinde, bu dinin sahibinin onun yerine vazifesini yapacak bir baÅŸkasını getireceÄŸini bilmelidir.
“İşte onlar varis olanların ta kendisidir. Onlar firdevs cennetlerine varis olanlardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” (Mü’minun, 10-11) Rabbimiz, kendisine, emrettiÄŸi kitabına ve örnek gösterdiÄŸi Rasulü’ne güvenip itaat ederek teslim olanları cennetin varisleri kılmış, nicelerini de en yükseÄŸi olan Firdevs’e vârisçi kılmıştır. Bu inandım demekle deÄŸil de, bir ömür emredilenlere emredildiÄŸi gibi itaat etmekle hak edilir.
Ne mutlu Rabbe güvenip itaat edenlere.