27 Ocak 2023 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İNSANI KEŞFETMEK
İNSANI KEŞFETMEK

İNSANI KEŞFETMEK Halime Bahadır

Bugünümüzü daha iyi anlamak ve amellerimizi daha doğru okuyabilmemiz için geçmişteki insanların eylemleri bizim için önemli dersler içerir. Zamanlar ve mekanlar değişiklik gösterse de insanda değişen pek bir şey olmaz. İlk insan ve günümüz insanın yaratılışlarından gelen özellikleri hep aynıdır.
Gerek kıssalarda gerek tarihi kaynaklarda iki tür insanla tanışırız. Aynı özelliklere sahip, fakat farklı tercihler yapmış iki çeşit insan. Bu insanların yaptıkları tercihleri, eylemlerinde görürüz; Hz. Adem tövbe eder, Kabil kardeşini katleder, Hz. Hacer tefekkür eder, Firavun büyüklenir, Ebrehe Kabe’yi yıkmak için yola çıkar, Selahattin Kudüs’ü fetheder.
Anlaşılan yeryüzünde yapılan tüm işlerin faili hep insan oldu. Nitekim imar eden insanın kaynakları da ifsat eden insanın kaynakları da aynıydı.
Bu iki tip insanın hayatta oldukları sürece eylemlerinden haberdar olmamız, bize kendi hayatlarımız içinde işaret noktaları olması içindir. Nitekim ayetlerdeki ve tarihteki derslerin anlatmak istediklerini doğru anlamak, bizlere göstermek istedikleri yolları görmek, insanı görmekle başlayacaktır. Zira Kur’an-ı Kerim de insan ile olan yolculuğuna insanın yaratılışını anlatarak başlamıştır. Ve insanı birçok yönüyle ele almıştır. Ruh ve bedenden müteşekkil olarak yaratılmış olan insanın hiçbir yönü görmezden gelinmemiştir.
Kur’an’ın insanı tüm derinlikleriyle ele alması, ‘asli muhatabı olan insan’la tanışmamızın gerekliliğinin kaçınılmaz olduğunu bize işaret eder. Zaten insan “anlama”, “bilme” arzusunu içinde bulur. Tüm bu olmuşu ve olacağı anlamaya ve bireyler ve eylemleri arasındaki ilişkilerde hikmetleri kavramaya kendi benliğimizi anlamamız için ihtiyacımız vardır. Bu anlam arayışına kendimizi yani insanın kendisini anlamadan başlarsak, doğru anlamı ıskalamak kaçınılmaz olabilir.
Farabi insanın kendini tanımasının önemini şöyle ifade eder: “İnsan küçük alemdir, insanın kendini bilmesi alemi bilmesidir. Böylece kendi benliğini fethetmek onu alemi fethetmeye yaklaştırır.”
İnsanı tanımak, öncelikle bireysel olarak amellerimizi ve niyetlerimizi, amaç ve sorumluluklarımızı görebilmemiz için önemlidir. İnsan kendini tanıması, anlamaya başlamasının getirileri sadece kendisiyle sınırlı kalmayacak, muhataplarıyla iletişimi daha sağlıklı bir noktaya geleceği gibi yaratılanları anlamakla birlikte Rabbiyle kurduğu bağı da kuvvetlendirecektir. Tüm bu faydaları edinebilmek içinde “İnsan nedir?” sorusunu sorduğunuzda psikologlardan, filozoflardan, sosyologlardan ve hatta her bir fertten farklı tanım ile karşılaşırız. Tüm bu tanımların her biri size insanı bir yönüyle tanımlayabilir fakat bütüncül olarak insanı anlamak bu tanımlarla mümkün değildir. Her konuda olduğu gibi insanı anlamaya çalışırken de vahiy bize en doğru yolu gösterecektir.
Kur’an-ı Kerim insanı her bir yönüyle; yaratılışıyla, mahiyeti ve gayesiyle ele alır ve insanı Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak bize tanıtır:
“Sizi (emirlerini yerine getirmede) yeryüzünün halifeleri/görevlileri yapan, size verdiği şeylerden sizi imtihan etmek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.”1

“Semud (kavmine) de kardeşleri Salih’i gönderdik. (Salih) dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Çünkü sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. O sizi topraktan meydana getirmiş ve size orada ömür sürüp imar etmeyi istemiştir. O halde O’ndan mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin (O’na yönelin). Şüphesiz ki Rabbim (size) çok yakındır. O, (duaları) kabul edendir.”2
Allah’ın insana verdiği vazife ayetlerde görüldüğü gibi çok kapsamlıdır. Yoldan bir taşı kaldırmakta bu vazifeye dâhildir, bir zalime başkaldırmakta; “Doğrusu biz emaneti (emir ve yasakları) yerine getirme sorumluluğunu göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de (onlar) bunu yüklenmekten kaçındılar ve on(un getireceği sorumluluk)tan korktular da onu insan yüklendi.(eğer bunun gereğini yapmaktan kaçınırsa) cidden o çok zalim, çok cahil(demek)tir.”3
Ayetlerde bildirildiği üzere insanın dünyadaki asli vazifesi Allah’ın halifesi olmaktır. Madem insanın yeryüzündeki rolü halifelik, ve görevi ‘imar etmek’ ise peygamberlerin sünnetlerinde de gördüğümüz gibi anlamı kendi içinde başlatan insan imarı da kendi içinde başlatmalıdır. Peygamberlerin her biri işe önce hep kendi içlerinde başladı.
Allah, yeryüzünde halife kılarak sorumluluk yüklediği insana, bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi, dünyadaki tasarruflarında Yaratıcının rızasına uygun davranabilmesi için gerekli bilgi donanımını da vermiştir. Yeryüzündeki her şey insanın emrine tahsis edilmiş, insanın konumuna ve ihtiyaçlarına göre düzenlenmiştir. Yani insana bu bahşedilenler, Allah’ın el-Adl isminin gereğidir. Bittabi halifelik zayıf yaratılmış varlıklara verilebilecek bir sorumluluk değildir. İnsanın üstlendiği bu görevi anlamlı kılanda, insanın olumlu olumsuz bir takım güçlerle donatılmış olmasıdır.
Bu güçlerin başında da muhakkak insanı diğer varlıklardan ayıran akıl gelir. Peygamberliklerinden önce Hz. Muhammed (sav)’i Hira’ya götüren, Hz. İbrahim’i düşündüren güç elbette insanlara verilen akıl ve muhakeme gücüydü. İçinde bulundukları toplumu sorgulamayı akıllarıyla gerçekleştirdiler. Hakikatin peşine yine bu güç ile düştüler. Ve İslam’da aklı olmayanın muhatap kabul edilmemesi de, aklın en önemli nimet olduğunun işaretidir. Nitekim diğer tüm dinlerin aksine, İslam dini insanı, birçok ayette düşünmeye ve akletmeye yönlendirilir; “İşte Allah, düşünesiniz diye ayetlerini size böyle açıklar.”4
İslam düşünerek, sorgulayarak hakikate ulaş-mamız gerektiğini insana öğretir. Fakat bilgiden noksan bir şekilde yapılan düşünce eylemi bizi yarı yolda bırakır. Bilgisiz akıl bocalar, kaosa sürüklenir, kaybolur. Düşünme ve sorgulama ancak vahiy bilgisine ulaşarak hedefe ilerleyebilir. Akıl amaca ulaşmada bir teçhizat olacaksa vahiy bilgisine muhtaçtır. Doğru muhakeme kişiyi bilgiye çağırır. O halde bilgi edinme ve bilgiyi kullanma gücü insana bahşedilmiştir.
“Yoksa o (sadece sıkıntıda iken dua eden kimse) hiç ahiret(in dehşetin)den korkan ve Rabbinin rahmetini uman, gece saatlerinde secde edip ayakta durarak taat ve ibadet eden kimse (gibi) midir? De ki: ‘Bilenlerle bilmeyenler hiçbir olur mu?’ Ancak (bunları) temiz akıl sahipleri düşünürler.’’5
Bilgiyi edinen akıl, eylemde sebat edebilmek için gönülde yer edinmelidir. Bu ihtiyaçtan ötürü insana sevgi gücü de verilmiştir. İnsan sevgiyi hissetme ve onu gösterme kabiliyetiyle donatılmıştır. Sevginin en üst mertebesinde ise Allah sevgisi yani ‘muhabbetullah ‘ bulunmaktadır.6
“İman edip salih amel işleyenler için Rahman, (yer ve göktekiler nezdinde, gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”7
“Öyle insanlar vardır ki Allah’tan başkasını (putları, arzu ve hevalarını, yücelttikleri, sevip bağlandıkları şahısları, bazı varlık ve eşyaları, gizli veya açıktan sevip) O’na, (Allah’a) denk hale getirirler; tıpkı Allah’ı sever gibi onları severler (böylece şirke düşerler, Allah yerine onlara bağlanırlar). (Hakiki) inanmışların Allah sevgisi (emirlerine itaat ve bağlılığı) ise daha kuvvetli (ve içtendir). (O’na denk hiçbir sevgi beslemezler. Allah’a eş koşup da kendilerine) zulmedenler, azabı gördükleri zaman, (anlayacakları gibi) bütün kuvvet ve kudretin Allah’ta bulunduğunu ve Allah’ın azabının, gerçekten çetin olduğunu keşke bilselerdi.”8
Resulullah’ın İslam toplumunu kısa sürede kurmasını sağlayan etken ümmete karşı beslediği muhabbetti. Ashaba yaşadığı zorluklara katlanma gücünü Allah’a ve Resulüne karşı besledikleri muhabbet sağladı. Resullullah’ın kurduğu bu yeni düzen ve müminlerin Allah’a ve Resulü’ne besledikleri muhabbetin onlara verdiği güç ile yaptıkları tarih boyunca hep inanmayan insanları etkiledi. Ancak Allah ve Resulü ile doğru bağ kuramadığımızda bu güçten mahrum kalırız. Gücümüz azaldıkça, yaptığımız işlerin kalitesi de aynı ölçüde azalır.
Tüm bunlarla beraber, elbette Allah’ın bahşettikleri ancak Allah’ın yönlendirmesi ve kanunlarıyla işlevlerini gerçekleştirir. Hakka olan sevgi bağı insanı harekete geçiren güç ile nihayet insan üretmeye başlar. Üretmek, insanın önemli bir parçasıdır. Üreterek toplumu inşa ederken, ruhumuzu besleyecek en iyi yolu da böylece keşfederiz. Peygamber kıssalarında da her bir peygambere verilen özel yetenekleri görürüz. Her bir peygamber kendisine bahşedilen yeteneğini, Allah’ın rızasını kazanma yolunda kullanmıştır. Zira Hz. İbrahim ve İsmail’in Kabe’yi inşası da bu minvaldeydi, Hz. Nuh’un gemiyi inşası da.
O halde İnsan için üretmenin sayısız yolu vardır. Yapılan işler farklılık gösterse de insan motivasyonunu yaratılışına uygun olarak kavradığında üretmekte o zaman gerçek amacına ulaşmış olacaktır.
Görüldüğü üzere insanın yaratılışında belirli gayeler vardır ve insan bu gayelere uygun olarak donatılmıştır.
Elbette insan sadece bu üstün yönlerden ibaret değildir. Tüm bu üstün yönleriyle beraber Kur’an-ı Kerim insanı tanımlarken gazap, acelecilik, cimrilik, hased, nankörlük, cahillik gibi zafiyet gösterebileceği yönlerinden de bahseder.
“Allah, sizden (ağır teklifleri) hafifletmek ister. (Çünkü) insan (sabır ve tahammül bakımından) zayıf yaratılmıştır.”9
“İnsan (öyle acelecidir ki sanki) aceleden yaratıldı. (Bekleyin, acele etmeyin) size âyetlerimi (azabımı) göstereceğim. Benden (azabın) acele olmasını istemeyin.”10
Allah insanın yaratıcısı, insan da O’nun mahlukudur. İnsana verilen irade ile seçme hakkı onu diğer yaratılmışlardan ayırmıştır. İnsanların her biri çeşitli şekillerde imtihan edilir. İnsanın sahip olduğu zayıf yönler imtihanın bir parçasıdır. Kur’an insanı bize tüm yönleriyle tanıtırken, zayıf yönlerini nasıl kontrol ve tedavi edeceğini de öğretir.
Fıtratımız da var olan yönlerin kontrolümüz altında olması gerektiğini anladığımız zaman, yaratılış amacımızdan şaşmadan bu kontrolü nasıl sağlayacağımızın cevabını aramaya başlarız. Hiçbir insan ömrü sıfırdan tüm olasılıkları deneyimleyip, anlamak için yeterli değildir. Bu sebepten insan eliyle, insan hayatını şekillendirmek için sunulmuş yolların eksik ve yanlış olması kaçınılmazdır.
İnsan için doğru soruları sormak ve cevapları doğru kaynaklardan aramak çok önemlidir. Bunca karmaşanın içinden sıyrılmak bir önder takip etmekle mümkün olur. Bu nokta da vahiy ile şekillenmiş Resulullah (sas)’in hayatı bize rehberlik yapar.
Resulullah (sav) hayatı boyunca birçok durum ve rol içinde bulundu. Baba oldu, eş oldu, komutan oldu, imam oldu dost oldu... Bunca olayın bir insan hayatına sığması, müminlere yol göstericiliği noktasında büyük bir nimettir. İnsanın payına düşen yeni bir yol aramak veya yeni bir düzen kurmak değildir. İnsanın sorumluluğu, kulluğunun şuurunu kavramak ve gereklerini yerine getirmektir. Zaten insanın hayatı boyunca ulaşmak için çabaladığı ideal hayatı ancak İslam sağlayabilir.
Tabi ki insan fıtratından gelen yönleri söküp atamaz fakat terbiye etmelidir. Resulullah’ta “öfkelenmeyin” demekle yetinmek yerine, öfkelendikleri zaman nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini Müslümanlara öğretmiştir. Hangi durumlarda aceleci davranmaları gerektiğini öğretmiştir. Resulullah (sav) de her insan gibi bu özellikleri içinde barındırır. Resulullah (sav)’in hayatından alınan bu nebevi terbiye ile insanın zaafları, kazandığı imtihanlara dönüşecektir.
“O (takva sahibi) olanlar, bollukta ve darlıkta (Allah rızası için) sarf ederler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapan (ve güzel davranan)ları sever.”11
Neticede insana verilen tüm güç ve zaaflarla birlikte bir irade bahşedilmiştir. İnsanın iradesiyle yapacağı tercihler konumunu belirleyecektir. Eylemleri, insana kendisini tanıtacaktır. İnsana hayrı seçme gücü de şerri seçme gücü de verilmiştir:
“Güneşe ve onun ışığına, (ışık bakımından) onu takip ettiğinde aya, (güneş) açıp parlattığında gündüze, onu(n ışığını) örttüğü zaman geceye, göğe ve onu bina edene, yere ve onu (hayata elverişli olarak) ‘yayıp döşeyene’, her bir nefse ve onu (insan şeklinde) düzenleyene, sonra da ona, hem kötülüğü hem de ondan sakınmayı ilham eden (onlara bilme kabileti verene)e andolsun ki!”12
Yaratılış gayesine uygun olarak donatılan insan, yaratılışındaki tüm yönleri keşfetmeye doğru attığı her adımda, İslam’ın (dünya ve ahiret hayatı için) insana saadeti sağlayabilecek tek yol olduğunu görür. Anlamaya başlayan insana hakikat berraklaşır. Tüm bu anlama çabamız ayaklarımızın İslam dini üzere sabit kalması içindir.
“Savaş için Calut ve askerlerine karşı meydana çıktıklarında şöyle dediler: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl ve kafirler toplumuna karşı bize yardım et/zafer ihsan eyle.”13
En’am, 6/165. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Hud 11/61. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Ahzab 33/72. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Bakara 2/242. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Zümer 39/9. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Muhsin Demirci, Kur’an’a Göre İnsan ve Sorumlulukları.
Meryem 19/96. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Bakara 2/165. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Nisa 4/28. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Enbiya 21/37. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Al-i İmran, 3/134. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Şems, 91/1-8. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.
Bakara, 2/250. Feyzü’l Furkan Tefsirli Meali.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul