27 Ocak 2023 - Cuma

Şu anda buradasınız: / MUVAHHİD MÜ’MİNLER, AHİDLERİNE SADIK OLANLARDIR
MUVAHHİD MÜ’MİNLER,  AHİDLERİNE SADIK OLANLARDIR

MUVAHHİD MÜ’MİNLER, AHİDLERİNE SADIK OLANLARDIR MUHAMMED İSLAMOĞLU

Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’nın, yalnızca kendisine ibadet, yani itaat etsinler diye yarattığı1 insan kullarının hidayeti için vazifelendirip gönderdiği en son Nebî ve Rasulü, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’den2 kıyamete kadar devam edecek olan ve Allah’ın korumasıyla asla yok olmayacak İslâm Milleti, Asr-ı Saadet’ten itibaren ilk defa yüz yılı aşkın bir zaman diliminde “İmam”sız kalmış3, üç kıtalık vatanları parçalanmış, her parçasına İslâm düşmanlarına bağımlı bir uyduruk devlet kurdurulup, başlarına ümmete ihanet etmiş yerli hainler yetkili kılınmıştır...
Peygamberlerin vârisleri olan ümmetin âlimleri öncülüğünde, her bölgede bulunan mücahid mü’min Müslümanlar, dış işgalci düşmanlara ve yerli uşakları olan mürted hainlere karşı, eldeki imkânlarla savaşmalarına rağmen yenilgi gündeme geldi ve o günlerden bugünlere yüz yıldan fazla bir zaman geçti... Aziz İslâm Milleti, bu kadar uzun bir dönemde esarette kalmamıştı... İslâm, bütün kurumlarıyla sosyal hayattan dışlanıp yasaklandı... Mü’min Müslümanlar esaret hayatına mahkum edildi... Başta şirk ve küfür olmak üzere bütün haramlar yasal hâle gelip serbestleştirildi... Bu serbestleştirmeye karşı çıkanlar, yasalara karşı çıktıkları için cezâlandırıldılar...
Elleriyle masiyetlere karşı çıkamayan imanlı ve şuurlu muvahhid mü’minler, dilleriyle cihada başlayıp tebliğ, davet ve irşâd hareketini gündeme getirdiler... İnsanları, yumuşak bir uslub ile uyarmaya, içine düşürüldükleri şirk tuzaklarından kurtulmalarını sağlamaya ve kurtulanları bir araya getirmeye gayret ettiler...
İslâm topraklarını işgal edip mü’min Müslümanları esarete mahkum eden emperyalist küfür milletinin zulüm, işkence, katliâm ve baskıcı tavırlarına rağmen, uyanan, şuurlanan ve gerçeği idrak eden muvahhid mü’minler meydana gelip tebliğ ve davet hareketini başlattılar... Uyutulanları uyandıran ve gafilleri irşâd eden bu hareketler, zamanla işgal edilen bütün İslâm topraklarına yayılmaya ve taraftar bulmaya başladı...
Katıksız iman, salih amel, iyi niyet ve yalnız Allah’ın rızasını gözeten ihlâs ile başlayan İslâmî harekette yer alan şuurlu mü’min Müslümanlar, dünyanın neresinde olursa olsunlar, mutlaka birlik ve beraberlik içinde hareket etmelerini idrak etmiş oldukları hâlde irşâd faaliyetlerine devam etmeye gayret ediyorlardı… Ücrâ bir köşede olsalar, üç kişilik bir grup hâlinde de bulunsalar, mutlaka içlerinden birisini kendilerine emir seçip, meselelerini istişâre ederek, işlerini danışarak ve birbirinden haberli olarak yaşamaları gerekiyordu… Böyle yapmadan hayatlarına devam etmeleri onlar için helâl olmazdı… Birlikte olmadan ayrı ayrı yaşamaları câiz değildir… Kendisine iman edip itaat etmeleri, Allah tarafından farz kılınan4 en son Nebî ve Rasul Rasulullah Muhammed (s.a.s.), böyle buyurmuştu!..5
Terörist ve İslâm düşmanları olan işgal devletlerin her türlü kurum, kuruluş ve menfaatından uzak ilmiyle âmil İslâm ulemâsının ittifakla beyân ettikleri ve onunla amel edilmesinin ânın vâcibi olduğunu ilân ettikleri görüş, işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan Müslümanların birlik ve beraberliklerini gündeme getirip aralarında birisini yetkili kılarak, onun etrafında birleşmeleridir!..6
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ, mü’min Müslüman kullarına, her zaman, her mekân ve her şartta birlik ve beraberliği emretmekte, dağılmayı, parçalanmayı ve ayrılığı yasaklamaktadır:
“Allah’a ve Rasulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.”7
“Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sadıklarla birlikte olun.”8
“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın.”9
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de.”10
Bu ayet-i kerimeler ve benzerleri, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar katıksız iman eden mü’min Müslümanların Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e itaat üzere kendi aralarında seçtikleri emir sahiplerine de itaat ederek, birlik ve beraberlik içinde olmalarını emretmektedir… Birliği emreden Allah Teâlâ’nın emrini yerine getiren muvahhid mü’minler, ayrılıklardan kaçınır, ayrılığı gündeme getirecek konulardan sakınır, sebepsiz ya da İslâmî ölçülerde geçerli bir mazereti olmadan ayrılığı asla gündeme getirmez… Hele hele mazlum ve mustaz’af ümmetin “bir karıncaya bile muhtaç olduğu” bu esaret döneminde te’vilsiz, mutlak küfür ve şirke sapıp irtidâd gündeme gelmedikçe, mü’min Müslümanlar arasında meydana gelen olumsuz şeyleri gidermeye çalışır ve ayrılığı söz konusu etmezler…
Çünkü yegâne Rableri Allah Teâlâ:
“Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.”11 buyurur…
Kesîr b. Abdillah b. Amr b. Avf’ın babasından, O’nun da dedesinden bildirdiğine göre, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Yanıma giriniz. Ancak Kureyşliden başkası yanıma girmesin.
Ey Kureyş topluluğu, bu dinde, benden sonra idareciler sizlersiniz. Sizler, ancak Müslüman olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve ayrılmayın. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf edip de ayrılanlardan olmayın. Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri emrolunmuştu. İşte bu, dosdoğru dindir.”12
Ebu Zerr (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “İki kişi bir kişiden, üç kişi iki kişiden, dört kişi de üç kişiden daha hayırlıdır. Sakın cemaatten ayrılmayın! Zira Allah ümmetimi, ancak doğru yolda bir araya getirir.”13
Nu’mân b. Beşîr (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır.”14
İbn Abbas (r.anhuma)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Her kim emirinde hoşlanmayacağı bir şeyin meydana geldiğini görürse, onun fenâlığına sabretsin (isyan etmesin). Çünkü her kim (İslâm) camiasından bir karış ayrılır da ölürse, muhakkak o, cahiliyye ölümü ile ölür.”15
Ümmetin bütünü yahut herhangi bir bölgedeki bir bölümü, imanların gereği bir araya gelip, Allah yolunda ve İslâm’ın egemenliği için Tevhid topluluğunu oluşturduklarında, bu birlik ve beraberliğin sıhhatli bir şekilde devamı için çalışmalı, muvahhid mü’minleri terk etmemeli, hatta idarecisinde gördüğü amelî bazı olumsuzluklarına sabretmeli, ona, teke tek kaldıklarında nasihat edip olumsuzluğun giderilmesine çalışmalıdır... Cemaat üzere yaşamanın rahmet, ayrılığın ya da ayrılıp gitmenin azap olduğunu idrak eden mü’min Müslümanlar, Allah’ın yardımı ile oluşan vahdetin gevşememesi için daha da sıkı olması için gayret ederler...
İmam el-Kastallânî (rh.a.), “İrşâdu’s-Sârî li Şerhi Sahihi’l-Buhârî” adlı meşhur eserinde şunları kaydeder:
“Hadiste nakledildiğine göre Rasulullah (s.a.s.), idarecilerden din konusunda hoşlanmadığı bir şey gören kimsenin sabretmesi gerektiğini bildirmiştir. Hadisteki bir karış ifadesi ile idareciye karşı en küçük masiyet işlenmesi kastedilmiştir. Cahiliyye ölümünden kasıt, cahiliyye insanların sapıklık üzere ölmeleri gibi bir ölümle ölmek demektir ki, cahiliyye insanlarının itaat ettikleri bir liderleri yoktu. Yani burada, kişinin kâfir olarak ölmesi değil de âsî olarak ölmesi kastedilmektedir.
Hadis, zorbalığından dolayı sultanın terkedilmemesi gerektiğine delâlet etmektedir. Eğer sultanı terk etmek, fitneye ve kan dökmeye sebep olacaksa, kişinin ona itaat etmesi, isyan etmesinden daha hayırlıdır.
Hadiste nakledildiğine göre, İslâm cemaatinden ayrılan ve idarecisinin itaatinden çıkan kimse, cahiliyye insanların sapıklık üzere ölmeleri gibi bir ölümle ölür.
Bu hadisler, idarecinin itaatinden çıkmaması gerektiğine hüccet sayılmaktadır. Fıkıh bilginleri, zorba idareciye itaat edip onunla birlikte cihada gitmenin vâcib olduğu konusunda icmâ etmişlerdir. Ancak idarecinin açık bir şekilde küfre girmesi bunun dışındadır. Zira böylesi bir durumda ona itaat etmek câiz değildir ve gücü yetenin ona karşı cihad etmesi gerekmektedir.”16
Arfece b. Şureyh el-Eşcâî (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah’ın yardım ve himayesi cemaat üzerinedir. Şeytan, İslâm cemaatinden ayrılanla beraber koşar.”17
Sa’d b. Ubâde (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ya Sa’d, iyi durumunda ve kötü durumunda, neşeli zamanında ve neşesiz zamanında, senin hakkını gasp edip alsa bile yine de (emiri) dinleyip itaat etmeye sarıl. İşin ehliyle tartışma. Ancak seni Allah’ın Kitabı’ndaki hükmün zıddına olan bir hükme çağırmaları müstesnâ. , Seni Allah’ın Kitabı’ndaki hükmünün zıddına olan bir hükme çağırırlarsa, Allah’ın Kitabı’na tâbi ol!”18
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in buyurduğu gibi davranan ümmetin mensupları, cemaat olup samimî bir şekilde birlik ve beraberliklerini sağlayacak olurlarsa, bütün güç ve kuvvetin kendisine mahsus olduğu Âlemlerin Rabbi Allah’ın yardım ve himayesini görürler... Hiç şüphesiz, muvahhid mü’minlerden oluşan İslâm topluluğundan, şeytanın vesveselerine kanarak, İslâm’a göre hiçbir geçerli mazereti olmadan ayrılan, mü’min Müslümanların baş düşmanı olan İblis’i ve diğer şeytanları19 sevindirip onlara bayram yaptırır... Bu ayrılanlardan, şeytan ayrılmaz!.. Tâ ki onları, Allah’ın haram kıldığı her türlü kötülüğe bulaştırıncaya kadar onlarla beraber hareket eder... Muvahhid mü’minlerden ayrılanları, onlara dost olan şeytan, kendilerini muvahhid mü’minlere düşman eder... Gece-gündüz aleyhlerinde bulunmalarını, dedikodularını yapmalarını ve iftira etmelerini gerçekleştirir... Şeytan, dost olmaları gerekenleri düşman eder, bütün kötülüğe sürükleyip her türlü çirkinliği yaptırır, sonunda pişman olanların bile tevbesini engeller, gerisin geriye dostluğa, kardeşliğe, iyilik ve hayra dönmelerinin önünü keser, barışmalarını önler...
Toprakları, zalim tağutî güçler tarafından işgal edilip esaret hayatını yaşamaya mecbur edilen mustaz’af Müslümanlar, insanlardan ve cinlerden olan şeytanlara kanmamalı, nefsanî hareket etmemeli, gerek mukadder dâvâ kardeşleri, gerekse idarecileri, Allah’ın Kitabı’nın hükmüne aykırı bir şeye çağırmadıkları ve emretmedikleri müddetçe onlardan ayrılmamalı, açık bir şekilde küfre girmedikçe ve te’vilsiz bir şirk koşmadıkça, ilişkiyi kesmemeli, hataları düzelterek, nasihatler ederek, onları olgunlaştırarak yola devam edilmelidir!..
Âlemlerin Rabbi Allah tarafından, kıyamete kadar bütün insanlık için hidayet rehberi olarak gönderilen Rasulullah Muhammed (s.a.s.) uyarıyor!..
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Her kim itaatten çıkar ve cemaatten ayrılırsa, cahiliyye ölümüyle ölür.
Her kim körü körüne (çekilmiş) bir sancağın altında savaşır, bir asabe namına kızar yahut bir asabeye davet eder veya bir asabeye yardımda bulunur da öldürülürse, bu da cahiliyet ölümüdür.
Her kim benim ümmetime karşı çıkar, iyisini, kötüsünü vurur, mü’minden çekinmez, ahid sahibine verdiği ahdi (sözü) de yerine getirmezse, o, benden değildir, ben de ondan değilim!” dedi.20
Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun, İslâm düşmanları tarafından kuşatılıp esaret hayatına mahkum edilmişken, gafletten uyanarak, şuurlanıp gerçeği idrak ederek, mü’min kardeşleriyle birleşip “Tevhid Toplumu”nu oluşturarak, kendilerinden olup seçtikleri emir sahibine yapılan ahide sadık kalan muvahhid mü’minler, Rasulullah (s.a.s.)’i görmeden iman edip O’na kardeş olanlardır...
Mü’min Müslümanlar, birlik ve beraberlik içinde, İslâm düşmanlarına ve işgalci terörist egemenlere karşı dik duruşlarını devam ettirip mücadelelerini sürdürürken, kendisini haklı çıkaracak hiçbir İslâmî mazereti olmadan, “Tevhid toplumu”nu terk ederek, “ahid sahibine verdiği ahdi (sözü) de yerine getirmezse”, “Ümmetine pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan”21 Rasulullah (s.a.s.)’ın: “O, benden değildir, ben de ondan değilim!” tehdidine muhatab olur!..
Acaba, hangi katıksız iman sahibi şuurlu muvahhid mü’min böyle bir şeye muhatab olmak ister ve bu duruma rıza gösterir?!..
Muvahhid mü’minlerin oluşturduğu “Tevhid Toplumu”nun yönetimine seçilen yöneticilere şartlı yapılan ahid, şartları çerçevesinde hem ahdi vereni, hem de ahdi alanı bağlayıcıdır!.. Katıksız imandan ve İslâm’dan kaynaklanan bu bağı, İslâmî hiçbir geçerli mazereti olmadan kim çözecek olursa, Rasulullah (s.a.s.)’in beyânı onun için geçerlidir: “O, benden değildir, ben de ondan değilim!”
Çünkü, işgal altındaki İslâm topraklarında esaret altında bulunan mü’min Müslümanlar, düşmanlardan kurtulmak için bir araya gelmiş ve bu mücadeleyi beraberce sürdüreceklerine ahd etmişlerdir... Bu ahdi terk edenler, itaatten çıkıp, Tevhid Toplumu’ndan ayrılmış, dolayısıyla İslâm cemaatinin sayısını azaltmış, düşmanlara karşı güçten düşmelerini sağlamış olurlar...
Bundan dolayı Rabbimiz Allah azze ve celle: “Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklılık gösterin ve Allah’ı çokça zikredin. Ki kurtuluş (felâh) bulasınız.
Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
Bir de yurtlarından refahtan şımarıp azıtarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve (halkı) Allah’ın yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.”22 buyurmaktadır...
“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse ve Allah’dan korkup O’ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.”23
Rabbimiz Allah, “kurtuluşa ermiş olan mü’minler”in vasıflarını beyân ederken şöyle buyurur:
“Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler.”24
Ayetin tefsirinde şunlar beyân edilir:
Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, “Tefsiru’l-Münir” adlı eserinde şöyle der:
“Yani onlar, emanetin değerini ve verilen sözün kudsiyetini koruyan kimselerdir. Kendilerine emanet verildiği zaman ihanet etmezler. Bilâkis emaneti ehline verirler. Bir söz verdikleri yahut sözleşme yaptıkları zaman buna uyarlar. Dolayısıyle emaneti yerine vermek ve ahde vefâ göstermek, iman ehlinin vasıflarındandır. Hıyanet, gaddarlık, sözden cayma, alış-veriş, kiralama veya ortaklık vb. için bir akdin gereğini yerine getirmemek, Allah Rasulü’nun şu hadislerinde bildirdiği ehl-i nifâkın sıfatlarından biridir.
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Münafıklık alâmeti üçtür:
Söz söylerken yalan söyler.
Va’d ettiği vakit sözünde durmaz.
Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyanet eder.”25
Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler, Allah’a ve Rasulü’ne ihanet etmeyin. Emanetlerinize ihanet etmeyin.” (Enfal, 8/27)
‘Emanet ve ahid’ ifadesi, insanın Rabbinden aldığı şer’i yükümlükler ve diğer insanlardan aldığı kendisine tevdi edilen mallar ve akidlerin yerine getirilmesi gibi hususları içine almaktadır.”26
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazî, “Furkan Tefsiri” adlı eserinde şunları kaydeder:
“Kendilerine güvenildiğinde hıyanet etmezler. Emaneti ehline tevdi ederler. Sözleşme veya bağlantı yaptıklarında sözlerini yerine getirirler. Ahde vefâ ederler. Müslümanlar, hep böyle sürekli olarak ahidlerine vefâkârlık etmişlerdir. Münafıklarsa, mü’minlerin hareketlerinin tersini yapmışlardır.”27
İmam et-Taberî (rh.a.):
“Mü’minlerin kurtuluşa erme şartlarından biri de, kendilerine verilen emanetleri muhafaza edip yerine getirmeleri ve yaptıkları akidleri ifâ etmeleridir. Bunlar, mü’minleri münafıklardan ayıran sıfatlardır.”28 diyor...
İmam Kurtubî (rh.a.), “el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân” tefsirinde şunları beyân ediyor:
“Emanet ve ahid ise, insanın gerek din, gerek dünya işlerinden söz ya da fiil olarak yapmakla yükümlü olduğu her bir hususu ifade eder. Bu ise, insanlar arası geçimi, verilen sözleri ve başka hususları kapsar. Bundan maksad ise, bunları gereği gibi korumak ve yerine getirmektir. Emanet, ahidden daha genel bir mana taşır. Her bir ahid, daha önce hakkında fiil ya da inanış söz konusu her bir husus bir emanettir.”29
Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Emaneti olmayanın (emanete riâyet etmeyenin) imanı yoktur. Ahdi olmayanın da (verdiği söz ve anlaşmaya vefâ göstermeyenin de) dini yoktur.”30
“Artık ey basiret sahipleri ibret alın!”31
Bkz. Zariyat, 51/56.
Bkz. Ahzab, 33/40.
İmam Ebu’l-Mu’în en-Nesefî (rh.a.), “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat”ın “İmamet” konusundaki akîdesini beyân ederken şöyle diyor:
“Üzerimizde İslâm Devleti Başkanı olan İmamı görmeden bir günün geçmesi câiz değildir. İmam, devlet başkanı olan Halife’dir. İmametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kâfir olur. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının câiz olması, İmamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazları ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur.”
İmam Ebu’l-Mu’în en-Nesefî, İslâm İnançları ve Mezhebler Arasındaki Görüş Farkları, çev. Cemil Akpınar, Konya, T.y. sh.179.
Aynı eserin diğer tercemeleri:
Ebu’l-Muî Meymun ibn Muhammed en-Nesefî el-Hanefî, Bahrü’l-Kelâm Fî Akâidi Ehli’l İslâm, çev. İsmail Hakkı Uca- Mustafa Akdedeoğulları, Konya, T.y. sh.100.
Ebu’l-Muin en-Nesefî, Bahrü’l-Kelâm- Matürîdî Akâidi, çev. Doç. Dr. Ramazan Biçer, İst.2010, sh.129.
Bkz. Âl-i İmrân, 3/31-32. Nisa, 4/59,80.
Abdullah b. Amr (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Taşrada bulunan üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir seçmeden öyle kalmaları câiz (helâl) değildir!”
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2014, c.11, sh.89, Hds.15589. c.12, sh.366, Hds.17739. c.16, sh.196, Hds.23312.
Bkz. İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr Ale’d-Dürrü’l-Muhtar, çev. Mehmet Savaş, İst.T.y. c.12, sh.145.
Enfal, 8/46.
Tevbe, 9/119.
Âl-i İmrân, 3/103.
Nisa, 4/59.
Âl-i İmrân, 3/105.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Hasan Yıldız, İst.2012, c.3, sh.632. İbn Merdûye’den.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.19, sh.328, Hds.27256.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Fikret Güneş, İst.2015, c.9, sh.136, Hds.9099.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c.3, sh.632.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.15, sh.630-632, Hds.22729-22731.
Beyhakî, Şuabu’l-İman, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2015, c.5, sh.52, Hds.4105.
İbn Ebî Âsım, Kitabu’s-Sünne, çev. Ayetullah İslâm Genç, İst.T.y. sh.40, Hds.93.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c.9, sh.135, Hds.9097. Bezzâr ve Taberânî’den.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Fiten, B.2, Hds.6.
Kitabu’l-Ahkâm, B.4, Hds.7.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B.13, Hds.55-56.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’s-Siyer, B.76, Hds.2522.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.19, sh.337-338, Hds.27278-27281.
Ebu’l-Abbas Şihâbuddîn Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Sahih-i Buhârî Şerhi, çev. Hüseyin Yıldız, İst.2022, c.18, sh.448-449.
Sünen-i Nesâî, Kitabu Tahrimu’d-Dem, B.6, Hds.4007.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c.9, sh.147, Hds.9123. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’den.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c.9, sh.164, Hds.9150. Bezzâr’dan.
Hadisin şahidi için bkz.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Fiten, B.2, Hbr.7.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B.8, Hbr.41-42.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Cihad, B.41, Hbr.2866.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-Biat, B.1-3, Hbr.4133-4137.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.19, sh.333, Hbr.27269.
Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Ey Âdemoğulları, Ben size and vermedim mi ki: ‘Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin, doğru yol budur.’
Andolsun o, sizden birçok insan neslini saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz?” Yasin, 36/60-62.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B.13, Hds.53-54.
Sünen-i Nesâî, Kitabu Tahrimu’d-Dem, B.27, Hds.4097.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.11, sh.635, Hds.16776.
İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Hüseyin Yıldız, İst.2011, c.3, sh.580, Hds.3566.
Not: Şu “Hadis-i Kudsî”yi de kaydedelim.
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Yüce Allah şöyle buyurdu:
-Üç sınıf insan vardır ki, kıyamet gününde Ben onların hasmıyımdır:
Biri şu kimsedir ki, Benim adıma ahdeder de sonra ahdini bozar.
İkincisi, hür bir insanı köle diye satar da onun parasını yer.
Üçüncüsü şu kimsedir ki, bir işçiyi ücretle tutar, onu çalıştırıp işi tam yaptırır da, onun ücretini vermez.”
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Buyû, B.106, Hds.170.
Kitabu’l-İcâre, B.10, Hds.10.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’-r-Rehine, B.4, Hds.2442.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.11, sh.312, Hds.16081.
İmam Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, çev. İshak Doğan, Konya, 2019, sh.403, Hds.885.
Not: İmam Taberânî (rh.a.)’ın rivayetinde Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Üç grup insan vardır ki, kıyamet günü ben onların hasmıyım ve ben kimin hasmı olursam onunla dâvâlaşırım.....................”
Ahdinde durmayanların hasmı, Âlemlerin Rabbi Allah ve Rasulu (s.a.s.)’dir...
Ey iman ve akıl sahipleri idrak edin!..
Bkz. Tevbe, 9/128.
Enfal, 8/45-47.
Nur, 24/52.
Mü’minun, 23/8. Mearıc, 70/32.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.24, Hds.26.
Kitabu’l-Edeb, B.69, Hds.120.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B.25, Hds.107.
Sünen-i Tirmizî, B.14, Hds.2766.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-İman, B.20, Hds.4990.
Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l-Münir, çev. Hamdi Arslan, vdğ.İst.2003, c.9, sh.272.
Prof. Dr. M. Mahmud Hicazî, Furkan Tefsiri, çev. Mehmet Keskin, İst.T.y. c.4, sh.180.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya- Kerim Aytekin, İst.1996, c.6, sh.61.
İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst.2001, c.12, sh.171.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.9, sh.644-645, Hds.13645-13648.
İbn Hibbân, Sahih- el-İhsân fî Takrîbi Sahih-i İbn Hibbân, çev.Hüseyin Yıldız, vdğ.İst.2022, c.1, sh.276, Hds.194.
Nûreddin el-Heysemî, Sahih-i İbn Hibbân Zevâidi, çev. Hanefi Akın, İst.2012, c.1, sh.75, Hds.47.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst.2015, c.1, sh.147, Hds.187. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’den.
Kuzâî, Şihâbü’l-Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yardım, İst.1999, sh.170, Hds.549.
Haşr, 59/2.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul